BİR YIRTIK ÇİZME

Ben Şerif Teksöz. Kırk altı yaşındayım. Şehrin en büyüğü, Bakobank’ın müdürüyüm. Aylık -resmî- kazancım onaltıbindörtyüzyetmişikiliraotuzdörtkuruş. Ha, pardon. Meslek alışkanlığı. Doğru yazımı şöyledir; on altı bin dört yüz yetmiş iki lira otuz dört kuruş. Şehrin en güzel muhitlerinden birinde, bin beş yüz doksan dekarlık arazi üzerine kurulu, üç yüz seksen metrekarelik tripleks bir villada oturuyorum. Geçen yıl, iki bin altı model füme renginde yarı otomatik Volvo XC doksan, İsveç tankımı yüz üç bin yedi yüz elli liraya sattım. Şimdiyse fıstık gibi bir Alman tankı ile yoluma devam ediyorum. Siyah, Mercedes-Benz C iki yüz BlueTec’imle yollardayım. Bu çıtır için üç yüz kırk yedi bin dokuz yüz elli lira para ödedim. Şimdilik bana müthiş hisler yaşatıyor.

İki oğlumla bir de kızım var. En büyükleri Enver, bu sene liseye geçti. Doruk Koleji’ne on dokuz bin beş yüz lira ödeyerek yazdırdım. İki numaradaki Ebrar ise aynı kolejin ilkokul bölümünde. Onun için de yıllık on altı bin sekiz yüz elli lira ödüyorum. En ufakları Emre ise henüz okula gitmiyor. Şimdilik tuvalet eğitimi için bakıcısına aylık iki bin üç yüz yirmi dört lira yetmiş kuruş ödüyorum. Bir de benim hanım var. Onun da kendi işlettiği bir restoranı var. Birbirimizin keselerini karıştırmamayı yirmi sene önce öğrendiğimiz için ne kadar kazanıyor bilmiyorum. Ama bildiğim, kazandıklarını kitaba ve bitkilere yatırdığı. Bahçemde çeşitli ülkelerden getirilmiş en az kırk çeşit endemik bitki bulunuyor. Hanım, sıklıkla burada toprakla oynaşır durur. Bazen balkonumda döviz kurlarını takip ederken durup onu seyrederim. Adını bilmediğim dev bitkilerin yeşil yapraklarını özenle siler, elindeki fıs fıs ile yapraklarına su serper, onlarla sohbet eder, hatta kimi zaman yaprakları öptüğünü görürüm. Onu böyle görünce içime bir huzur dolar. Bazen de o hareketsiz canlıları kıskanırım. Böyle olunca bir yolunu bulur hanımı yanıma çağırırım. İşte o anlarda çocuklaşıyorum sanırım. Bitkileri kıskanan ilgi manyağı bir çocuk. Kulağa hiç hoş gelmiyor değil mi?

Bugün de çoğu zaman olduğu gibi canım çok sıkkın. Tamı tamına altmış üç bin beş yüz on iki lira kaybettim bugün. Bazen böyle aksaklıklar yaşadığım oluyor işte. Canım sıkkınken hele çocukları hiç çekemiyorum. Çoğunlukla odama çıkıp yatıyor, hava güzelse bahçedeki havuza giriyorum. Ara sıra kendimi dağa taşa vurduğum olurdu eskiden. Şimdi hiç cazip gelmiyor bir yere kımıldamak. Odama çıkıyorum. Takvim on üç mayısı gösteriyor. Kafamı vurup yatıyorum. Hanım geliyor. Yatak odasının balkonundaki çiçeklerle eğleşiyor bir süre. Onlara su veriyor, yapraklarını okşuyor. Kıpırtılara uyanıyorum. Geçen doğum günümde karımın hediye ettiği Bvlgari Lvcea saatime bakıyorum. Yarım saat kadar kestirmişim. Bir süre karımı seyrediyorum. İkimiz de aynı yaştayız. Ama onun vücudu benimkinden çok daha genç ve duru. Yanına gidiyorum. Sarılıyorum arkadan. Nasıl olduğumu soruyor. Normalde pek söylemem ama bugün çok para kaybettiğimizi söylüyorum. Bana dönüyor yüzünü. Öpüyor beni. Teselli etmeye çalışmıyor, tek kelime bile söylemiyor.

Sonra neden, hadi benimle bahçeye gel diyor. Kabul ediyorum. Sanırım yaşlanıyorum. Düşünerek hareket etmektense birilerinin buyruklarına uymak daha cazip geliyor bana. Birlikte bodruma iniyoruz. Hanım, üzerine bir tulum geçiriyor. Oradan bulduğu bir tulumu bana uzatıyor. Biraz etrafı karıştırıp bana uygun olacağını düşündüğü bir çizme bulup bana uzatıyor. Ne ara aldın bunları diye soruyorum. Gülüyor. Yıllar yıllar önce bana aşkla bakan gözlerle bakıyor. Sinemada onu ilk öptüğümde bana gülümsediği gibi bükülüyor dudakları. Hangi filmdi o? Hatırlamaya çalışıyorum ama zihnimde o kadar çok rakam var ki harflere ve görüntülere yaşama hakkı tanımamışlar bile. Sadece biletler için dört yüz biner lira ödediğim geliyor aklıma. Dönüp soruyorum.

“Hangi filmdi o?”

“Ne filmi?”

“Hani. Şey. Seni ilk öptüğüm film?” Gülümsüyor. Yüz hatlarından hoş bir anıyı hatırladığı belli oluyor.

“O gün dersi ekip gitmiştik değil mi?”

“Bilmem, ben de sana onu soruyorum ya işte.”

“Sen ciddisin yani?”

“Evet, cidden hatırlayamıyorum.” Biraz düşündükten sonra yanıtlıyor beni.

“Türkiye’de vizyona yeni girmiş, herkesin, hatta dünyanın konuştuğu bir filme gitmiştik. Hatırladın mı?”

“Hayır, hatırlayamıyorum. Sanki zihnimde her şey silinmiş gibi.”

“Hani şu, Leonardo DiCaprio’nun oynadığı üç buçuk saatlik film yahu!”

“O da kim? Gerçekten hiç canlanmıyor kafamda.”

“Batan gemi, hani dünyanın en büyüğü imiş inşa edildiği vakitler?”

“Sanki biraz anımsadım ama yine de oyundan anlayacağım bir vakit değil aşkım, söyler misin artık şunu?”

Biraz bozuluyor sanki bana. Hazırlığı bitmiş, merdivene yöneliyor. Sırtı bana dönük “Titanik!” diye bağırıyor. Evet, şimdi oldu. Ama filmi hâlâ hatırlamış değilim. Neden acaba diyorum. Hafızamı geçmişi hatırlamak için zorluyor, zorluyorum. Tulumun fermuarını çekip yeniden oturuyorum tozlu sandalyeye. Kenara indirdiğim çizmelerden, önce sağ tekini alıyorum elime. Neden bilmiyorum inceliyorum onu. Uzun zamandır çizme görmemişim sanırım. Ayakucuna doğru bir yırtık gözüme çarpıyor. Elimi uzatıyorum yırtığa doğru. Dokunuyorum çizmeye. Evet, sahiden de yırtılmış. Elimi geri çekiyorum. Nedir bu? Ellerim kapkara oluyor birden. Ellerimi kokluyorum. Kömür kokuyor. Çiğ kömür. Annem bağırıyor uzaktan:

“Şerif!”

Kalkıyorum oturduğum yerden. Etrafta küflü çiviler, çamura bulanmış ayakkabılar, yerde toz toprak, duvarda yamalı bir kocadon asılı. Yine duvarda çeşitli alet edevatlar, küflenmiş bir testere, ağzı yarım bağlanmış bir torba…

Bu tozlu, izbe yerden çıkıyorum. Dışarıda birkaç oyuncak var. Tahtadan yapılmış bir traktör. Yanında yine tahtadan yapılmış bir çift öküzün çektiği araba. Tahta kaşıklar, küçük kedi yalağı. Annem yine bağırıyor:

“Şerif dedim!”

Sesin geldiği yöne doğru gidiyorum. Ayağımın ucundan sapsarı bir kedi geçiyor. Evet, seni hatırlıyorum kedicik. Seninle avladığımız kuşları hatırlıyorum.

Tahta kapıya gelince demir kapı kolunu ittiriyorum fakat kapı açılmıyor. Etrafa bakınıyorum. Taştan örülmüş evin çatısına bakıyorum. Bir kırlangıç gelip konuyor yuvaya. Yavruları heyecanla, çığlıklar atarak kafalarını uzatıyorlar yuvadan dışarı. İçlerinden en çevik olanı kapıyor annelerinin getirdiği yiyeceği. Diğerleri aç bir şekilde geri dönüyorlar. Annem bir kere daha sesleniyor. Onun buyruğu üzerine kenarda duran çomağı elime alıyorum. Kafamı yukarı kaldırıyorum. Tam kapının üzerinde ufak bir delik var. Kapının tokmağı burada olmalı diyorum. Elimdeki çomağı buradan içeri sokuyorum. Gözüme toz kaçıyor. Öfkeyle gözümü ovuşturuyorum. Ama kapıyı açmakta muvaffak oluyorum. Kapıyı tutan filgi şıkırdayarak onu serbest bırakıyor. Kapı gıcırdayarak açılıp, gürültüyle duvara çarpıyor. Tozlar uçuşuyor. Gözlerim sulanıyor. Önümü tam göremiyorum. Gözlerimi tekrar ve sertçe ovalıyorum. Etraf kararıyor. Bir süre rastgele adımlar atıyorum. Annemi görüyorum. Pencereden sızan ışık yüzüne vuruyor. Işığa doğru bakınca havada uçuşan tozlar iyice belirginleşiyor. Annem, elleri hamurun içerisinde bana bakıyor. Kollarını dirseklerine kadar sıvamış. Ellerini hamurun içerisinden çekiyor. Sonra yumruk yaptığı ellerini hamurun başka bir bölümünden hızla bastırıyor. Ekmek teknesinden tok diye bir ses geliyor. Annem, daldırdığı yerden büyükçe bir hamur kütlesini kucaklayarak çıkarıyor ellerini. Kucağındaki hamuru taşıyamıyor elbette, hemen yan tarafına bırakıyor. Bir süre annemi izlemeye devam ediyorum. Birbirini takip eden hareketlerle hamur yoğurmaya devam ediyor. Bana birkaç iş buyuruyor. Denileni yapıyorum her seferinde. Bir çocuk ağlaması işitiyorum içeriden. Yanına koşuyorum hemen. Kardeşim bu. Kardeşim, Yakup. Minik ellerini bana doğru uzatıyor. Kucağıma alıyorum. Onu sallayarak annemin yanına çıkıyorum. Tahtadan yapılmış, üzerinde içi saman ve yünle doldurulmuş çiltelerin olduğu divana oturuyorum. Kardeşimi yana bırakıyorum. Durmuyor, ağlıyor. Yeniden alıyorum kucağıma. Annem şimdi elindeki ısran ile hamuru alıyor, yanındaki minnatın gözlerine birer birer yerleştiriyor. Bir taraftan da bir şeyler anlatıyor bana. Onu pek duymuyorum. Yırtık bir çizme takılıp kalmış zihnime. Kimin ki onlar?

Dışarıda feryat figan. Uzandığım divandan hızla kalkıyorum. Dışarı çıkıyorum. Annem yerlere yatmış. Çırpınıyor. Boğazı yırtılırcasına bağırıyor. Dilinden sadece babamın adı dökülüyor.

“Sadettin!”

Yerde, üzeri ince bir kumaşla örtülmüş cesedin yanına gidiyorum. Cesedin başındaki adamlar sanki beni görmüyor gibiler. Donuk ve kömür tozlu suratlarında insani bir belirti yok. Gözleri yere sabitlenmiş. Tozdan simsiyah olmuş gözlerini bile kırpmadan duruyorlar. Annem dövünmeye devam ediyor. Bezi kaldırıyorum. Ayaktaki adamlar gibi babamın yüzünde de hayat yok. Üzerindeki yamalı gömlekte yer yer yanıklar var. Bezin örtmediği ayaklarında o yırtık çizme. Çıkarıyorum ayaklarından. Sarılıyorum onlara. Üzerim kömür tozuna bulanıyor.

Sarılıyorum o çizmelere ve düşünüyorum.

Ne zaman bu kadar hırslı bir adam hâline geldim ben?

Paraymış, arabaymış, evmiş… Bunları satsam bir yırtık çizmenin değerini karşılar mı?

(Çivril. Mayıs 2020)

BİR YIRTIK ÇİZME” için 6 yorum

  • 13 Mayıs 2020 tarihinde, saat 22:13
    Permalink

    Harika bir yazı olmuş 👏 Beni bağlayan sayılı öykülerden… Gönülden tebrik ediyorum, kaleminize sağlık.

    Yanıtla
    • 17 Mayıs 2020 tarihinde, saat 18:53
      Permalink

      Efe Berke Bey, yorumunuz beni çok mutlu etti 😌 Ne mutlu bana, yazdıklarımın boşa gitmediğini görebilmek…
      Güzel dilekleriniz için teşekkür ederim, bilmukabele 🙂

      Yanıtla
  • 24 Mayıs 2020 tarihinde, saat 00:53
    Permalink

    Tebrik ederim, başka bir Mustafa Kutlu geliyor dedirten bir öykü. Kaleminize sağlık ✍🏻

    Yanıtla
    • 24 Mayıs 2020 tarihinde, saat 19:32
      Permalink

      Emine Hanım çok teşekkür ederim 😌
      Öncelikle estağfurullah; Mustafa Kutlu üstadımızdır. Elbette ona benzetilmek de çok onur verici 🙂

      Yanıtla
    • 25 Mayıs 2020 tarihinde, saat 18:41
      Permalink

      Çok teşekkür ederim 🙂

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir