BİZİM EVİMİZ DENİZE BAKAR

“Ev ilanlarında çok sık rastlarız, bazen o söyleme ithafen espriler çeviririz kendi çapımızda. Bir özellik, harika bir özelliktir; deniz manzaralı ev, deniz gören ev, denize bakan ev…

İnsanlar bu ilanlara rağbet gösterir, o evlerin fiyatları artar. Bu gösterir ki denize bakan bir eviniz varsa siz köşeyi dönmüşşünüzdür.

Şükür. Ben o konuda şanslı doğdum. Bizim evimiz denize bakardı, ama yeşil deniz. Yeşilin maviye varana dek uzayıp gittiğini görürdük…”

Aslına bakarsanız böyle sıkıcı bir yazıyla gelecektim sizlere. Aman ne garip değil mi? Pek dikkat çekici! Yukarıda gördüğünüz başlığı tam beş ay evvel attım. Ardı sıra, az evvel okuduğunuz satırları yazdım. Yazdım, beğenmedim; sildim. Yeniden yazdım, tıkandım, devamını getiremedim, sildim. Yazdım yazdım sildim. Sonra işi tembelliğe vurdum. İyi ki vurmuşum diyorum şu an. Tam beş ay sonra, bu gece Yirmiyedi Ağustos’u Özetleme Zahmeti  adlı bir hatıra veyahut günce mi yazsam diyorum ama sonra Burak’ın benden kopya çekebileceği fikri geliyor, vazgeçiyorum (gülücük, gülücük, gülücük).

Neyse, çok da konuyu dağıtmadan, niye buradayız sadede gelelim istiyorum. Konuyu dağıtmayı sevmediğimden değil elbette direk konuya girmem, okurun iyiliği için. Bana kalırsa dağıtırım.

Beş ay evvel başladığım yazıyı Ağustos’ta tamamlama zahmeti. -Ee, zahmet olmasaydı beyim, biz yapar idik(!)

Uzunca bir aradan sonra yolum Ankara’ya düştü. Önce Kızılay sahiline uğradım, Fatih Abi’nin Ekmek Teknesi’nde şöyle bir soluklandım. Sonra bizim dergi ailesiyle Hacı Bayram’da toplandık.  Dergi üzerine uzun uzun sohbet ettik. Muhammed Ağabey’in sohbetinden de nasibimizi aldığımızda çoktan akşam olmuştu. Dağılma vakti…

İşi olan gitti, keyfi ve vakti uyan kaldı. Önce, benim marifetim; kaleye doğru çıkarttım bizimkileri. Yakuphan Abi ve Burak, bir de ben. -Gecenin bir vakti, kalede ne işin var be kardeşim? Alacağın olsun Müco! İkinci kezdir kapalıyken geliyorum yanına…

Neyse. Arada sitemimi de bildirmedim demem.  Müco’yu yerinde bulamasak da, Yakuphan Abi ve Burak ile unutamayacağımız birkaç anı parçası biriktirdik. İkisi de var olsun.

Ankara’ya ilk gelişimi hatırlıyorum. “Ben bu şehirde nasıl yaşarım?” dedim. -Deniz olmadığı için dedin değil mi? Hayır ya! Sen de bir sus, ortalığı karıştırma şimdi! Kalabalık, soğuk bir şehir. Her yerde farklı bir gürültü. Allah var, Beytepe’deydim de şehrin karmaşasından biraz da olsa uzak kalıyordum. Bu şehirde yaşanmaz deme sebebim deniz olmadığı için değil, karmaşasından ötürüydü. Dört yıl geçip de, yaşamam dediğim şehirden ayrılma vakti gelince, bu şehri terk etmek bana o kadar koymuştu ki! Çünkü bir sürü dost edinmiştim burada. Bir kere, kendimi bulmuştum. Kendim olmuştum burada. Denizi görmesek de, sahil kenarında turluyormuşçasına iyi hissettiren ortamlarda bulundum. O ortamlara hırçın dalgalar rastlamıyordu belki ama gönülden dökülen samimi sohbetlerle yıkanıyorduk.

Hasılıkelam, böyle işte. Şimdi, bana birisi “Ankara’ya gideceğiz!” dediği vakit denizin kokusunu alamasam da, o denizde yol alan kağıt geminin yolcularına ait olduğunu bildiğim bir hoş koku siniyor içime.

İsminizi tek tek sayayım mı? Siz zaten kendinizi biliyorsunuz. Var olasınız dostlar, Deruhte de var olsun! Deruhte de!

*

“Müco kimdir?” diye soran olursa; – aşırı reklam içerikli dipnot- kaleden sahile doğru (!) sallanınca, sol tarafta Tanpınar’ın pek sevdiği Arslanhane Camii’nin hemen altında şirin mi şirin bir mekânın sahibi olur kendisi. -Kendi deyimiyle- Anadolu’nun kayıp kahveleriyle kafayı bozmuş bu arkadaşımın elinden içtiğim tahmis kahvesinin tadı hâlâ damağımdadır. Yolunuz düşerse diye söylüyorum. Kahveci Müco’nun deniz manzarası da var hem (!)…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir