BUGÜN AZ DAHA BİR BALIĞI YAKALAMIŞTIM

Güne başlamama vesile olan ne güneşti ne de horozun o çatlak sesi. Gözlerimi zor bir güne açmıyor oluşumun rahatlığıydı. Doğrulup oturur hale geldim. Yanı başımda halen uyumakta olan kadına baktım. Otuz yılı aşkındır evliymişiz, bana dün söyledi. Sanırım otuz üçüncü yıldı bu. Eh, öyle bir şeydi işte.

Hafifçe dürttüm. Kımıldadı. Bu nedense bana çok komik geldi. Balık gibiydi, vücudu hâlâ parıl parıldı ve balığın pullarını anımsatmıştı işte, sonra kendi kendine çırpınıyor oluşu ile de bir balığa benzetivermiştim.

Emekli olduğum günü anımsadım. Bu evi almamıştık daha. Çok sıkılıyordum ve bizim hanım bana bir hayat gailesi bulmamı tavsiye etti. O çok güzel şeyler tavsiye eder bazen. O zamanlar bilmiyorduk ki, açılmak için bir limana sahip olmamız gerektiğini.

Neyse, evi almamız yaklaşık iki yılımızı aldı. Bizim hanım çok seçicidir. Sürekli gezdi. Ben ise evde internette köpek videoları izlemeye devam ettim. Evi hanım aldı denilebilir yani. Sonuç olarak evi beğenmiştim ve ev alınmıştı, önemli olan da bu değil miydi?

Tamam, evi beğenmeme ihtimalim pek yoktu. Bunu herkes bilirdi. Bizim Hasan abi bana “Pek sakinsin, sesin hiç çıkmaz öldürülsen bile” der. Öyle mi? Aslında çok konuşkan olduğumu düşündüğüm anlar olur.

Hatta geçen bayram torun eve geldiğinde ona Muhammet Bey’in torununun ne kadar asi olduğunu, iyi ki kendisinin öyle olmadığını söyledim. Bir iki hayat tavsiyesi de verdim hani. Kerata, bir şeyler biliyor gibi bakıyor hep. Çok zeki olduğunu düşünüyorlar. Pek anlamam ben, bence canlı bir balık gibi bakıyor. Ölü gibi bakmıyor olması iyi bir şey.

Kalktım. Basit bir şeyler atıştırmak mükemmel olacak gibiydi. Dün saat beşten beri bir şey yememiştim. Aslında o zaman biraz patates yemiştim, beni tutması gerekirdi ama bu gereksiz bir ayrıntı gibi geldi bana.

Mutfağa giderken özellikle sessiz olmaya gayret etmedim, malum bana Hayalet Mustafa derler. Ha, bunu söylememiştim henüz. Değil mi?

Alet edevatımın durduğu dolaba baktım geçerken. Bir süredir onları kenara bırakmıştım. Güzel şeylerdi gerçi, dönmek iyi mi olurdu diye düşündüm o an. İçleri elektronik doluydu.

Huzurlu hayatıma elektrik… Belki fazla gelirdi voltajı. Bu düşünceme güldüm. Başımı yönüne çevirip yoluma devam ettim. Mutfak çok yakındı zaten. İçeri girdiğimde kapıyı kapatıp sesi minimuma indirdim. Hayatımın voltajı gibi. Yine gülecek gibi oldum.

Bizim Mualla gibi kıkırdadım sanırım. O, benim torunlardan büyük olanı. Şimdi lise ikiye gidiyor. Sanırım pek çalışmama nedeni ergenlik denilen o evre.

Ben pek afili kelimeler bilirim. Mesela kanka. Mualla bir gün bize geldiğinde bana böyle seslenmişti. Havalı demek sanırım. Dede olarak gurur duydum. Mualla beni çok sever. Sanırım yani.

En çok kendimle konuşurum. Hiçbir şeyden emin olmayışım beni sessiz ve tekrarcı biri yapıyor. Sanırım. Ah! Sanırım en sevdiğim kelimedir. Öyle serpiştiririm, aynı zamanda en nefret ettiğim, çünkü emin olmak istiyorum. Bir şeyden bari emin olayım.

Kendimi sorgulama anım karnımın guruldaması ile geçince dolabı açtım. Kendime bir tabak indirdim. Sonra bizim hanım geldi aklıma, tabağı iki yaptım. Çekmeceyi açıp iki kaşık çıkardım sonra.

Buzdolabına yöneldiğimde yolda gevreği çıkarmıştım. Tabağıma sütle gevreği boşalttım. O her sabah yaptığım şeyi yaptım yine. Bir kaşık süt, bir kaşık sütü alınmış gevrek yiyip ağzımda buluşturdum.

İlginç zevklerim vardır benim. Aslında bunu tek seferde yapabilmek varken zorlamayı seviyorum mesela. Bana balığın denizden alınması gibi geliyor. Yakalamak lazım azsa. Yok bayağı çok balık olsaydı ağa zaten düşerdi, değil mi?

Karnımın açlığı bir an arttı gibi geldi ama bunun geçeceğini biliyordum. Yerimden kalkıp tabağımı suyun altına koymaya, lavaboya gittim. Tabağı su ile hafifçe dolandırdım. Ben bizim hanıma yardım etmeyi severim.

Aklıma gelmişken, süpürgeyi ben tutarım mesela. Yerlere bakma gereği duydum. En çok mutfak batardı, en erken de o. Yerde bir iki gevrek gördüm. Gözlerimi kısıp başka neler dökülmüş baktım. Yok yok, iyi daha.

Neyse, kaldığım yerden işime devam ettim. Tabağımı makineye yerleştirip mutfaktan çıktım. Aklımda Mualla vardı şimdi de. Onu düşünürken adımlarımın sesini düşünmedim, zaten ben hayalet Mustafa.

Tekrardan alet edevatımın olduğu yere geldiğimde içeriye göz atmak yerine girmeye karar verdim. Böylece çoktandır selamlaşmadığım derilerim ve dikiş setimle de görüşebilirdim.

Kitap ciltlemeyi ve hanıma cüzdan ile çanta dikmeyi çok severim. Kanka mıyım neyim?

Parmaklarımı ciltlenmiş ama bir o kadar da tozlanmış fantastik kurguların üzerinde gezdirirken düşünmeyi sevdiğimi söyleyen hanımımın uyanıp uyanmadığını aklımdan geçirmeden edemedim.

O bazen pek geç uyanır.

Benimse beklemek gibi huylarım vardır.

Uyandıramam, pul pul tenine vuran güneşe rağmen uyuyorsa uyumayı hak ediyor olmalı diye düşünürüm genelde.

Parmaklarımı kitabın tekinden çektim ve hafif saygılı bir selam verdim. Kitaplar kutsaldır gözümde, balıklar kadar canlı ve hayat doludurlar, her ne kadar bir süredir elime almamış olsam da.

Odadan çıktığımda etrafa bakındım, hayır hayır tozları almak için de hâlâ vaktim var. Yatak odasına, uykuda olan hanıma bakmak için yürüdüm, vedasız çıkmam.

Bizim hanım uyurken tekrar odayı terk ettim ve yüzümdeki gülümsemeyi hanım görse ne derdi merak ederken depoya girdim. Yavaşça olta takımımı indirdim. Hayatta hiçbir şey aceleye gelmez.

Oltalara takılacak yemleri hazırlamam bir miktar süremi aldı, ağır ağır yaptım hazırlıkları. Bilirsiniz belki, hayatta acele işe gerek duyanlar sadece iş adamlarıdır.

Ağır şeyler taşımak genelde belime ince bir sızı indirir, ama ben yine de tekneme kadar dinlenmeden yürüdüm. Koşmaya ya da dinlenmeye ne hacet. Aynı yol nasıl olsa.

Sağ adımımı balıklarını uyutmaya çalışan bir annenin beşiğini salladığı gibi tekneyi sallayan dalgaların nen nenlediği tahta yuvama attım. İnanın ki az kalsın suyu boyluyordum. Çocukların, bu kadar hızlı sallarsan ninni ne kadar tatlı olursa olsun, uyumaz deniz ana.

Kendi düşünceme güldüm. Bizim Mehmet bazen çok sıkılıyor yanımda ama bazen de çok gülüyor. Tarzımın farklı olduğunu söylüyor, herhalde çok kanka bir sözcükle betimleniyorum. Bunları düşündükçe Mualla’yı da hatırlıyorum.

Sol ayağımı atıp düşmekten birkaç saniye sonra kurtuldum, yalpalamak hoşuma gitmez pek. Dimdik durmak iyidir, belin ağrımadığı sürece. Beli ağrıyanın her şeye hakkı vardır.

Teknede motor olduğu için -bizim hanım bunu geçen ki emekli maaşımızdan aldı çünkü kollarıma kıyamadı- motoru çalıştırıp kendimi denizin dalgalarında özgür bıraktım. İleriye bakmayı severim, geleceği gördüğümü hissettirir. Çünkü geleceği görenler gerçekten gözleri açık olanlardan başka birileri değildir.

Ben de denizin geleceğini görüyorum. Dalgaların altına saklanmış balıklar, yosunlar ve çeşitli canlılar… Onlar beni bekliyorlar. Hep beklerler, benim de onları beklediğim gibi.

Yeterince açıldığımda pul pul bir balığın özlemiyle acıkmış zihnimi doyurmak adına bu sefer acele ediyor gibi oltayı ayarladım. Şimdi dinlenebilirim, minik çan, balık gelirse beni uyaracak.

Hanımın dünden ayarladığı sandviç için erken ama, bir bardak çaya hayır demem.

Termostan bir bardak çay doldurdum. Hanım hep cam bardaktan içmemi ister, hem doğa için hem kendim için. Gerçi ben de ince belli bardaklardan hoşlanırım. Yine de hanım istedi diye yapmış olmak beni gülümsetir. O beni çok düşünür, sağ olsun.

Oltaya bakarken hafif rüzgârda başımdan çıkacak gibi olan krem rengi -hanım yıkayayım dedi istemedim, şimdi koyu rengi- bez şapkamı sabitledim tek elimle. Malum, diğer elimde ince belli bir cam bardak vardı.

Ben teknede deniz ana ninni söylerken uyumayı çok severim, bu nedenle bir saat kadar sonra gözlerimin kapanmasına huzurla cevap verdim ve ellerimi göğsümde bağlayıp yüzümde şapkayla uyumaya bıraktım yorulmuş bedenimi.

Hani belki rüyamda balıkların dilini anlayıverirdim, bir mucize gibi.

Geçen rüyamda anlamsız bir dilde konuşmuşlardı. İnanın bana, çok anlamsızdı.

Uykumdan minik bir çınlama ile uyandım. Kalbimin hızlanması inanılmaz bir şeymiş gibi derin nefes almaya çalışarak elim kalbimde kalktım. Şapkamı kafama sabitleyip öten oltaya uzandım.

Kalbim… Sanırım ilk aşk gibi.

Oltayı düzeltirken çın çın çın…

Bir balık benimle konuşuyordu işte.

Evde beni bekleyen hanım, onun güzel makyaj malzemeleri, baktığı ayna geçti gözümün önünden. Hanım gülümsedi, konuşmadı. Hayallerim genelde konuşmaz. Aceleyle oltayı toplarken kalbimin hızı huzura kavuştu. Bizim hanımın gücü.

Balık pulluydu, parlaktı ve canlı bakıyordu. Çırpınıyordu, bana kardeşimi anımsattı nedense. O pek çırpınan bir tip sayılmazdı ama hareketli bir tipti.

Balığı avucumun içine aldım ve oltadan tamamen kurtardım. Çırpınıyordu.

Hiç düşünmeden ileri doğru savurduğum elimden akıp gitti balık.

Memnun olmuştum. Tanışmak güzeldi. Şimdi özgürdü, yeniden.

Eve dönmek için mükemmel bir zamandı artık.

Takım taklavatı tamamlayıp motoru da durdurduktan sonra denizin geleceğine bir kez daha baktım. Hava kararırken deniz tatlı bir nektarin renginde gökyüzü ile boyanıyordu.

Eve kadar duraksamadan geldim. Hanım eşyalarımı aldığında sevgiyle sordu.

“Nasıldı günün?”

“Bugün az daha bir balığı yakalamıştım” diye cevap verip gülümsedim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir