BİR ELİF KAÇ GÜNDE ÇİZİLDİ?

“Acaba dünyanın herhangi bir yerinde,

ihtiyacım olan kadar çok sabır var mıdır, Milena?”

Milena’ya MektuplarFranz Kafka

Kalemizi yıktılar Tanpınar, kalemlerimizi kırdılar, saatlerimizi ayarlayamaz olduk. “Sabır, insanın tek kalesidir…” demiştin, savunmasız kaldık. Kalemlerimiz sabırsızlığı öğütlüyor, kelimeleri tüketiyoruz günde bilmem kaç öğün. Azar azar değil hem de, her oturuşta kırk fırın kelime tüketiyoruz, adam olamıyoruz hatta bilakis adamlığımızı kaybediyoruz.

“Kapitalist ekonomi tüketim olmadan yürümez. Azla yetinmek, kanaat, şükür ve beraberinde sabır kapitalizme uymaz. Türkiye şimdi bu uyumsuzluğu yaşıyor.” Mustafa Kutlu’nun bu gözlemini hüzünle selamlıyorum. Uyumsuzluğumuz gün geçtikçe derinleşiyor. Dünyanın hali de böyle! Ama ben vatanım diyeceğim.

Yaklaşık iki üç ay önce bir arkadaşımla Antep sokaklarında gezerken aramızda geçen sohbette dile gelmişti bu cümle, ‘sabrımızı yiyip bitiriyoruz’ demiştim. Meslekler üzerinden konuşurken ortaya çıkarılan ürünlerin kalitesi üzerine tartışarak sanki üretilen malzemelerin gelişmişliğinin ötesinde değersizleştiğini -ve hatta değersizleştirdiğimizi- savunmuştuk. Peki, sizce de öyle mi?

Yaklaşık iki üç ay önce… Bakırcılar çarşısındayız, bir bakır tasın ince ince işlenerek ortaya çıkarılması dikkatimizi çekiyor. Sonra bir sokağa dalıyoruz, teyzenin biri kapısının önünde elinde iğne iplikle çorap örüyor. Hemen yakınındaki bir müzeye adım atıyoruz, Gaziantep Mevlevihanesi Vakıf Müzesi. Duvarlarında hat levhaları, vitrinlerinde kandiller, mumluklar, mihrap şamdanları, odalarında muhteşem el yazması Kur’an-ı Kerim’ler… Bir odada göz alıcı el dokuma kilimler muhabbetimizi celp ediyor. Türkiye’min dört köşesinden getirilmiş, sergilenen kilimler… İyi ki diyoruz. İyikimiz bugün için değil, bu güzelliklerin en azından geçmişimizde var olması nedeniyle. Geçmişimiz güzel. Geçmişimizde saatlerin sabırla ayarlandığı enstitüler varmış, çok şükür. O günü hatırlıyorum da gezip gördüğümüz her mekân sabrı öğütlüyordu bize. Arkadaşıma şu cümleleri kullanmıştım; “Bak Azizim, şu gördüğümüz eserlerin ortaya çıkarılması için kim bilir nice vakitler harcandı, bir hat levhanın çerçevelenmesi için daha en başında o kalemin tutulmasını kaç günde öğrendi hattatlar, bir elif kaç günde çizildi? Şimdilerde oturup okumaktan aciz olduğumuz Kur’an-ı Kerim’i böyle mükemmellikte kim bilir kaç günde yazdılar? Böyle güzellikte bir kilimin dokunması için kaç gününü verdi insanlar? O teyzenin çorabı örebilmek için gözlerinin bozulmasını kabulü niyeydi? Kandiller, mumluklar, mihrap şamdanları… İnsanların ömrü o zamanlarda da bugünden farklı değildi, uzun bir hayat yaşamıyorlardı ancak hayatı uzattıkları apaçık gözler önünde. Ortaya konulan eserlere bakar mısın, kaç yıldır tefekkür hizmetinde amel ediyorlar. Eşya amel eder mi hiç? Ediyor işte. İnsan tefekkür ederken eşya buna vesile oluyorsa eşya da amel ediyor işte. Burada, bütün eserlerde azami bir sır, sabır var sunulan. Şimdi sadece sergileyerek kıymetini ilan edebiliyoruz. Benzeri bir eser ortaya koyabiliyor muyuz? Buna vaktimiz var mı?…” O gün susmuştuk. Müzeden çıkarken bir odada sergilenen eski saatler gözümden kaçmamıştı. İçimden şöyle demiştim, şimdilerde saatlerimiz böyle sağlam çalışmıyor. “Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır…” Evet Tanpınar, bizim mekânımız sessiz uzun bir zamandır, yürüyemez ve saatlerimizi ayarlayamaz olduk.

“Saat Allah’ı bulmanın en sağlam çaresi idi.” Bu nasıl olur? Yani, Allah’ı bulmak isteyene zaman yeterlidir. Geçip giden, gidip gelmeyen zaman… Hz. Ömer’in (r.a.) halife olduğunda görevlendirdiği bir adama söylettiği cümle ara sıra zihnime düşüyor. “Her gün, günde üç beş kez yanıma gelip ‘Ölüm var ya Ömer’ diyeceksin…” Bu nasıl bir iman ya Rabbi, bu nasıl bir teslimiyet, bu nasıl vaktin yani içinde yaşanılan zamanın verileceği hesap korkusu… Bense ne kadar acizim bunu düşünmekten. Bu vazife Hz. Ömer’in (r.a.) saçında bir ak görmesiyle bitecekti. Allah’ı bulmak isteyene her şey saat, Allah’ı bulduğu yoldan çıkmak istemeyene her şey saat, vakit yani… Ölümle süslenecek vakit yeter değil mi O’nu akıldan çıkarmamaya? Sanırım biz saatimizi kaybettik. Ya da en doğrusu, saatimizi takıdan öte kullanmadık. Bir süsten başkasını hatırlatmıyor kalbimize. Böylece vaktin geçmesinden yakınır olduk hep. Ne acı. “Bazen düşünüyorum, ne garip mahlûklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?”

“Hepimiz kendi masallarımızın kurbanıyız.” Masal dinleyip ders öğrenecek vaktimiz yok. Hepimiz saatlerimizi üşengeçliğe ayarladık. Çalışıyoruz ama zamanın hızlı akması için… Ortaya eser sunuyoruz ama tüketmek için… Bazen bunları yapmaya dâhi üşeniyoruz. Düşünmeye dâhi… “En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım? Ben dediğim şey; bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.” Bizdik böyle olan Tanpınar, bizim zamanımız böyle, bizim enstitümüz yok artık buna dair. Biz, bir yığın ihtiyaç, azap ve korkuyuz.

“Uyarım, daha çok uyarılma ihtiyacını beraberinde getirir. Uyarım olmazsa huzursuzlanırız. Hızla akan imgeler, yüz kırk harfe sıkıştırılmış düşünceler ve gün boyu bizden cevap bekleyen kısa mesajlar, bize bir kitabın sunduğundan daha fazla uyarım vaat eder. Modern tüketici benlik, sabır ve adanmışlığı sevmez. Al ve git. Bak ve git. Sığlaşan dikkat.” evet Sayar, ölümden önce bir hayat vardır ve biz saatlerimizi ayarlamayı öğrenmeliyiz Tanpınar. Sabırla, kanaatle, şükürle yoğrulmalıyız. Sabretmeyi öğrenmeliyiz. Sabrın kıymetini bilmeliyiz. Peki, nasıl bileceğiz, sabrı nasıl öğreneceğiz? Şöyle diyordu Sayar, “Bilmek için durup bakmak gerek. Ana gömülmek, anda derinleşmek, anın bir parçası olmak gerek. Sabır, sükûnet, teenni (acele davranmama, ağırdan alma) ve belirsizliği kabulleniş. Beklemeyi bil. Sen orada olursan, hayat kendisini sana açar. Gaflet, sana kendisini faş etmek (açmak, açıklamak) için bekleyen âlemi fark edememendir. Biz âlemin içinde değiliz sadece, âlem de bizim içimizde.”.

Anladığım Milena, sabır insanın içindedir, âlem içinde… Saatler insanın içine dönmesi için bir vesiledir. Sabrı içinde tut ve dinle. Eskiden bir insanın iki üç kitabı olur, onu tekrarla okurmuş, okuduğunu israf etmezmiş. Şimdilerde elimizde ve yuvamızda neredeyse büyük bir kütüphane var. Oku, okuduğunu tekrar et ve okuduğunda beklemeyi bil. Dikkatini, kalbini genişlet. Bir kitabın başında, belki âcizane bir istekle bu yazının başında bekle. Başa dön, tekrar oku ve bir daha düşün. Ve saatini kur yaşamak için, saatinde sabır dönsün, vicdan alarmın olsun, kalbinin pili bitmesin. Kendini nefesinle kurban etme. Kalbinin kapıları hakikate açık kalsın. Kalen, sabrın olsun. Sabırla…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir