BİR ÖLÜM GEÇİNCE

Bugün öğleden sonra evimizin arkasındaki bahçeye indik, dedemden kalan kayısı ağaçlarına bakmaya. Her yıl tek tük kayısı veren dallar sanki sadakası olsun diye kayısıyla dolmuş. Komşuların bahçesine doğru ilerledik.  Biz dolaşırken üst komşumuz seslendi:

– Rahmetli dedeniz sağ olsaydı hiç birimizin ne bahçesini ne de yaptığımız işi beğenmezdi. Ne düzenli adamdı. Namazlarını da bırakmazdı hiç. Dedeniz gideli sabah namazına kalkamıyoruz, sağlığında namaz vakti geldi mi sizi kaldırırken biz de uyanırdık.

(Gürdü sesi dedemin, kulağı da ağır işittiğinden kendi sesini duymaz, yüksek perdeden konuşurdu.)

Komşumuzun bu sözleri gönüllerimizi anında tebessüme koyarken zihinlerimizi de hayli düşündürmüştü. İnsan güzel anılmalıydı, herkese veda ettiğinde bile. Şükrettim ki dedem belki de farkında bile olmadan ne güzel yer etmiş insanların kalplerinde. Sağlığında maşallah dedirtmeden anlatmazdık yaptıklarını, her göçene yine maşallah diyelim olur mu?

Her göçen ölüm denen imtihanı yaşarken, ardında bıraktığı acısıyla savaşıyor. Ne de ağır bir imtihan şu ölüm hadisesi. Bir daha hiç göremeyeceğini, dokunamayacağını, sarılamayacağını bilirken yaşamak.  Elbette zaten hissettiğin her an seninledir.  Lakin yatıştırmak ne de zor şu uslanmayan yüreği. Bir el dokunsa da uyandırsa seni bu kâbustan, bir şey içirse unutsan her şeyi, tutsan ellerini de yeniden ayağa kalksan.

Ve binlerce kez hamdolsun ki böyle bir can yoldaşı ihsan etti Rabbim bana, yine düştüğüm yerden kaldırdı ayağa. Yüzlerce teselli dururken önünde bir cümleyle, sadece bir cümleyle tutunabilir mi insan yeniden hayata? Tutunurmuş, tutundum.

“Güçlü olmalısın, çünkü artık biz bir kişi için daha yaşayacağız.”

Ne anlama gelir ki ölen için yaşamak? Onunla yaşamak, yeniden onu yaşatmak. Hatıralarıyla, iyilikleriyle, tüm hissettirdikleriyle.

Ben bunu yapacaktım, yeniden dedemle yaşayacaktım fakat dedem artık bizimle değildi, ona nasıl hürmet edecektim, nasıl ihsanda bulunacaktım? Dedem su istediğinde sularını hep ben verirdim, en çok ben sulardım. Şimdi nasıl sulayacaktım?  Öyle yandı ki içim bir daha serinletemeyecek miyim diye sorarken cevabını yine dostumda buldum.

“Yine sen sulayacaksın dedeni, dualarınla yine en çok sen.”

Öyleydi ya elbet. Duruveriyor sanki insanın aklı, yalnızca acısı işliyor da düşünemez oluyor. Bizler iman etmiş kimseleriz, biliriz ki dua öteki âleme bir posta. Allah ne kadar da merhametli, insanı çaresiz bırakmamış. Ne vaktini kısıtlamış ne de mekânını sınırlamış. Her an istediği her an kavuşabilir kılmış insanı o sırra ve huzura. Bunun için bir de iman denen cevheri nakşetmiş sadırlarımıza. Ya iman bizlere verilmiş olmasa, insan buna nasıl dayanabilir? Bir yok oluş sarsa her tarafını, belki de bu intihara sebeptir.

Rabbimize binlerce kez hamdolsun ki bırakmamış bizleri o yoklukta ve yeniden kavuşabilmeyi vadetmiş; bir süre sabretmek şartıyla. Neden güzel olmasın ki bu sabır. Hani şu sabr-ı cemil dediklerinden.  Hem niye güzel olmasın ki, o en güzel yerdeyken.

Said Nursi hazretlerinin söylediği gibi: “Sizlere müjde! Mevt(ölüm); idam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedi değil, âdem değil, tesadüf değil, failsiz bir in’idam değil. Belki bir fail-i Hâkim-i Rahim tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediyye tarafına, vatan-ı aslilerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmuu olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır…”

Visal kapısıdır yani vuslat diyarının ihbarıdır. Öyleyse ölüm en güzel kavuşmadır. Şu dünya ise bir handır ve her insanın bu handa bir hikâyesi vardır. Her ne kadar acısı dinmese de yaşamak zorundadır.

Ben bu derin düşünceler içinde akıp giderken zaman da akıyordu. Okulların açılma vakti yaklaşıyor ve okulumuzu tanımak için yapılan ziyaretler sıklaşıyordu. Yine ziyaret için bir veli gelmişti. Telaşı yüzünden okunuyordu. Biraz konuşup rahatlatmaya çalıştım. “-Mazur görün ilk defa okula vereceğim, insan nereye emanet ettiğinden emin olmak istiyor” dedi. Bir an şimşekler çaktı beynimde. İçimden keşke bizi bilseydiniz, tanısaydınız boşu boşuna telaş ettiğinizi anlardınız dedim. Dedim de kendime geldim. Peki ya dedem kime emanetti ve ben ne kadar tanıyordum emanet ettiğimi? İnsana şah damarından daha yakın olan Allah değil miydi? Bir huzur kapladı içimi. Ben dedemi En Güvenilir’e (Allah azze ve celle) emanet etmiştim. Artık ne kalbime ağır gelmeliydi bu ölüm ne de üzmeliydi beni. Allah, cisme bu ulvi teselliyi giydirdiği gibi, ruha da “rüya” denen nimeti vermişti. Ruhlar kavuşuncaya dek bir buluşma düzenlemişti.

Elbette acısını yaşar insan ama Allah “nisyan” denen ilacı da vermişti. Bir zaman, çok kısa bir zaman, ölümün ayırdığını zannettiğimiz o ilk an. İnsanın sabrını koruması gereken en mühim durak, teslimiyet denen durak.  Onu gösterebildinse binip üstüne acını aşarsın. Sonrasında yine onunla yaşarsın.

Akif İnan Ağabeyimiz ne de güzel söylemiş: “Kim demiş her şeyin bitişi ölüm, destanlar yazılır mezarımızdan…”

Elbette Allah’ın yazdığı destanları okumak için uyanık olmak gerek. İsyana düşmek uyutur insanı ve uyumamanın çaresi inanmaktır. İnandığına güvenir insan. Güvendiğine sığınır ve sığındığında bulur huzuru, Rabb’inde. Bizler de; bir ölüm geçince üzerimizden; Rabb’imizle inşırah bulalım, duamızla tebessüme duralım. Ebu Hureyre(radıyallahu anh) misali “Git, biz de geliyoruz.” diye sedalanalım. Kim ise Hakk’a uğurladığımız; onun için hep duada kalalım. Emanetimiz En Güzel’le (Allah azze ve celle) bizi beklerken, en çok biz sulayalım toprağını ve ruhunu, onun için en çok biz yaşayalım…

BİR ÖLÜM GEÇİNCE” için bir yorum

  • 27 Ağustos 2020 tarihinde, saat 01:14
    Permalink

    Bir ölüm geçti şimdi tüm benliğimden. Ölümü en güzel şekilde hatırlattınız ya Allah razı olsun inşaAllah sizlerden, yolunuzu açık etsin.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir