AFRİKA’NIN İNCİSİNDE İKİ HAFTA

V. YAZI

En Önemli Geçim Kaynağı: Tarım

Dünya Bankası’nın verilerine göre, Uganda nüfusunun %84’ü kırsal alanda yaşıyor. Tarım, ülke ekonomisinin önemli bir parçası. Ülkenin neredeyse üçte biri tarımla uğraşıyor. Uganda yemyeşil bir bitki örtüsüne sahip. Derin ormanları ve savanası, bol verimli toprakları var. Bu da halkının çoğunluğunun tarım ve ilgili işlerle meşgul olmasının sebeplerinden biri.

Uganda kahvesi, hem tarım ekonomisinin dayanak noktası hem de dünya çapındaki uzmanların gözdesi haline gelmiş. Çay, pamuk ve tütünden oluşan tarımsal ürünler önemli. Muz, mısır ve yer fıstığı en çok üretilen besinler.

Tarımla geçinen insanların ürünleri yağmura bağlı. Yağmursuz mevsim sonrası gıda sıkıntısı baş göstermekte. Köylerde gıda sorunu var. Sulu tarım yok denecek kadar az.

Doğal Güzellikler

Dünyanın en büyük ikinci tatlı su gölü ve Afrika’nın en büyük temiz su gölü olan Victoria Gölü, Uganda sınırları içinde. Göl civarındaki ormanlar ve şelaleler ülkenin görülmeye değer yerlerinden.

Dünyaca ünlü Nil Nehri’nin kaynağı Uganda’da ve ülke ayrıca “Afrika Nehirlerinin Babası” olarak biliniyor. Winston Churchill, Uganda’yı “Afrika’nın İncisi” olarak nitelendirmiş ve İngiliz sömürgesi altındayken ülkeye ziyarette bulunmuş.

Okullar ve Eğitim

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi burada da Müslümanların, birlik olamamalarından, onları bir arada tutacak güçlü bir kurumlarının olmayışından ve maddi imkânsızlıklardan kaynaklı sıkıntıları var. Hristiyanlar daha zenginler, siyasete onlar yön veriyorlar. Bürokrasi ve devlet yönetiminde maalesef onlar hâkim. Ülkedeki eksikler ve sorunlar yumağının ana sebebi, yetişmiş, milli manevi değerlerine bağlı Müslüman eksikliği ve bu kişilerin karar makamlarında olmayışıdır.

Hristiyanların kiliseleri ve eğitim kurumları daha ihtişamlı, daha modern iken Müslümanların camileri ve okulları bakımsız bir halde. Mevcut camilerde nitelikli imam açığı var. Müslümanlara asgari anlamda dinlerini öğretecek ve rehberlik edecek önderleri yok. Burada şu tespiti yapabiliriz: “İnsanlar İslam’a karşı oldukları için değil, İslam ile buluşamadıkları için Müslüman değiller.”

Müslüman bir baba, “Köyümüzde İslami okul olmadığı için çocuklarımızı mecburen Hristiyan okuluna gönderiyoruz. Çocuklarımız gözümüzün önünde Hristiyan oluyor.” demiş. Burada bir ailede 5 kardeşin 2’si Hristiyan, 3’ü Müslüman olabiliyor. Yahut eşlerden biri Müslüman, biri Hristiyan olabiliyor. Bu, sık karşılaşılan bir durum ve normal karşılanıyor. 

Burada İslam’ı anlatmanız için sadece ilim sahibi olmanız yetmiyor. Ülkenin kültürünü, bölgenin özelliklerini, insanların algılarını, geleneklerini bilmeniz gerekiyor. Bunu göz önünde bulundurarak her kabilenin hocasını, rehberini kendi içerisinden yetiştirmek gerekiyor. Hüseyin ağabey anlatmıştı. Uganda’da yardım faaliyetlerine başladıkları ilk zamanlar, İslami okullar kurmaya ve köyler için imam yetiştirmeye başlamışlar. Okulların birinde hem burslu hem yatılı kalan öğrencilerden birisi vefat etmiş. Ölüm sebebi, takdiri ilahi. Tabii, haliyle çok korkmuşlar. Yabancı bir ülkedeler ve öğrencinin vefatından sorumlu olmamalarına rağmen yeni faaliyete geçmiş bir kurum olarak faaliyetlerinin durdurulmasından korkmuşlar. Ailesi, vakfın yöneticileriyle konuşmaya gelince beklediklerinin tam tersi bir tepki almışlar. Vefat eden çocuğun annesi demiş ki Hüseyin ağabeye, “Hocam çocuğumu okuttunuz, büyüttünüz. Allah razı olsun sizden. Fakat takdiri ilahi, vefat etti. Onun yerine kardeşini alsanız okula, onun yerine kardeşi devam etse olur mu?”

Kaldığımız süre zarfında TİKA’nın açtığı kursları da ziyaret ettik. Hakikat çok güzel çalışmalar var. TİKA’nın verdiği destek neticesinde, Ugandalılar el emeği, göz nuru nice ürün ortaya çıkarmış. Gayretle, samimiyetle, heyecanla atan güzel yüreklere sahip olduklarını gösteren nice güzel eser üretmişler.

Misyonerlik Faaliyetleri

Uganda’da öyle fakir yerler var ki, Hristiyan misyonerler yardıma geldiklerinde insanlar isimlerini değiştiriyor. Hatta Hristiyan misyonerlerden alacakları veya aldıkları yardımlarla dinlerini değiştiriyorlar. Müslüman görünce ismi Musa, Meryem; Hristiyan görünce Mozes, Mery olan çok insana rastlamak mümkün. Kilisenin verdiği bir kap yemekle dinlerini değiştiren çok insan var.

Bir araştırmacı diyor ki, “Hristiyanların Afrika’ya aktardığı paranın onda biriyle Müslümanlar hizmet götürselerdi şimdi tüm Afrika Müslüman olurdu.” “1900’lü yılların başında Afrika’da Hristiyan oranı %3 iken şimdi %57 olmuş. Müslümanlar ise %55’ten %29’lara düşmüşler.” (Pew Forum on Religion&Puplic Life, April 2010) Dünya’da her yıl misyonerlik için harcanan paranın yaklaşık 250 milyar dolardan fazla olduğu tahmin ediliyor. Bu inanılmaz paranın çoğu mazlum kıta Afrika’yı Hristiyanlaştırmak için harcanıyor. Her yıl Afrikalıların %3,5’u Hristiyanlığa geçiyor. Bu da yaklaşık 35-40 milyon insan demek. Papa John Paul yedi defa Afrika’ya gitmiş ve Hz. Meryem’i Afrika’nın Kraliçesi olarak ilan etmiş. Daha sonra Papa Francesco (Jorge Mario Bergoglio) Uganda’ya gitmiş.

Misyonerler asırlardır oradalar. Her sahayı kuşatmışlar. Binlerce vakıfları, şirketleri, okulları, üniversiteleri, kiliseleri, yetimhaneleri var. Basın-yayın ellerinde. Modern kurumlar eliyle çalışmalar yapıyorlar. Büyük ihaleler onların tekelinde. Siyasete onlar yön veriyorlar. Açıktan İslam’ı karalama kampanyası yapan basın-yayın organları var. Kısaca çok organize bir şekilde ve planlı çalışmaktalar. Hıristiyanlar muazzam maddi kaynaklara ve imkânlara sahipler. Sadece misyonerlik faaliyetini desteklemek için Vatikan, Amerika ve Avrupa merkezli bankaları var. 30 yıldır görevde olan Uganda Devlet Başkanının hanımı hem bakan hem de misyonerlik kuruluşlarının fahrî başkanı.

Kiliseler birliği yılda bir defa bir araya geliyor. Afrika’da gidilmeyen ülke, bölge var mı diye istişareler yapıyorlar. Yapılan istatistikî araştırmalar neticesinde Müslümanların %80 olduğu yerlerde dahi kilise sayısı, cami sayısından; Hristiyan okul sayısı, Müslüman okul sayısından; Hristiyan STK sayısı, Müslüman STK sayısından kat be kat fazla. Müslümanlar güçsüz, Müslümanlar maalesef himayesiz. Bizim dolduramadığımız boşluğu birileri dolduruyor. Vatikan sponsor olduğu binlerce üniversiteli genci yazları Afrika’ya gönderiyor. Köylerde, okullarda, yetimhanelerde yerel insanlar gibi yaşıyorlar. Yardımlar dağıtıyorlar. Çocuklarla oynuyorlar. Kısaca Hristiyanlığı sevimli göstermeye çalışıyorlar. Maalesef başarıyorlar da.

Ne acıdır ki, başkent Kampala’nın 100 km. kuzeyinde ormanın içinde Amerikan destekli 6 milyon m2 alanda kurulmuş Hristiyan kompleksi var. Ana okulu, ilkokul, lise, yurtlar, kilise, sağlık ocağı, misafirhaneler var. Güneş paneli kurarak binaların elektrik ihtiyacını karşılıyorlar. Ayrıca en az 50 Kw büyüklüğünde jeneratörler var. Kompleksin kendi iç döngüsünü sağlaması için çiftçilik ve hayvancılık tesisleri kurulmuş. Yüzlerce inek var. Burada başta yetimler ve fakir öğrenciler olmak üzere alınıp okutuluyormuş. Öğrenciler üniversiteye gittiklerinde de takip ediliyormuş.

Mazlum kıta Afrika’nın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömüren egemen güçler, bizim bu kıtayla ilgimizi engellemek için bugüne kadar medyada ve sinemada hep savaşların ve hastalıkların, yamyamların olduğu bir coğrafya algısı yaymaya çalıştılar. Haliyle bizim insanımızın gözü korkutulmuş. Hüseyin ağabey anlatmıştı. 2015’te Batı Afrika’da ebola virüsü ortaya çıkmış. O yıl Türkiye’den gelen misafirleri azalmış. İnşaata başlamışlar ve Türkiye’den usta getirmeleri gerekiyormuş. Ustalar, “Orada ebola var gelemeyiz” deyip gelmemişler. Onlar, “Biz Doğu Afrika’da yaşıyoruz korkmayın” demiş ama ikna edememişler. Hâlbuki Batı Afrika ile Doğu Afrika’da bulunan Uganda arasında neredeyse 3500 km.’lik bir mesafe var.

Hep misyonerler mi tebliğ yapacak, biraz da biz onlara tebliğ yapalım dedik. Bir zaman trafikte bir misyonere rastlamıştık. Aracımızın camları filmli olduğundan doğal olarak bizi göremiyordu. İçimden, “İngilizcem iyi olsaydı da konuşsaydım” diye geçirirken, yol arkadaşlarımızdan Talha öne atıldı. Yeşil ışığı beklerken aracımızın üst penceresinden başını uzatıp ayaküstü tebliğ yapmaya başladı. Bizde filmin en heyecanlı sahnesini seyredermiş gibi, nefesimizi tutarak sevinçle, tebessümle ne olacağını izliyorduk. İstedik ki, hikâye mutlu sonla neticelensin. Ama olmadı maalesef. Sonunda Talha’nın söylediği hakikatlerin ağırlığını kaldıramayan misyoner, şemsiyesini toplayıp yavaş adımlarla bizim gideceğimiz yönün tersi istikamete doğru yürüyerek uzaklaştı.

Yabancıların yani emperyalist devletlerin sözde önemli şahsiyetlerinin isimlerinin dağlara, göllere, ormanlara veya başka yerlere verilmesi de dikkatimi çeken bir ayrıntı oldu. Bu durum, Afrika’nın hem maddi hem manevi bir işgal yaşadığının; değerlerinin, kültürünün, dilinin, ruhunun, güzel kelimelerinin, kıymetli mazisinin nasıl hunharca, barbarca, insafsızca, aşağılık bir şekilde çiğnendiğinin en büyük göstergesiydi.

Neden Afrika’ya Gitmeliyiz?

Toprağın kıymetini uzun zaman denizde yolculuk yaptıktan sonra fark eden biri gibi, ben de büyük nimetlere sahip olduğumu ülkemden çıkınca fark ettim. Kendi ülkemde büyük nimetler ummanının içerisinde yüzüyormuşum lakin farkında değilmişim. Ancak nimetlerden ayrı kaldığımda o nimetlerin değerinin farkına varabildim. Her gencin oraları görmesinin elzem olduğunu düşünüyorum.

Hüseyin ağabey şöyle söylemişti: “Uganda’nın en ücra köylerine, dağ başı diyebileceğimiz en tehlikeli bölgelerine gittiğimizde genç bayan misyonerleri sırtlarında çantalarıyla batıl davaları için koşturduklarını gördük. Bu yüzden özellikle üniversite mezunu gençlere tavsiyem medeni cesaretlerini toplasınlar, korkmasınlar, Afrika’ya mutlaka gelip insanlara yardım etsinler. Dili problem etmesinler, zamanla öğreniliyor. Afrika büyük bir tecrübe, ufkunuz genişliyor, ülkenizin kıymetini, büyüklüğünü anlıyorsunuz. Ayrıca yokluğu, mahrumiyeti gören varlığın kıymetini daha iyi anlıyor.”

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir