BİRİ VAKTİ ZAMANINDA DENİZ DEMİŞTİ

*Telmihi kutlu olana

Biri vakti zamanında deniz demişti sahi. Söyleyeni kim belliydi, peki ya vakti? Köprünün altından çok sular geçti. İnsan bu ya, iddiasından vururlar ya, “Ben ne yazacağımı biliyorum, benimki hazır bile.” demiştim. Zaman su misali geçmiş ve o söz ayaklar altında çiğnenmişti. Şimdi o sözü telmihi kutlu olan dostum yüzümüze vurmuş. İyi de yapmış. Hani denize bir anda çakılırsın ve tokat yemiş gibi olursun ya, öyle oldum. Bu yazı bir bakıma ‘denizin özrü’dür. Zararın neresinden dönsen kârdır ve ben kârımı telmihi kutlu olana adadım.

… oradaydı o gün. O, sahilden seyrediyor denizini. Arada sırada birkaç taş sektiriyor. Dakikalarca denizi seyretme dersleri düzenlediğine eminim. Medcezirlerin ritmini, yakamozun çizdiği resimleri, sahille deniz arasındaki değişken sınırı düşünmeye dair dersler bunlar. Müfredatı nerede okuduğumu anımsamıyorum. Ufka bakarak temize çeker notlarını. Ufuk, denize dair düşüncelerini sınadığı yerdir. Çizgisine dair belirsizlik söylentilerine inandığını sanmıyorum. Gözü kapalı çizer ufuk çizgisini, afakın toplamı onunki. Belki de.” demiş bizden için. Dersler elimizde kaldı, müfredat ise kutlu bir yazının hatırında saklıymış meğer bizi anlatmış yeknesak, sağ olsun.

Bir de Yağmur’un hatırası var üzerimizde. Acısıyla tatlısıyla güzel bir hatıra. Bu hatıra bana her zaman Sıhhıye-Opera-Ulus-Dışkapı-Keçiören hattını çağrıştırır. İçinde deniz veya yağmur geçmeyen bir cümle oldu. O günün mevsim soğukluğu da hiç unutamadıklarımdan. Ve pek tabii yağmur… Şimdi oldu.

Yazıya burada hafif bir kavis kazandırmak isterim. Yazmak iddiasında bulunup da yazmadığım deniz temalı yazıya bir özür:

29 Eylül 2018

… Girne’ye giderken ağaçlı yollardan, yüksek patikalardan geçtik. Bir elin parmaklarına tıpatıp benzeyen Beşparmak Dağları’nı geride bıraktık. Şimdi karşımızda uçsuz bucaksız Akdeniz bekliyordu bizi. Ardından tüm beyazlığı ile Girne şehri. Lefkoşa tüm sarılığı ile geride kalırken Girne ise mütemadiyen beyazlığı ile önümüzde dikilmişti.

Girne’nin sokakları imbat kokularıyla dolu bir hâlde bekliyordu bizi. Bu güzel kokuya, sokaklardaki içki kokusu gölge düşürüyordu. Yolculuğumuzun son durağına gelmiştik. Girne Kalesi’nin burçları üstümüzde, mavi deniz çarşaf gibi başucumuzda bizi bekliyordu.”

22 Temmuz 2019

İkindiye doğru, denizin enginliği ve güneşin sıcaklığı.

Dikili’nin Salihleraltı beldesinde denizin ruhuyla merhabalaştık. Önce soğuk karşıladı bizi. Anlaşamadık ilk elden. Sonrasında kendisine öyle bir çekti ki haddinden fazla gösterilen bu sevgi özellikle ellerimi buruşturdu. Denizden kaçıp sahile çıktım. Tam o an güneş hapsetti bedenimi. Hâkim olmak için elinden geleni ardına koymadı güneş. Toprak, yani kum ise hep basılan taraf oldu, yaksa da ayak tabanlarımı ezdim onu iyice. Hep ezildi toprak. Güneş ile iş birliği edince yakıyor, suyla ittifakında ise serinletiyordu. Toprağa güvenilmez dedim kendi kendime. Peki ya güneşe ve denize? Onlara da güvenilmez. İnsan da hiçbir şeyden memnun olmuyor değil mi? O zaman insana da mı güvenilmez? Yine her ne kadar toprak, güneş ve deniz ile bu kadar çok içli dışlı olsa da kopamıyorduk hiçbirinden. Amma velakin toprak hepsinden daha bir farklıydı. Onun hikmeti Âşık Veysel’in şu mısrasında saklıydı:

‘Benim sadık yârim kara topraktır.’

Toprak ile olan bağımı daha bir başka anladım o günden sonra.

Denize dair olan özrüm gönlüme bir nebze de olsa su serpti diyebilirim. Telmihi kutlu olanın o güzel kaleminden çıkan ‘Suların Toplamı’na da yürekten selamlarımızı iletiyoruz. Su kenarında taş sektirmeye, ufuk çizgisiyle haşir neşir olmaya devam…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir