BİR YAŞAM SEVİNCİ GİZLİ HAYRET’TE, HAYRET

Çocukların en önemli becerilerinden biridir hayret edebilmek. Onların dünyayı yakından tanıyabilmelerinde, anlamlandırabilmelerinde ve sevebilmelerinde hayret edebilmeleri önemli bir rol oynar. Çocuk ve uçurtmanın bu kadar iç içe olabilmesini sağlayan da bir yerde bu hayret etme becerisidir örneğin. Çünkü çocuk hayret eder bir uçurtmanın göğe yükselişine, hafiften esen rüzgârın saçlarını okşamasına. Bir yaşam sevinci vardır, uçan uçurtmasından ve esen rüzgârdan avuçlarına dolan. Nitekim Üstat Necip Fazıl’da “Çocukta, uçurtmayla göğe çıkmaya gayret; Karıncaya göz atsa ‘niçin, nasıl? ‘ ve hayret…” demiştir. Pedagogların, çocukların kişisel gelişimleri için hayret edebilmelerinin çok önemli olduğunu söylediğini pek çoğumuz işitmiştir. Hayret etmeye ihtiyaç duyan yalnızca çocuklar mıdır peki? Hayret etme becerisinin yalnızca çocuklara has bir beceri olduğu ön kabulü; olgunluğa ulaşmış bir meyvenin zamanla çürümesi gibi belirli bir yetkinliğe ulaşmış bireylerin de hayatlarının sıradanlaşması, yaşam renklerinin zamanla solması anlamına gelebilir mi?

Şükrü Erbaş’ın “ah yetişkinliğin her şeyi küçümseyen bilgiçliği… Şaşırma yetisini yitirenin yaşama sevinci olur mu” şeklinde ifade ettiği durum yukarıda sorduğumuz sorunun cevabını kısmen veriyor. Yaşamı sevebilme, ona tutunabilme “hayret” ile mümkündür, hayatın güzellikler ile devam edebilmesi ise yaşama sevinci ile. Hayatlarımızın sıradanlaştığı ve “aynılaştığı”, mutluluğun plastik kutularda saklanan haplardan beklendiği, insanların “otistik” bir makinaya döndüğü günümüzde hayret duygusunda ışıldayan yaşam sevincine erişebilmek için hayret duygusuna en az çocuklar kadar yetişkinler de muhtaçtır.

Hayret duygusuna sahip olup onu diri tutabilmek ancak doğaya dönüş ve doğayla kurulacak sıkı bir rabıta ile mümkündür. Bu rabıtayı kurabilmek için önce doğaya bakmayı öğrenmek gerek şüphesiz. Nietzsche “Bakmayı öğrenmek demek, gözü sükûnete, sabra ve kendine gelmeye bırakmaya alıştırmak yani gözü derin ve yoğun bir dikkate, uzun ve aşamalı bir bakışa ehil kılmak demektir. Bu görmeyi öğrenmek maneviyata doğru giden okul öncesi eğitimdir.” der. Doğaya bakmayı öğrenebilmenin maneviyata giden bir köprü olduğu gerçeğinin en güzel örneklerinden birini bir Allah dostu sunmuştur bizlere. Gai Eaton’un Tanrı’yı Hatırlamak kitabında yer alan bir kıssada bir gün bir Allah dostu müritleriyle bir ders halkası kuracak, onlarla sohbet edecektir. Sohbete başlayacağı sırada gök gürler, öyle uzun gürler ki Allah dostu onu dinlemekten sohbetine bir türlü başlayamaz, mest olmuştur göğün inleyişlerinden. Derken göğün gürlemesi biter. Allah dostu sessizce bakar müritlerine ve der ki “Bugünlük bu kadar, başka söze gerek var mı?” Göğün gürlemesi içlerini hayret duygusuyla doldurmuştur, doğanın verdiği ders kalbin en derin noktalarına ulaşmıştır ve artık söz ile sohbet etmeye gerek kalmamıştır onlara göre.

Hayret duygusuyla bakılabildiğinde tabiat bir muallim olur, yaşam sevinci içinse bir kaynak. Cömertliği herhangi bir kitaptan herhangi bir “kavram” olarak okuyan biriyle; cömertliği çiçekleri en güzel yerinde dolaşıp elde ettiği özü dünyada eşi benzeri olmayan bir nimet olarak insana sunan arıdan öğrenen birisinin tabiatla kurduğu rabıta ile yaşamdan alabildiği lezzet farklı olacaktır. Suya, “Allah gökten su indirdi, ölümünden sonra yeri onunla diriltti; işitebilen bir topluluk için bunda gerçekten bir ayet vardır.” (Nahl,65) ayeti gereğince hikmet ve hayret nazarıyla bakan biri için su, maddi yaşam için olduğu kadar manevi yaşam için de bir hayat kaynağı olacak, yaşam sevinci pınarlarından çağlayacaktır.

Kemal Sayar hocamızın “mucize havada veya suda yürümekte değil yeryüzünde yürümekte, yeryüzünü ve gökyüzünü fark edebilecek bilinç ve kalp açıklığında” ifadeleriyle belirttiği her daim bilinçli-farkında olabilme ve hayret duygusunu diri tutabilme hali tasavvuftan Budizm öğretilerine oradan da modern psikolojik terapi yaklaşımlarında kendine büyük bir yer bulur. Nitekim Budizm’in bir kolu olan Zen pratiğinin merkezini oluşturan Zazen “iç ve dış uyarılara tümüyle açık olmak; sınırsız bir farkındalık, bilinçlilik hali ve uyanık olma durumudur”. Modern psikolojide son yıllarda çok fazla rağbet edilen “bilinçli farkındalık” temelli terapiler bu dini öğreti ve uygulamalardan etkilenmiştir. Ancak Mevlâna doğaya, yaratılmışa olan hayret duygusunu Budizm ve psikolojik terapi ekollerinin öğretilerinden alıp bir üst makama taşımıştır ve demiştir ki: “Renk renk olan camlar kalmayınca o zaman bir renk olan nur seni şaşırtır, hayran bırakır. Nuru camsız görmeye alış da cam kırılınca kör olmayasın. Yani şekle, surete dış güzelliğe kapılma güzelliği vereni düşün. Güzeller olmaksızın, o güzeller güzelini gönlünde bulmaya çalış.”

Doğada var olan güzelliklerin, yol üzerine öylece bırakılmış, üzerine basıla basıla tozlanmış, okunmaya tenezzül dahi edilmemiş bir mektup gibi zamanla yıprandığı çağımızda doğa ile ilişkilerimizi düzeltmek, yetişkinler olarak yaşam sevinci bulabilmek ve Mevlana’nın da dediği gibi güzelliği yüreğimizde görebilmek için Allah Resulü’nün “Ya Rab hayretimi arttır” duasını sık sık etmemiz gerektiğini düşünüyor ve ara sıra kendimi Fuzuli’ nin hayret makamında yazdığı şu dizeleri söylerken buluyorum: “öyle sermestem ki idrâk etmezem dünyâ nedür men kimem sâkî olan kimdür mey û sahbâ nedür”.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir