ASLEN

Hava soğuktu. Alışkın olmadığı kadar soğuk, üstelik yağmurluydu. Minibüsten inerken paltosuna daha sıkı sarıldı. Eve yürüyeceği birkaç dakika boyunca ona arkadaşlık edecek sesleri içeri buyur etti. Tek başınaydı işte. Yıllarca hayalini kurduğu gibi kendi minik evine gidiyordu. Kalabalık bir ailede gerçek kalabalık nedir bilmeden büyümüştü. Opağa yakın silik biriydi. Yanınızdan yürüse hatta koşarak geçse ruhunuz duymazdı bile. Gerçek kalabalık nedir bilemediğinden, kendi kendine yaşamanın onun hastalıklı tarafını iyileştireceğine inanmıştı hep. Bunun için ilk adımı da üniversiteye başlarken atmıştı. Tanıdığı herkesten uzak olmak istiyordu. Gerçek Gülce’yi herkese en baştan tanıtmak istiyordu. Teker teker anlatmak, ben aslen böyleyim demek, içinde kıvrılmaktan bacakları uyuşmuş kendini ayağa kaldırıp yürütmek istiyordu.

Öyle ya muhakkak biri isterdi onu. Mutlaka biri gerçekten severdi. Binbir umudu özenle katlayıp yerleştirdi valizine. Ne aradığını bilen herkes gibi kendinden emin kapadı memleketinin kapısını. Ardına bir kez olsun dönüp bakmadı. Yeni şehrine ayak bastığı ilk an gönülden inanmıştı, her şey başka türlü olacaktı. Nitekim oldu da. Hem de bambaşka oldu.

Geçmişi bir soluk gibi adım adım ensesindeydi. Bir an olsun rahat vermediler ona. Dimdik durdu Gülce. Bu defa değil dedi, bu defa yıkılmayacaktı. İyice bellemişti, bu savaşı kazanacaktı. Bu defa düşlerine iyi bakacaktı. Kendi kendine söz verdi; gün ışığıyla, sevgiyle, sabırla yaşatacağım onları diye. Ancak olmadı. Görünürde her şey yolundaydı. Kurulmuş bir düzeni, dergilerden fırlamış kutu gibi bir evi vardı. Ama yapboz tamam değildi işte. Kaybetmişti birkaç parçasını. Sol göğsünün altında kıpırdaması gereken biri vazife başında uyukluyordu. Ne yaptı ettiyse canlandıramadı onu Gülce. Ölü toprağı serpilmiş gibi sessizdi o yöre. N’aparsın, diye mırıldandı. Hayat dedikleri tarifi, muntazam pişirmek mümkünsüz demek ki.  Yahut bende bir şeyler var. Hep bir malzeme eksik çıkıyor.

Başını kaldırıp baktı. Alışık olduğundan farklıydı işte her şey. Burada ne işin var a deli kız? Rüzgâr bir türkü çığırdı, belli ki daha devam edecek bu, dedi. Üşüdü. İşte birkaç adım ileride kırmızı muşambalı, sarı kedili mahalle bakkalı, bakkalın üzerinde de evi vardı. Elini paltosunun kocaman cebine daldırıp anahtarlarını çıkardı. Esintinin türküsü şiddetini arttırınca koşar adım apartman kapısına kavuşup anahtarı kilide oturttu. Kapıyı açtı, içeri girdi. Önceden büyük bir yalnızlığın vardı, şimdi küçüldü tam üzerine göre oldu Gülcekız deyiverdi. Işıklar söndü, perde kapandı. İyi geceler Gülce, sarı kediler girsin rüyana.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

5 thoughts on “ASLEN

  • 22 Aralık 2020 tarihinde, saat 23:42
    Permalink

    Mükemmeldi👌🏻👌🏻👌🏻

    Yanıtla
    • 23 Aralık 2020 tarihinde, saat 01:20
      Permalink

      Beğenerek okuduğum okurken kendimde dahi okuduktan sonra keşfettiğim hislerimi gördüğüm bir yazı olmuş. Kıymetli yazarı tebrik ediyor yüreklere dokunan nice yazılar yazmasını temenni ediyorum.. Kaleminize yüreğinize sağlık. Sevgiler..

      Yanıtla
      • 23 Aralık 2020 tarihinde, saat 20:56
        Permalink

        Çok teşekkür ederim, yüreğinizin güzelliğine hayran oldum. Ömrümüz boyunca yüreklere dokunabilmek dileğiyle. Sevgiler..

        Yanıtla
  • 30 Aralık 2020 tarihinde, saat 09:06
    Permalink

    Güzeldi. Tebrikler…

    Yanıtla
    • 30 Aralık 2020 tarihinde, saat 15:17
      Permalink

      Teşekkür ederim. 🌸

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir