AFRİKA’NIN İNCİSİNDE İKİ HAFTA

III. YAZI

Uganda’ya Dair

Yaklaşık 42 milyonluk nüfusa sahip Uganda’nın, Türkiye’nin üçte biri kadar bir yüzölçümü var. Bu bakımdan Doğu Afrika’nın en küçük ülkelerinden biri. Ülkede hali hazırda konuşulan pek çok dil var. Her ne kadar anlamasam da aralarında konuşurken kullandıkları kelimelerin fonetiğinin değişmesi bile, dil farklılığını sezmeme yetmişti. Bu kadar farklı dile aşinalıklarından olsa gerek, Afrikalılar Türkçeyi kolay öğrenebiliyorlar. Berrak, açık, fasih bir Türkçeleri vardı.  Türkiye’de lise veya üniversite okuyan öğrencilerle dostumla muhabbet eder gibi Türkçe konuşabiliyordum. Ülkenin resmi dili İngilizce ama İslami okullarda Arapça konuşulmakta. Ayrıca 40 civarı kabilenin kendi dili var.

Ülkenin para birimi, Uganda Şilini. Sömürülen ülkelerden olduğu için para değeri düşük. Çok sıcakkanlı bir esnafı var, pazarlığa yatkınlar. Çarşıda dolanırken güzel bir çantaya rastlamıştım, Fransız malı. Beğendim, almaya niyetlendim. Ülkemiz şartlarını düşündüğümüzde belki 200 liradan aşağı satılmayacak bir çanta. 80 bin Şilin’den açıldı pazarlık, yani Türk Lirası’yla 75 lira filan tutuyor. En son 50 bin verdim ama ikna edemedim tabii. Arkamı dönüp yürümeye niyetlendiğim sıra, kolumdan yakaladı. “Tamam” dedi, “anlaştık.”

 

Uganda, etnik ve kültürel bakımdan çok çeşitli bir ülke. İki kişiyi rastgele seçseniz, ikisinin de farklı etnik kökene sahip olması yüksek ihtimal. Misafir olduğumuz vakfa ülkenin uzak bölgelerinden çalışmaya gelenler olurdu. İş bölümü yaparken, muhabbet ederken zaman zaman gruplaşmalara şahit oldum. Bu durumun aynı bölgelerin insanlarının birbirine yakın olma isteğinden doğduğunu fark ettim. Aslında biz de biraz öyleyiz, mikro milliyetçi damarımız kaynıyor bazen. Ama oradaki kadar değil elbette. Afrika’daki iç savaşları, kabileler arası çatışmaları düşündüğümüzde, bu durumun ne kadar vahim sonuçlar doğurduğu anlaşılabilir. Ama şükür ki, günümüzde o kadar radikal bir ayrışma yok.

Ülkenin güney bölgesinden Ekvator çizgisi geçiyor. Yani ülke Ekvator’un üzerinde. Bu yüzden ülkede 12 saat gündüz, 12 saat gece yaşanıyor. Ülkeye vardığımızda her Türk’ün Ramazan’da seyahat ettiğinde sorduğu soru geldi aklımıza, “Burada oruç kaç saat?”

Uganda, iklimiyle gözleri kamaştıran, mest eden bir ülke. Tropikal iklim hâkim. Ne aşırı bir sıcak var ne de aşırı bir soğuk. Uganda genelinde hava sıcaklıkları gündüz 25-30, gece 17 °C civarı. Afrika’nın en yaşanabilir iklime sahip ülkelerinden biri. Ama sinekleri için bir şey diyemem. Geceleri ne kadar örtünseniz de bir şekilde buluyorlar sizi. Eczanede sinek kovara dair satılan ne varsa yanımıza almıştık ama gene de fayda etmedi. Hatta bir ara aşırı ve yanlış kullanımdan az kalsın zehirleniyorduk.

Uganda Bayrağı

Hakkında pek bir şey bilmeden gitmiştim Uganda’ya. Bu yüzden ülkeye girişte dikkatimi çeken ilk şey, bayrağı oldu. Sırasıyla siyah, sarı, kırmızı, siyah, sarı, kırmızı renklerden ve ülkenin ulusal sembolü olan Gri Taçlı Turna kuşundan oluşuyor. Siyah renk Afrika halkını, sarı renk güneşi, kırmızı renk ise Afrika halkının kardeşliğini temsil ediyor.

Bayrağa değinmişken, ulusal armalarını anmazsam olmaz. Kalkanlar, mızraklar, turna kuşlarıyla bezenmiş güzel bir armaları var. Kalkan ve mızraklar, Uganda halkının ülkelerini savunma istekliliğini, üstteki resim Victoria Gölü’nün dalgalarını, merkezdeki güneş, Uganda’nın sahip olduğu parlak gün ışığını temsil ediyor. Alttaki geleneksel davul ise dansın ve insanları toplantılara ve törenlere çağırmanın simgesi. Kalkanın iki yanında hayvan figürü var.  Sağda, Gri Taçlı Turna’nın bir alt türü ve Uganda’nın ulusal kuşu olan Tepeli Turna var. Solda, vahşi yaşamı temsil eden bir kob türü olan Uganda kobu var. Kalkan, verimli toprakları temsil eden yeşil bir höyüğün üzerinde ve doğrudan Nil Nehri’nin bir temsilinin üzerinde duruyor. İki ana mahsul yani kahve ve pamuk, nehrin kıyısında yer alıyor. En altta ise ulusal sloganları var: “Tanrı ve Ülkem İçin”

Uganda Devlet Arması

Anlaşılan turnalar yalnız Anadolu insanın gönlüne dokunmamış. Bizim türkülerimize yansıdığı gibi, onların da bayrağına ve armasına yansımış. İçinde turna geçen türküler eşliğinde, Ugandalılara karşı derin bir samimiyet havası oluştu içimde.  Ne diyelim o zaman, “Turnalara tutun da gel kardeşim…”

İlk Günler

Entebbe Havalimanı’nda pasaport işlemlerini tamamlayıp, 100$ vize ücretimizi yatırdıktan sonra, misafir olacağımız SENA Vakfı’na (Solidarity and Assistance Foundtation Uganda) gitmek üzere başkent Kampala’ya doğru yola çıktık. Dikkatimi çeken ilk şey, yollar oldu. Başkentte olmamıza rağmen yolların çoğu, toprak ve taştan ibaretti. Trafiğin akışı, genelde trafik polislerinin mahareti sayesindeydi. Çoğu yerde trafik ışığı ya da işareti dahi yoktu. Buna rağmen insanlar, birbirine geçiş hakkı tanıyorlardı. Kırıcı sözlerle hitap etmiyor, rahatsız etmiyor, nadiren korna kullanıyorlardı. Ortaya koydukları nezaket takdire şayandı.

Kampala’ya ulaştığımızda vakit imsağa yakındı. Epey yorulmuştuk. Hızlıca sahurumuzu yaptıktan sonra, yolculuğun ağır yükünü, uykunun sakinleştirici omuzlarına bıraktık. Geç yatmamıza rağmen vakit nakittir diyerek, erkenden kalktık. İşe koyulma vakti gelmişti, neticede uyumaya gelmemiştik. İlk iş olarak, vakıf merkezine gelen gençlerle birlikte kumanya paketlemeye giriştik. Vakıf, yağ hariç şeker, un, fasulye gibi gıda malzemelerini çuvallarla toptan satın alıp, beşer veya onar kg.’lık poşetlere bölerek dağıtıyordu.

Türkiye’den ya da muhtelif yerlerden yapılan Ramazan yardımları vakfa nakdi olarak ulaşıyordu. Gelen yardımlarla ürünler toptan satış yapan yerlerden makul fiyatla satın alınıyor, paketledikten sonra da muhtaç kimselere dağıtılıyordu.

Uganda’da kaldığımız süre zarfında vaktimizin çoğunu bu kumanya paketlerine ayırdık. Uzun ve meşakkatli bir aşamaydı paketleme süreci. Ama bizim için çok eğlenceli, zevkli hatta insanın yorulduğunu bile hissetmediği bir işe dönüşmüştü. Uganda’nın muhtelif bölgelerinden pek çok genç vardı vakıfta. Gündelik işlerde çalışıp para kazanmak için gelmişlerdi. Hepsi bizim ekip gibi, tebessüm saçan, muhabbeti tadında, şakası bol insanlardı. Kolay kaynaştık. Aramızdaki muhabbeti görenler, bizi yıllardır Uganda’da yaşıyor sanabilirdi. Böyle bir ortamda insan nasıl sıkabilirdi ki?

Paketler hazır olduktan sonra dağıtım safhası başlıyordu. Yardımları Kampala’nın çeşitli bölgelerine, köylerine, kasabalarına, mahallelerine kamyonetler vasıtasıyla ulaştırıyorduk. Yardım ettiğimiz kimseler arasında Ugandalıların yanında mülteciler de vardı. Çoğunluğunu Somalilerin oluşturduğu bu mahallelerin hali perişandı. Çok çocuklu aileler, sosyal imkanlardan, uygun yaşam koşullarından mahrum gecekondular, günübirlik yaşam ve sefalet… İçler acısı bu durum. Yardımlar sayesinde birazcık düzeliyordu ama insani hayat koşullarına kavuşmaları daha büyük bir çaba ve desteği gerektiriyordu.

Somalili Mülteciler

Yardımlar

Yardımlar vesilesiyle gittiğimiz yerlerde ülkeyi biraz daha gözleme fırsatı buldum. İnsanlarla muhabbet ediyor; yaşadıkları yerleri, yaşam biçimlerini, durumlarını, günlük hayatlarını, davranışlarını kendimce tahlil etmeye çalışıyordum.

Şehir merkezinde ya da merkeze yakın bölgelerde yaşayanların durumları nispeten iyi olsa da, sığ bölgelerde kalan insanların durumu pek iç açıcı değildi. İnsanlar genelde günübirlik bir hayat yaşıyorlardı. O günkü ihtiyaçlarını giderdiklerinde, anlık problemlerine çare bulduklarında gerisini pek düşünmüyorlardı. Evler ve yapılar genelde ya topraktan ya da kerpiçtendi. Birkaç odası olan, tek katlı, toprak bir gecekondu gibiydi çoğu ev. İnsanların kıyafetleri uzun zaman kullanılmaktan yıpranmış, eprimiş, solmuş, pejmürde hâldeydi.

İnsanların bize karşı olan sevgileri bambaşkaydı. Sevgilerini açık bir şekilde izhar etmekten çekinmiyorlardı. Pırıl pırıl yüreklere sahip bu güzel insanlar, yüzlerindeki samimiyetten muhabbetlerini aşikâr ediyorlardı. Bu durumu izah eden tek kelime, samimiyetti. Zira tanıştığım insanlar ne yaparlarsa yapsın, samimi olarak yapıyorlardı. Sevgilerinde samimi, işlerinde samimi, arkadaşlıklarında samimi ve en önemlisi de yaşamlarında samimiydiler.

Ugandalılar tıpkı bizim gibi, misafirperver bir millet. Yabancı kültürlere açıklar, her bölgesinde sıcakkanlılıkla bekleyen insanlar görmeniz mümkün. Bizi büyük bir neşe ve tarifsiz bir mutlulukla karşılamışlardı. O anlar hafızamın en nadide koleksiyonu oldu.

Kültürümüze ait değerlerin canlı haline orada şahit oldum. Her kesim tarafından bu değerlerin yaşandığını söyleyemem ama bilhassa Müslüman kesim tarafından gayet güzel bir biçimde yaşanıyor ve yaşatılıyor. Örneğin, selamlaşma. Dinimizin büyük önem verdiği selamlaşma, halk tarafından yaygın bir şekilde uygulanıyor. İster Müslim olsun ister gayrimüslim, aralarında selamlaşıyorlar. Bu da doğal olarak sevgi, saygı ve neşenin çoğalmasına vesile oluyor.

Cemaat ruhu içtenlikle ve büyük bir gayretle yaşatılıyor. Cemaatin şekli hali olan bir araya toplanmayı gerçekleştirdikleri gibi, cemaat ruhuna uygun bir şekilde de davranıyorlar. Birbirlerinin hâlini hatırını soruyor, birbirleriyle hasbihal ediyorlar. Camilere toplanan cemaat, bizdeki gibi bir an önce gitmenin derdinde değil, birbirleriyle hasbihal etmenin derdinde. Camileri sadece ibadet etme amacıyla değil, İslamiyet’in ilk zamanlarındaki misyonuna uygun biçimde istişare ve eğitim mekânı olarak da değerlendiriyorlar.

İnsanlar hayatlarındaki pek çok olumsuzluğa rağmen neşeli ve mutlu. Saf neşeye ben orada şahit oldum. İnsanların hayat şartları ne kadar zor olursa olsun, neşeleri hiç eksik olmuyor. Saf neşe, saf mutluluk bu galiba. İhtiyacı görüldükten sonra veya hiçbir şeye ihtiyacı yokken oluşan neşe değil, muhtaç olsa da insanın tebessümü yüzünden eksik etmemesi.

SENA Vakfı koordinatörü Hüseyin Belet Ağabey anlatmıştı. Bir seferinde Uganda’nın 500 km. kuzeyindeki Sudan sınırında Yumbe şehrine gitmişler. Ecdadımızın yardım elinin oralara kadar uzandığını fark etmişler. İstanbul’a kuş uçumu 4200 km. mesafesi var. Uganda da %35 Müslüman varken Yumbe’de bu oran %90 civarında. Nüfusu çevresiyle beraber 1 milyonun üzerinde. Vardıklarında halk çok sevinmiş. Köyün büyüklerinden biri, “Bizim dedemiz Fadmula, sizin dedeniz Selim Paşa’ya 1890’lı yıllarda asker oldu. Asker olduğunda Müslüman değildi. Döndüğünde Müslüman geldi. Bize dinimizi öğretti. Bizler dedeleriniz sayesinde Müslüman olduk. Dinimizi öğrenecek sağlam kaynaklara ihtiyacımız var.” demiş. Dert sahibi yaşlı bir amca da, “Gücümüz yok, boynumuz bükük, onurumuz kırık. İslam âlemi bize sahip çıkmıyor.” diyerek dert yanmış. Gittikleri bir başka yerde de, “Ne olur bir şey getirmeseniz de gelin, sizler ecdadınızın misyonunu üstleniyorsunuz.” demişler.

Türkiye olarak ülkemizde geçmiş yıllarda yaşanan kısır tartışmalar ve kendi iç sorunlarımız nedeniyle Afrika ile ilgilenmekte gecikmişiz. Oraya gittikten sonra insanların bize Osmanlı’nın torunları gözüyle bakıp, büyük umut bağladıklarını gördüm. Hatta bu manada, “Siz Osmanlı’dan sonra çok sessiz kaldınız” diyerek serzenişte bulunanlar oldu. Öyle ki, bazı yerlere tüm beyaz insanların sadece Hristiyan olabileceği algısı yerleşmiş.

Yardım için gittiğimiz bir köyde küçük bir kızcağız vardı. Korkak, ürkek, çekingen gözlerle uzaktan bizi seyrediyordu. Yanına yaklaştığımızda ağlıyor, feryat ederek kaçıyordu. Daha önceden hiç beyaz insan görmemiş, bizi biraz garipsedi galiba. Ne yaparız da bu çocuğun gönlünü kazanırız diye kafa kafaya verdik. Arkadaşlardan birinin yanında bir balon varmış. Köylere gittiğimizde dağıtırız diye aldığımız balonlardan bir tane kalmış. Yanına gidemiyoruz, bari balon duygularımıza tercüman olsun dedik. Şişirdikten sonra yakına doğru uçuracaktık, o da oynayacaktı. Evdeki hesap çarşıya uymadı tabii. Arkadaş balonu biraz fazla şişirmiş, çocuğun önüne düşer düşmez patladı. Çocuğun feryadı ikiye katlandı bu sefer. Kaş yaparken göz çıkardık. O köyden gönlümüz buruk ayrılmıştık.

İftar Sofraları

Benim için en güzel anlardan biri de iftar sofralarıydı. Her gün farklı yerlerde, minik ama Afrika kadar geniş yürekli kardeşlerimin sofrasına hem hâdim hem misafir olmak beni o kadar mutlu etti ki, anlatamam. İslami okullarda yatılı olarak eğitim alan, ailelerinden uzakta, pek çok imkândan mahrum fakat yüreklerimizi ısıtan nurlu tebessümleriyle bizi karşılayan bu kardeşlerimle aynı sofrada olabilmek, büyük bir bahtiyarlıktı. Yüzlerindeki samimiyet, melahat, duruluk dün gibi hatırımda.

Bizler Türkiye şartlarında her türlü lezzeti tadabiliyoruz; damak zevkimize, ağız tadımıza uygun pek çok şey var çevremizde. Hatta temel gıdaların yanında atıştırmalıklar, çerezler vs. eksik olmuyor, hamdolsun. Yanlış anlaşılmasın, bunlar Rabbimizin bir lütfu, keremi. Elbette istifade edeceğiz, yararlanacağız. Verilen ama kullanılmayan nimetin de hesabı vardır. Fakat kullanırken israf etmememiz gerektiği gibi, kullandıktan sonra da onları ihsan edeni hatırlamak, onlardan mahrum olanları düşünmek ve şükretmek gerekiyor.

Afrika’da durum Türkiye’den biraz farklı; hayatın bir yüzü sıcakken, diğer yüzü çok soğuk maalesef. Orada çoğu kişi veya aile, akşama ne yiyeceğini değil, yemek yiyip yiyemeyeceğini düşünüyor. Bu, Ramazan’da da böyle maalesef. Pek çok aile Ramazan’ı STK’ların ulaştırdığı erzakla geçiriyor. Bereket versin ki, pek çok güzide STK’mız faaliyette. Türkiye’deki sehavet sahibi hayırseverlerin yardımları oraya ulaşıyor. Fakat ne kadar yardım gitse de aile ve kişi sayısı çok. Hepsine erişmek mümkün olmuyor. Diğer bir durum da, Türkiye’deki gibi, çok şey yok erzak paketlerinin içerisinde. Türkiye’deki paketlerin muhtevası geniş, hamdolsun.

İslami okullarda yaptığımız iftarlarda gördüğüm kadarıyla bizler çok şanslıyız ve şükretmemiz gereken çok şey var. Gittiğimiz bazı yerlerde sofralar dışarı, okulun bahçesine kurulduğundan aydınlatma bile sorun teşkil ediyordu. Araba farlarında iftar yaptığımız yerler oldu.

Öğrencilerin en güzel ve en sevdiği yemek bulgur pilavı, evet bizim burada yediğimiz türden. Onu da ancak iftarlarda bulabiliyorlar. Kavuştuklarındaki sevinci bir görseniz, gözyaşlarınızı saklayamazsınız. İftar menüsü ise bir muz, bir şişe su, bir meyve suyu ve her öğrencinin kendi tabağıyla sıraya girip aldığı bulgur pilavı. Bulabilirlerse, o gün bahtlarına pişmişse biraz da et. Et, her zaman çıkan bir yemek değil, yanlış anlaşılmasın. Kırkta bir, gönüllerini etmek için, imkân dâhilinde mevcutsa çıkan bir yemek. Bir iftarda etin çıktığı zamana rastlamıştım, Allah’ım o nasıl bir neşe, sevinç, mutluluk! Kapış kapış gitti, bir anda bitti.

Çok hoş manzaralar vardı, iftardan önce çocuklarla oyunlar oynadık, dilimizin yettiğince sohbet ettik. Voleybol maçı yaptığımız bile oldu; voleybol topuyla değil elbette, top gibi bir şeyle. Türkiye’de iftara yakın saatler genelde mayıştığımız, bazen pineklediğimiz saatler olabiliyor ama orada öyle değil. İnsan daha aktif, hareketli hissediyor kendini. Aslında çok hoş bir durum bu, atalete yer yok. İftar saatlerine yakın çocukların Kur’an kıraatlerini dinledik, mest oldum. Eşine az rastlanır özel bir ses, özgün bir kıraatleri var. O içli, yanık, samimi ses sineye öyle bir saplanıyor ki, gönlü kavuruyor. Bir de yaptıkları hadis ezberlerini paylaştılar ama pek anlayamadım açıkçası, dilim o kadar yatkın değil maalesef.

O anları anlatmak kolay değil; oranın havasını, güzelliğini temaşa etmedikten sonra kolay anlaşılmaz bunlar. Ama yüreğimden geçenleri böylelikle paylaşmak istedim.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

One thought on “AFRİKA’NIN İNCİSİNDE İKİ HAFTA

  • 4 Mayıs 2021 tarihinde, saat 11:59
    Permalink

    Hazine değerindeki ufuk açıcı bu tür seyahatler dertli kullara yeni dertler yüklüyor; mes’uliyet bilincinin ağırlığı çöküyor omuzlara. Aynı düşünceleri çevrenizdeki insanların da taşımasını istemezseniz yorgunluğunuza yeni yorgunluklar eklememiş olursunuz. Sizi ancak siz anlayabilirsiniz; bırakın insanları kendi haline, diledikleri gibi yaşasınlar.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir