CEBİMDEKİ BOZUKLUKLAR

Yolun karşısında bana dik dik bakan bir genç görüyorum. Yirmili yaşların başında olabileceğini düşündüğüm gencin üzerinde eski bir deri ceket var. Ellerini, yer yer yırtık ve kirli kot pantolonunun cebine sokmuş, öylece durmuş bana bakıyor. İlk fark ettiğimde pek önemsemiyorum lakin son on dakikadır neredeyse nefes dahi almadan kilitlenmiş bana bakıyor. Rahatsız oluyorum ve hemen buradan ayrılmak istiyorum. Garsonu çağırıyorum. Hesabı ödeyip hızla kafeden çıkıyorum. Garson arkamdan sesleniyor.

“Beyefendi telefonunuzu ve derginizi unuttunuz!”

Dönüp telefonumu ve az evvel okuduğum dergiyi alıyorum. Garsona teşekkür edip kafeden ayrılıyorum. Nereye gitmem gerektiğini bilmiyorum. Yolun karşısındaki gence bakıyorum. Hâlâ orada. Zıt yönde hareket ediyorum. Yönümü Sıhhiye’ye veriyorum. Biraz ilerden İzmir Caddesi’ne dalıyorum. İzmir Caddesi’ndeki banklardan birisine oturuyorum. O da ne!

Kalabalığın içerisinde gencin kafasını görüyorum. Genç beni takip ediyor. Benimle ne gibi bir derdi olabilir ki? Ben kendi hâlinde bir memurum sadece. Gel bir de bu soruyu delikanlıya sor. Ben yine de kaçmayı tercih ediyorum. Cesaretim yok.

İzmir Caddesi’nde kalabalığın içerisinde ilerliyorum. Geldiğim yöne doğru gidiyorum bu sefer. Köprüye varınca sola, Güvenpark yönüne dönüyorum yüzümü. Böylece başladığım noktaya dönmüş olacağım.  Güvenpark’a vardığımda arkamı dönüp bakıyorum. Hâlâ peşimde. Olamaz!

Kendimi yeraltı metro çarşısına atıyorum. Buradaki kalabalıkta mutlaka izimi kaybettiririm. Amaçsızca bir oraya bir buraya dolanıyorum. Az sonra Yüksel Caddesi’nden yeryüzüne çıkıyorum. Hayli yorulmuşum. Yüksel’deki kahveciye girip bir kahve ve su sipariş ediyorum. Garson su istememe şaşırıyor sanki. Nasıl olsa kahvenin yanında su gelecek ya der gibi bakıyor. Sana ne ulan! İçim kavruldu! Sana ne!

Gelen yarım litrelik suyu bir dikişte içiyorum. Kahvenin yanında gelen küçük bardaktaki suyu da içiyorum. Yeniden su istiyorum. Neyse ki şimdilik biraz yatıştım. Yavaş yavaş kahvemi yudumlamaya koyulduğum esnada kafenin önünden geçen genci görüyorum. Hay ben senin ebeni!

Kahvemi içmeden kasaya gidiyorum. Masa numaramı hatırlayamıyorum. İşte şu en dipteki diye tarif ediyorum. Cüzdandan çıkarttığım elli lirayı kasiyere verip üstünü beklemeden ayrılıyorum. Şimdilik ortalarda görünmüyor. Çiçekçinin az ötesindeki taksicileri görünce oraya yöneliyorum. Taksilerden birine binip “Aşağı Ayrancı’ya.” diyorum. Taksici hiç ses etmeden doğruca yol alıyor. Evin önüne varınca ücreti ödeyip arkama dahi bakmadan eve çıkıyorum. Öyle yorulmuşum ki!

Çantamı bir kenara atıp yatak odasına geçiyorum. Üzerimi değiştirmem gerekiyor. Çünkü sırtım ter içinde kalmış. Üzerimi çıkarınca kendimi yatağa atmak geliyor içimden. Daha fazla mecalim kalmamış. Yatağım beni bağrına alıyor. Rahatlıyorum. Üzerimde kırk beş senenin yorgunluğu var sanki. Gözlerim kapanıyor. Uyku ağır geliyor.

Televizyondan gelen ses beni uyandırıyor. Güneş batmak üzere. Çok uyumuşum. Ama bu da neyin nesi şimdi? Son bir haftadır televizyonu dahi açmadım ki ben?

Gözlerimi ovuşturarak salona çıkıyorum. Hayda!

Bu sefer delikanlıyı tekli koltukta oturmuş, elindeki kumandayla kanalı değiştirirken yakalıyorum. Birkaç saniyelik şaşkınlıktan sonra kendime geliyorum.

“Sen de kimsin? Ne işin var evimde?”

Delikanlı gayet soğukkanlı. Koltuğun yanında duran sehpanın üzerinde o ana dek göremediğim çerez tabağından birkaç fındık alıyor avucunun içine. Ağzına atıp bir yandan çiğnerken bir yandan da bana bakıyor.

“Sakin ol bey amca, gel otur şöyle de iki çift laf edelim.”

“Sen kimsin hadsiz herif? Kimin evinde kime horozluk ediyorsun?”

“Şş! Sakin ol la!”

Etrafta sert bir cisim arıyorum. Bakındığım yerlerde işe yarayacak pek bir şey bulamıyorum. Lanet olsun bu minimal yaşam tarzına!

Eski karım biraz gösteriş meraklısı falan olsaydı da salonumuza şamdan falan alsaydı keşke. Ben ne diyorum Allah’ım! Kafayı mı yiyorum yoksa?

Aklıma mutfak geliyor. Tam mutfağa yöneldiğim esnada arkadan bir el kolumu yakalıyor. Çeliğin soğukluğunu boynumda hissediyorum.

“Otur dedik la, amma laf ettin!”

Mecbur geçip oturuyorum. Ellerim titriyor. Korkudan koltuğun derilerini sökecek gibi çimdikliyorum. Genç adam salonda, evet benim salonumda, birkaç tur attıktan sonra elindeki bıçağı bana doğrultuyor. Sonra yanlış bir şey yaptığını belli eder gibi kafasını sallayıp garip sesler çıkararak bıçağı cebine atıyor. İşaret parmağını bana doğru sallayıp lafa giriyor.

“Hayatımın içine sıçtın!”

“Anlamıyorum, nasıl yani?”

“Amma uzattın dayı ya!”

“Yahu ben kendi hâlimde sıradan bir memurum. Kime ne zararım olmuş olabilir ki?”

“Şöyle oluyor oros… Yok yok.”

“…”

“Mal mal bakma la! Anlatacam dur!”

Delikanlı biraz önce oturduğu yere geçiyor. Cebinden eski püskü bir sigara paketi çıkarıyor. Bana uzatıyor. Tövbem o an aklıma gelmiyor bile. Bir sigara alıp ağzıma götürüyorum. Genç kendi sigarasını yaktıktan sonra çakmağı bana uzatıyor. Sigarayı yakıyorum. On yıldan sonra bu ilk. Sarma sigara, tadı da pek kötü ama o an iyi geliyor. Delikanlı sigarayı derin derin içine çekiyor. Havaya üflüyor dumanını. Sonra lafa giriyor.

“İki bin on iki mi, on üç mü neydi. Tam hatırlamıyom işte. Babam inşaattan parasını alamamıştı, annem arada temizliğe gidiyodu. Anca geçiniyoduk. Babam sigaraya yüklenmeye başladıydı iyice. Akşamları eve gelince ufak şeylerden kavga çıkardı. Annemi dövüyo, yetmiyo bizi de dövüyodu. Ara sıra arkadaşlarıyla içtiği de oluyodu. Leş gibi kokuyodu. İçtiği zaman çok asabi oluyodu. Tam da öyle bi’ gündü. On beş tatiline girdiydik. Babam içmiş yine. O akşam beni öyle dövmüştü ki sol kolum kırılmıştı. Alçıya aldılar. Birkaç gün sonra öğlen eve geldi. Beni, sağlam olan kolumdan tuttuğu gibi aldı götürdü. Kızılay’a indik. Kızılay’a ikinci gelişimdi bu. Dileneceksin dedi. Nasıl dedim. Millete kendini acındıracan dedi. Nasıl dedim. Tokadı indirdi suratıma. Ağlamaya başladım. İtti beni karanfil sokaana. Yürü dedi. Sağ elimi kaldırıp avucumu açtım. Bir yandan ağlıyom. Olgunlar tarafından sen geliyodun. Beni görünce durdun. Üç beş bi’ şeyler zırvaladın. Aç mısın diye de sordun. Yok dedim. Para ver bana dedim. Sen, çıkarıp birkaç bozukluk koydun avucuma. Sonra yanağımdan bir makas aldın. Yoluna gittin. Ben arkandan bakakaldım. Sonra babam yanıma geldi. İşte böyle dedi. O günden sonra dilendim, dilendim. Ta ki…”

Yutkunuyor. Gözleri sulanıyor. Ağzını açıyor ama kelimeler henüz hazır değilmiş gibi zorlanıyor. Bir kez daha yutkunuyor.

“Babamı bıçaklayana kadar.”

Doğruluyorum aniden. Gözlerim yerinden fırlayacak gibi açılıyor.

“Ne?”

“On altı yaşında mıydım neydim işte la. Babamı bıçakladım. Neyse ki bi’ şey olmadı deyyusa. Ama ceza aldım. İki sene ıslahevinde yattım. Sonra saldılar ama eve geri dönemedim. İş aradım. Kimse vermedi. Ben de çareyi hırsızlıkta buldum. Bu işe de seninle başlayacam. Tıpkı dilenciliğe seninle başladığım gibi.”

Şoka girmiştim. Gencin anlattıklarını düşünüyordum. Benim için ne kadar önemsizdi. Cebimdeki bozukluklar eksilmişti sadece. Hatta iyi bile oldu diye düşünmüşümdür. Ağırlık yapıyordu nasıl olsa.

Ben koltuğa mıhlanmış öyle kalakalmışken delikanlı yerinden kalkıyor. Çekmeceleri karıştırmaya başlıyor. Hiçbir şey yapamıyorum. İçimden karşı koymak da gelmiyor doğrusu.

Delikanlı evden çıkacağı sırada yanıma geliyor. Elinde cüzdanım da var. Paraları alıp boş cüzdanı koltuğun üstüne fırlatıyor. Elim birden cebimdeki bozukluklara gidiyor. “Dur” diyorum. Dönüp bana bakıyor.

“Şunları da al.”

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

2 thoughts on “CEBİMDEKİ BOZUKLUKLAR

  • 30 Nisan 2021 tarihinde, saat 04:28
    Permalink

    Gerçekten tek solukta okudum, çok beğendim. En yakın zamanda kitabınızı da okuyacağım. Kaleminize sağlık.

    Yanıtla
  • 1 Mayıs 2021 tarihinde, saat 03:18
    Permalink

    Teşekkür ederim Dilara Hanım, şimdiden keyifli okumalar 🙂

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir