AFRİKA’NIN İNCİSİNDE İKİ HAFTA

I. YAZI[1]

Afrika, küçüklüğümden beri zihnimde bir muammaydı. İsmini çeşitli vesilelerle duyardım. “Afrika’da bunları bulamayanlar var oğlum. Açma o kadar evladım, suya hasret insanlar var. Bitir de kalk yavrum, tek öğünle gününü geçirenler var Afrika’da…” gibi sözleri işitirdim. Masum yavrucakların suyla bayram ettikleri kuyu açılışları, mağdur insanların hikâyeleri, mazlum nice omzun derdi, benim için farklı bir âlemin kapısını araladı. Dedim ki içimden, iyi ki de duymuşum Afrika’yı ve iyi ki de kulağıma kar suyu kaçıranlar olmuş.

Sakarya Üniversitesi’ndeki ilk günlerimdi. Afrika’yla ilgili bir konferansa katıldım. Son sınıf öğrencilerden birkaçı, daha önce toplanan yardımlarla açılan kuyuları gösteriyor ve yeni açılacak olan kuyuların nerede açılacağını, nasıl açılacağını, suya olan talebin ne kadar fazla olduğunu samimiyet dolu sözleriyle anlatarak heyecanlarını gözlerimize, gönüllerimize nakşediyordu. O gün benim için farklı bir gün oldu. Bilemediğim fakat hissettiğim bir kararlılık doğdu içime.

Hep hatırımda olan güzel bir söz var, “Allah’ın kuluna yardımı, kulun niyeti kadardır.” Bu vesileyle niyetimi ettim. Niyet hayır, akıbet hayır. Uluslararası Genç Derneği’nin (UGED) 14 genci Ramazan’da insani yardım için Afrika’ya yolcu edeceğini duydum. “Dile gelen ele gelir.” demiş atalarımız.Başvurumu yaptığım günkü sevincim, heyecanım daha dün gibi yâdımda. Ve birkaç gün sonra gelen kabul telefonu da… İmam Rabbani’nin güzel bir ifadesi var. Yine aklımdan hiç çıkmayanlardan. “Bir şeyi istemek, ona nail olmak demektir. Zira Allah, kabul etmeyeceği duayı kuluna ettirmez.”

Başvurumu kabul ettiler etmesine de hani pasaport? “Bir haftaya hallet yoksa mecburen yedeklerden göndeririz.” dediklerinde kederle neşenin, hüzünle sevincin bir çocuk gibi, kollarımdan tutarak kendi taraflarına çekmeye çalıştıklarını hissettim. Günlerden cumaydı, saat üç suları. İki saate, hatta ülkemiz şartlarını düşündüğümüzde bir buçuk saate mesai bitecekti. Elim ayağıma dolandı. Bir elim telefonda diğer elim çenemde. Haber bekleyen mahkûm gibiyim. Evin ortasında volta atıyorum.

İnternetin büyük bir nimet olduğunu işte o gün anladım. Bloglarda yazana göre eksiğim yoktu. Tüm gerekenleri bir poşete atıp kapıyı kapadım. Bankaya vardım, dedim böyleyken böyle. “Siz öğrencisiniz galiba?” dedi gişedeki görevli. Evet dediğimde ‘tam tahmin ettiğim gibi’ dercesine gözleri parladı. “Öğrencilerden pasaport harcı alınmıyor, yalnız defter kayıt ücreti yatıracaksınız.” dediğinde bu sefer de benim gözlerim parladı. Rahmet okudum Çelebi’ye, ikinci bir Hazerfan olmamak içim kendimi zor tuttum.

Her şey güzeldi ama görevlinin, “Parayı yatırmanız için pasaport işlemlerini başlatmanız gerekiyor.” demesine kadar tabii. Sakarya Emniyet Müdürlüğü, şehrin diğer ucunda. O an gönlümdeki gelgitlerin üzerinde sörf yapıyorum. Dalgalar o derece keskin, yıkıcı, hararetli. Zamanın bu denli hızlı aktığını o gün fark ettim. Hem de aleyhimize, acımadan… Olmayacak duaya âmin denmez ama ikide bir pili biten saatim gibi, ilk defa dünyadaki tüm saatlerin pilinin bitmesini istedim.

Dolmuşa binsem, Sakaryalı dolmuşçuların yolda bir kişi dahi kalmasın diyerek(!) nasıl canhıraş yavaş gittiklerini biliyorum, diğer yandan da taksicilerin böyle acil anlarda insanların mağduriyetlerinden nasıl yararlandıklarını. Mecburi bir tercihin eşiğinde, dolmuş taksiye binmeye karar verdim. Ne kadar hızlı o kadar iyi. Böyle anlarda 5 km/s hızın bile hesabını yaparım.

Nöbetçi polis, sorgu savcısı gibi bakışlarıyla belgelerimi kontrol ederken epey ter döktüm. Ama asıl teri, “Bu öğrenci belgesi geçerli değil!” dediğinde döktüm. “Nasıl değil ya, ıslak imzalı işte!” derken hafif öfkelenmiş olabilirim. Ama hukukçu olmam hasebiyle öfkenin nelere mahal verdiğini bildiğimden ters kelepçe olmamak adına biraz geri bastım.

Dağın başında fellik fellik çıktı alabileceğim bir yer aramaya başladım. 500 metre civarda ne internet kafe vardı ne de kırtasiye. İnternetin çektiğine şükrettiğim bir yerdeydim. Nihayet dayanamadım, esnafın birinin kapısından içeriye daldım. “Abi” dedim, “Benim acil bir çıktı almam lazım.” Kırmadı sağ olsun. “Tamam yeğenim” dedi, “Hemen…” Hakikaten de iki dakikada halletti. Ne istese verecek hâldeydim, mecburdum. Beş, on, on beş… Ama para vermek istediğimde hiç beklemediğim bir hareketle karşılaştım. Parayı almadığı gibi, üstelik kızdı da. “Öyle şey mi olur yeğenim?” dedi, “Bir kâğıt parçası için para alındığı nerede görülmüş?”

Hemen koştura koştura emniyete gittim. Belgeleri teslim ettim etmesine de bu sefer de bankanın yollarını aşındırmak mecburiyetindeydim. Korku tünelinden çıkmayı uman bir çocuk gibi beklediğim sıra nihayet geldi. Aldığım makbuzu emniyete yetiştirirken 100 metrede Usain Bolt’la yarışıyordum. Yetiştiğime memur bile şaşırdı. “Kurtuluşunuz yok memur bey, beşten önce salmam” dercesine baktım ama anladı mı bilmem.

Birkaç gün sonra bordo renkli bir müjdeyle uyandım. Kapımdaydı. Vize ve aşı işlemlerim de tamamladığında İstanbul’a doğru süzüldüm. Birkaç gün derneğin misafiri oldum. Bu süre zarfında unutamayacağım muhabbetler, gönlümden hiç silinmeyen iftarlar yapmak nasip oldu. Tarihi Gazanfer Ağa Medresesi’nin çatısı altında, kadim surların dibinde, diriltici atmosferin kuşattığı bir ortamda eşsiz bir iftar zevki tattım.

Afrika seferine dair bilgiler verildi. Güzel söyleşiler oldu. Nihayetinde gözlerimin iki dudak arasına, zihnimin kulaklarımdan girecek o birkaç kelimeye odaklandığı âna vasıl oldum. Yani hangi ülkeye gideceğimizin açıklandığı âna… Ve hüküm, Uganda. İsmini ilk kez başvururken, ikinci kez de orada duyduğum ülke.

Hiçbir araştırma yapmadım hatta nerede olduğuna bile bakmadım. Sürpriz olsun istedim. Ve istediğim gibi de oldu. Nihayetinde her şey kitaplarda yazandan ibaret değil. Bana göre satırlarda yazandan daha önemli şeyler de var, gözlem ve tecrübe. İnsanlığın kadim, yanılmaz, sarsılmaz, unutulmaz öğrenme, bilgi edinme biçimleri… Ben de iki hafta süren seferimiz boyunca bunları kullanarak bir şeyler elde etmenin peşine düştüm. Kitaba bakmadım, Google’a sormadım, hap bilgilerle donanmak istemedim. Bilginin peşine bizzat kendim düştüm. Sohbet ettim, dolaştım, izledim, bir şeyler yapmaya çalışarak deneyimledim. O coğrafyadaki güzel insanların güzide gönüllerinden geçene odaklanmaya çalıştım.

İşte, o günlerden heybemde kalanlar… Hazırsanız, buyurun yola çıkalım…


[1]“Afrika’nın İncisi” tabiri Winston Churchill tarafından Uganda için kullanılmıştır. Uganda’nın, “Oh Uganda, Land of Beauty” isimli milli marşında da “The Pearl of Africa’s Crown” ifadesi geçmektedir yani, “Afrika Tacının İncisi.” Bu tabir halk arasında yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir