BİRAZ TARİH: FAKAT BUNLAR GERÇEK

Yer, Erzurum’un bir köyü.

Tarih, 1916-1918 yılları arasında bir gün.

Bir kadın bir derenin içinde bebeğinin ikinci kez suyun yüzeyine çıktıktan sonra batmasını izliyor. Kendi elleriyle bıraktı yavrusunu suya. Delirdiği için mi? Yoksa zalim mi bu kadın? Biraz yaşadıklarına bakalım, sonrasında değerlendirin.

Sütü kesileli kim bilir kaç gün oluyor. Günlerdir bebeğinin karnına bir şey girmedi, yavrucağız ağlayıp duruyor. Kendisi ve kız kardeşi de günlerdir bir şey yemediler, arpa hariç. Geçen günlerde işgalci Rus askerleri ve Ermeni çetelerinden saklanırken hayvan pisliklerine denk geldiler. Bunların içinde sindirilmemiş arpa taneleri buldular, bu taneleri ayıklayıp yediler, ölmemek için. Kocası öldü, anne babası, konu komşu herkes. Bir bebeği bir de kız kardeşi kaldı, saklanıyorlar, bebeğinin karnı çok aç.

Göreceğini gördü, düşman geride kimseyi bırakmamaya kararlı. Köyü işgal altında, şehir yanıyor. Koca Erzurum en perişan günlerini yaşıyor. Kadınların ırzlarına geçiyorlar, sonra ölüm. Can almak yok, tecavüz edilecek, sonra ölüm. Bebekler süngüleniyor, geride kimse kalmayacak. Fakat bebeğe dahi kısa ölüm yok, canı aniden alırsan öyle eğlenceli olur mu? Karnı deşiliyor, bağırsakları çıkarılıyor, bırakılıyor. Kimi bebeği de duvarlarda asılı bırakıyorlar, bağırsaklar dışarıda. Annelerin hâlini kelime ile aktaracak hâlim yok.

Hepsi öldü, tanıdığı kim varsa. Kalanlar samanların içinde süngülendiler,  hemen yanı başında. Kız kardeşi ile saklanırken balyaların arasından düşmanın ayaklarını kolaçan ediyorlar, ayakkabılar yaklaştı mı elleriyle ağızlarını burunlarını kapatıp nefes seslerini bastırıyorlar. Sevdiklerinin birer birer, eziyet edile edile öldürülmesine tanık oluşlarda kalbin atış hızını nasıl yazayım?

Bu anlattıklarım arama zamanlarından sonra:

“Halka yönelik genel bir arama faaliyeti başlatan Rus askeri birlikleri, şehirdeki hemen tüm evleri dolaşarak arama yaptıkları evlerde bulunan silah, cephane, kama ve benzeri ne kadar malzeme varsa hepsini toplamışlardır. Rus askerleri bu aramalarını yaparken sokağa çıkma yasağı uygulamışlar ve onlara kılavuzluk görevini ise şehirde yaşayan Ermeniler yapmışlardır.”

Kimseleri kalmadı, hepsi gitti.

“Bu aramalar sırasında Erzurum halkından hemen bütün erkekleri toplayarak merkezi camilere dolduran Rus askerleri, topladıkları erkeklerden eli silah tutabilenleri ve fiziki açıdan iş yapabilecekleri esir etmişlerdir. Onların bu uygulamasına karşı çıkan kişilere ve halka gözdağı vermek amacıyla yedi kişiyi de kale içerisinde idam etmişlerdir.”

Kaçtılar, kurtulacak gibiler. Belki yiyecek de bulurlar, en iyisi sazlıklara saklanmak. Tam derenin kenarına, suyun içine, başlarını da sazlıklar örter. Belki de buraya gelmeyecekler.

Geliyorlar, onun da yavrusunu almaya. Bebeğinin süngülenmesini izleyecek sonra tecavüz sonra ölüm. Kalanını Firdevs Hanım’ın anlattıklarından yazıyorum. Firdevs Hanım, kız kardeş.

Firdevs Hanım

Köyün dışındalar, düşman geliyor, burayı da saracak. Kız kardeşi bebeği bunlara bırakmayacak, öyle ölecekler. Vedalaşıyorlar, yavru ağlıyor. Suya değdi. Su götürüyor, izliyorlar. Hızla uzaklaşıyor, bir kez battı, tekrar yüzeye çıktı. İzliyorlar. Bir kez daha battı, tekrar yüzeye çıktı. Uzaklaşıyor. Bir kez daha battı, çıkmadı.

Düşman geldi.

Bebeğin anasının akıbeti belirsiz. Firdevs sazlığın bir yerinde. Kaç zaman geçti. Bilinmiyor. Biri var. Bir atlı. Erzurum’a varmış süvarilerden biri. Kazım Karabekir şehre girmiş. Süvari, Firdevs Hanım’ı buluyor, Firdevs yaşıyor, atın sırtına konuldu.

Allah’ın rahmet ve bereketleri; Mustafa Kemal Atatürk, fikir ve silah arkadaşları ile batıdan doğuya tüm cephelerde kan dökmüş tüm vatan evlatlarının üzerine olsun.

Bakın burada, Firdevs Hanım’ın köyü ve nicesi.

“Cemiyet-i Hayriye liderliğinde Erzurum’a yapılan maddi yardımlar genellikle Türkistan bölgesinden elde edilmekteydi. Erzurum Cephesi’nin batıya çevrildiği dönemde, Müslüman Türklerin mağduriyetinin artması ile Türkistan gazeteleri günlük başyazılarında cephe gerisinde kalan kimsesiz kız, kadın ve çocukların açlıktan öldüklerini bildirmekteydi.”

Tarih, yaşanan olaylara denir. Değil mi?

Erzurum perişan hâldeyken yetişen nice kardeşlerimiz; Azerbaycan Türkleri, Türkistan Türkleri, Hindistan Müslümanları, selâm üzerinize olsun.

“Rus işgali sırasında özellikle Rus Ordusu’nda bulunan Ermeni askerler girdikleri köy ve kasabalarda Müslümanları katletmiş, evleri yakmış, eşyalarını ve yiyeceklerini ellerinden almış olduklarından Müslüman halkın elinde hiç yiyecek kalmamış ve bu anlamda büyük bir ihtiyaç doğmuştu. Bunun üzerine Cemiyet-i Hayriye ilk etapta Kars ve Bakü’den Hınıs ve Tortum gibi bölgelere un getirmeye başladı. Ayrıca cemiyet bu bölgeye bir hastane ve Müslüman sahipsiz çocuklar için gerekli sayıda yetimhane kurmuştur.”

İşte burada da, Firdevs Hanım’a nasip olamayan un çuvallarını okuyoruz, o at terslerinden arpa tanesi toplayıp yedi, hep hatırladı, o kendi kanını suya bıraktı, hep hatırladı, tüm ailesini aldılar, hep hatırladı. Anlattı. O atın sırtında Anadolu’ya geldikten sonra, kendisini kurtaran Türk süvarisiyle evlenen Firdevs Hanım, Türkçe öğrendikten sonra anlattı yaşadıklarını. Oğlu, Kürdün lakaplı İsmail, süvari babasını küçükken kaybetti. Yetim büyüdü, uzun yaşadı, beş çocuğu oldu. Bu çocuklarından biri Firdevs Hanım’a benzer, açık tenli, yeşil gözlü. Bu kızı, Kayserili bir genç adamla evlendi. Kürdün İsmail’in bu kızından olan torunu da benim, Aysu Arslantürk.

Nerelisin, derler.

Kayseriliyim.

Ama gözlerin, derler.

Büyük ninemden, o Kürtmüş.

Dün, 24 Nisan 2021’di. Bu olaylar bin yıllar önce yaşanmadı. Büyüklerimiz, söyleyip de öldüler. Dinlemezsek, yanılırız.

“Daha sonra Erzurum halkının büyük gruplar halinde göç etmeye başlaması üzerine Hükümet, Erzurum’dan batıya doğru ilerlemekte olan felaketzedeleri Sivas, Tokat, Çorum gibi şehirlere yerleştirme kararı almıştır. Fakat göç edenlerin sayısının kısa zamanda yüz binleri bulması sonucunda bu şehirlere Kayseri, Konya, Diyarbakır, Urfa, Adana, Maraş, Antep, Samsun, Yozgat, Kırşehir ve Niğde gibi şehirler de eklenmiştir.”

Böleceğiz diyorlar.

Diyorum bölemezsiniz.

Alıntılar:

Yüksel, Mevlüt. “I. Dünya Savaşı’nda Erzurum’un İlk İşgal Günleri” A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi/ Sayı 37 (2008): 259-287.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir