ALTMIŞ ALTINCI GÜN

Bir anda bağırdı “hadi yemek hazır” diye babam. Aylar olmuştu bu odadan çıkmayalı. Bu masaya altmış altı gündür oturmuyordum. Şimdi bir eksikle oturmam gerekecekti. Bir tabağın ya da bir kaşığın eksikliği kadar basit bir eksiklik değildi bu. Kitapta kaldığım yeri işaretleyerek ayracı kitabın içine koydum. Kalkıp kalkmamakta kararsızdım. Bunu bugün yapmazsam bir daha hiç yapamayacaktım hem ben büyüktüm, yapmalıydım ki kardeşlerim de yapmalıydı. Silkindim kitabı masamın üzerine bırakınca. Yavaşça ayağa kalktım. Yürümeye yeni başlayan çocuk gibi bir yerlerden tutunarak odanın kilitli kapısına kadar geldim.  Kapıyı açmaya niyetlendim ama içimden bir ses beni durdurmak istercesine bağırıyordu. Bu sesi susturmam gerekliydi, bunu ancak ben yapabilirdim. Bu akşam bu odadan çıkmalı ve o masaya gitmeliydim. Derince bir nefes alarak tekrar kapıyı açmaya yeltendim. Kapı açılmadı çünkü üç kez kilitlemiştim bu odaya girdiğim gün. Kilitleri tek tek çevirdim ve açtım ama kapı hâlâ kapalıydı. Gözlerimi kapattım ve elimi kapının koluna uzattım. Nihayet kapıyı açtım. Açılan kapı ile beraber kulağıma; ağıt sesleri, dedikoducu kadınların sözleri ve her şeyden habersiz olan çocukların oyun sesleri geldi. Bu imkânsızdı çünkü evde benden, babamdan ve iki kardeşimden başka kimse yoktu. Koridorun kapısına kadar yürüdüm. O kapı da kapalıydı. Tüm kapılar, sanki benim bu odadan çıkmamı istemiyordu. Sahi bu kadar kapalı kapının arkasında yaşayan ben, babamın sesini nasıl duymuştum? Koridorun kapısına gelince biraz duraksadım. Burada, burnuma lavanta kokusu geldi. O, bu kokuyu çok severdi. Bu koku, beni, çocukluğumda onunla beraber yıkadığımız halılara götürdü. Bahçedeki betonun üzerine serip akşama kadar uğraştığımız bu halıları lavanta kokulu deterjanlarla yıkardık. O, canı çıkarcasına bu halıları sabunlar, durular ve kuruması için bir komşunun yardımıyla duvarların üzerine sererdi, ben ise suyu açıp kapatmakla görevliydim. Tüm günümüzü alırdı bu halılar. Akşam yorgunluktan ikimiz de uyuyakalırdık televizyonun karşısındaki kanepede. Halılar yüzünden yüzülen dizlerimizin acısını da unuturduk.            

Koridorda aldığım lavanta kokusu biraz hüzünlendirmişti beni ama yine de açtım o kapıyı da. Mutfak kapısına kadar geldim. Kardeşlerim, mutfakta babamın yanındaydılar. Kimisi masadaki eksikleri tamamlamakla kimisi de pişen yemeğin tadına bakmakla meşguldü. Her şeyi ne kadar da çabuk unutmuşlardı? Bir insanın yokluğuna alışmak bu kadar kolay mıydı? Altmış altı gün olmuştu da ben neden hâlâ ilk günkü acıyı duyuyordum? Ben bunları düşünürken babam, o hüzünlü sesiyle:

-Kızım hadi, kabak dolmaları pişti, kardeşlerin de çok acıktı. Neden orada duruyorsun, gel de yemeğimizi yiyelim, dedi. Kabak dolması, kardeşlerim, babam, yemek yemek, zihnimde dönüp duruyordu. Hiçbir şey demeden kafamı salladım. Karşıma her an silahlı biri çıkacakmış gibi temkinli bir halde yürüyerek mutfağa girdim.  En küçük kardeşim yüzümü unutmuş da hatırlamak ister gibi uzun uzun baktı bana. Beni hatırladı. Abla diyerek boynuma sarıldı. Ben de onu çok özlemiştim. Onun, sonsuz denizleri anımsatan mavi gözleri gözlerime değince silkindim. Bir anda içime bir huzur doldu. Altmış altı gün önce annesini kaybeden ben değilmişim gibi mutlu ve rahattım ama kendimi suçlu hissediyorum. Annesinin yokluğuna alışmak zorunda kalan bir çocuğu bir de ben yalnız bırakmıştım. Oysaki hayatın devam ettiğini bana hatırlatan bu iki çift gözün bana ihtiyacı vardı. Bana kalmıştı onu büyütmek. Annesinin eksik bıraktıklarını tamamlamakla yükümlü olan bendim. Uzunca birbirimize sarıldık, yanaklarımızdan öptük. Artık yemek yiyelim mi abla demese ben ona daha da fazla sarılacaktım. Gözlerinin içindeki yaşları gizlemek isteyen bir tavırla babam:

-Kardeşin acıktı, hadi oturun kızım, dedi. Bir elimle gözümden akan yaşları silerken gözlerimle de babamı onayladım. Kardeşimin yanına oturdum. Tabağına kabak dolmalarından koydum, üzerine de yoğurt ekledim. O, küçücük elleriyle yemeğini yerken ben, sessizce onu izliyordum; babam da kafasını önüne eğmiş bir şekilde gözyaşlarını siliyordu. Bunu hissedebiliyordum. Bu andan itibaren altmış altı günlük inzivamdan çıkarak annemin yarım bıraktıklarını tamamlamaya karar verdim ve bir çatal kabak dolmasından aldım.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

One thought on “ALTMIŞ ALTINCI GÜN

  • 27 Ocak 2021 tarihinde, saat 07:59
    Permalink

    Ruh, duygu ve aşk… Ne ararsan var hikayede. Eline yüreğine sağlık Kardeşim.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir