ÇAY VE KURABİYE

Ben bir gece; en çok odamdan, odamda duvara dayalı duran masamdan, masamın üstündeki çayımdan ve çayın yanındaki kurabiyeden utandım. Her şeyin normale göre “normal” olduğu bir gündü. Hepimiz akışın içinde ilerliyorduk. Bazılarımız ilerlemiyordu, karşı koyuyordu yani öyle sanıyordu çünkü farkında değildi durduğu noktanın. İşte yine böyle bir gündü. Sabah radyo dinlerken duyduğum, akşam TV’de görünce daha da üzüldüğüm şeyler oluyordu dünyada. Bir tek ben değildim üzülen, herkes üzülüyordu olaylara ama belliydi bir sevinç vardı içlerinde, bir kibir vardı. “Benim başıma gelmedi” hissiydi bu biliyorum, kendimden biliyorum. Böyle öğretmişlerdi bize çünkü. ”Üzül ama senin başına gelse onlar o kadar üzülmez. Kendini kahretme.” dendi. Bizde denileni yapmıştık. Kahretmedik kendimizi, yeltendik bazen sonra kanalı değiştirdik. İşte böyle bir gün değiştiremedim ben. Geçemedim o çaresizliği. Benim için dekore edilmiş odamın ortasındaydım. Dünyada olanlara, ölen çocuklara çok üzülüyordum. Kafamı dağıtmak, olanları en kısa sürede unutmak için beynime çöp olarak giren videolar izlemeye başladım. Kalkıp çayla annemin yaptığı kurabiyeden aldım. Sonra o çıktı karşıma. Geçemedim sanki elim donmuştu. Videoyu izlerken üzüntümden, sevincimden, tüm hücrelerimden ve utancımdan utandım. Çayımdan, masamdan, varlığımdan. Bir çocuk, etrafı harabe, gökte bomba saçan uçaklar yerde boş mermi kovanları. Bir adamın yanına geliyor. Bir şey söylemek istediğini ama utandığını söylüyor. İstediği şey savaşın bitmesi ve yiyecek ekmek. Söylemeye utandığı şey ekmek ve bombasız bir dünya istemek. O an şairin “Yanımızda günahı yokken bağışlanmayı dileyen bir çocuğun elleri. İşte o zaman en çok o ellerden utandım” dizesiyle birlikte dünyanın tüm utançlarını üzerimde hissettim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir