CENNETİN SESSİZ BİR OYUNU

Eski günleri hatırladı. Bu günler o eski günler değildi.

Kaybetmişim, dedi. O kadar kaybetmişim ki,

kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların günündeyim artık.”

Lâ: Sonsuzluk HecesiNazan Bekiroğlu

Kaybedecek neyimiz kaldı? “Bu günler o eski günler değildi…” Üzerimizde yaratılışımızdakinden farklı bir çamur… Vicdanın köhneleştiği, yükün ağırlaştığı, kalbimizdeki yaranın derinleştiği bir asır. Yenilik peşinde fıtratımıza uymayan ne varsa sırtımızda kambur… Bu kamburu nesilden nesile taşıdık, omuzladık, üstlendik ya da altında ezildik. Şunu söyledik hep: “Nerede o eski günler?” Özlediğimiz için miydi, yoksa günümüzden yakınıp sorumluluklarımızdan kaçmak için mi bilmiyorum. Hep eskiye yani geçmişe özendik. Ancak yeniliğin peşinden koştuk, yenilik dediysem aklınıza ilk gelen, olmazsa olmaz diye adlandırdığımız, makineleşmeyle makineleştiklerimiz… Yeniliğin peşinden koşarken hızla yarıştık, zamanı hızlandırdık farkında olmadan, sonra hızı zamana sığıştırmaya çalıştık, zamanı kendimize. Ve eski günleri hayali aksettirecek kadar dillendirdik, ruhsuz arayışımız arttı her geçen gün geçmişe dönük. Hayta bir çağın yeniliklerine özenip geçmişe hasret büyüttük. Ruh Yordamı’nda dediği gibi Gökhan Özcan’ın “Bizler; daha on sekizine girdiği gün “Nerede o eski günler!” triplerine giren ve ömrü boyunca aynı türkünün değişik versiyonlarını söyleyen insanlar değil miyiz zaten?”.   Peki en çok neyi özlüyoruz geçmişimizden? Yeniyi, en günceli yakalamak peşinde zamanla yarışırken en çok hangi konularda geriliyoruz? Nerede ve kiminle konuşurken bu cümleyi kullanıyoruz?

Geçmiş geçmişte kalmadı. Kalmayacakta. ‘Aman efendim olur mu, geçmiş geçmişte kalmalı.’ diyenler olabilir, ‘Başarabildiniz mi?’ diye sormak istiyorum onlara? Ve sonra, ‘Hangi geçmiş?’ diye sorduğumda, eski günlerde saklı tuttuklarını fark edecekler her biri, anlattıklarını. Ayrı ayrı geçmişini dinleyeceğim hepsinin, bunu biliyorum. Anlatılabilen geçmişte kalmamıştır. Annemin “Çocukken benim tek kalemim vardı, bu kadar bolluk yoktu. Okul uzaktaydı. Kız çocuklarının okula gitmesi böyle kolay değildi.” deyişlerini hatırlıyorum. Babamın “Köye ilk televizyonun geldiği zamanlar herkes Mustafa amcamın evinde toplanırdı, gelen misafirler tarladan topladıkları nohutu, çekirdeği kavurup çerez olarak getirirlerdi, akrabaların hepsi ile birlikte oturur televizyon izlerdik, tek kanal vardı, siyah beyazdı ama böyle canlısını görmemiştik o zamanlar…” deyişini… Köyümüzdeki eski evde geniş aile olarak yaşadıklarını duydum hep dedemlerin. İmkânların kısıtlı olduğu zamanlar anlayacağınız… Bu zorluklar geçmişte kalmış gibi ama anlatıyorlar? Bunlar benimle paylaşılanlar… Her birinin geçmişte bırakamadıkları, anlatmaya devam ettikleri çokça anı hatta an var, anı olarak kalmasın diye bugünde yaşamak için çırpındıkları. Bizimse bahsi geçen hiçbir ana tahammülümüz yok. Alışmışız bolluğa, yeniliğe, sırtımızdaki kambura. Onların da zaten zorluğa, kıtlığa değil eski günlere yani geçmişe bir özlem duyduklarını hissediyorum. Anlattıklarımın hepsini dinlerken yüzlerindeki mutluluğu hatırlıyor oluşum hissime en açık delilim.  Hangi özlemin eseri bir mutluluk bu? Kıymeti bilinen, kanaat edilen, kaybedilecek çok şeyin olduğu zamanların elbet. Dikkatinizi çektiğine eminim; çok şeye sahip olmak değil burada önem kesbeden, aksine azın emanetini üstlenip emanete emin olabilmek, varlığı var edene satabilmek… Çoklukta yok olmak değil, yoklukla var olabilmek. Zira çok şeye sahip olup kaybedecek ruhu dahi bulunmayanlar tanıdım bu çağda.

Bu cümleleri yazarken kâğıt kullanmıyorum. Kâğıdın kokusunun, mürekkebin izinin yerinin her zaman ayrı olduğunu bilsem de hız dedim ya, zamanla yarışacağım ya bende! Öyle işte… Şimdi daha iyi gibiyiz. Bir bolluk aldı başımızı gidiyor! Birçok insanın cebinde telefonu, evinin önünde arabası, evinde renkli HD televizyonu… Neler var neler… Ancak neler yokun peşine düşmek istiyorum? Yani, geçmişe özlem niye? Geçmişte televizyon, telefon hatta elektrik yokken nasıl yaşanılırdı?  Neden mi bunca sual, bu kadar geçmiş özlemi…

Bir salgın dolaşıyor ortalıkta, küçük mü küçük, DSÖ’nün açıklamasıyla, pandemi Covid-19. Tam bir ay önce (21.04.2020) okuduğum bir haberde yaklaşık iki milyon insana bulaşan virüsün toplam ağırlığı bir gram, yani bütün insanlardaki virüsü bir araya getirip hassas bir terazide tartsak ağırlığı bir gram gelecek. Bir ay sonra bize aktarılan istatistiklerde ise dünyanın genelinde salgına yakalanan can sayısı beş milyonu aştı. Ufak bir işlem hesaplamasıyla beş milyon canın imtihanı olan virüsü toplayıp bir araya getirsen iki buçuk gram edecek. İki buçuk gramlık virüs nedeniyle uzun zamandır evimizdeyiz. Uzun zamandan kastımı imtihanın zorluğu yahut gündemin çokluğu nedeniyle unuttuysak diye de hatırlatayım; yaklaşık altı ay. Neden mi bu hesaplarla sizi yoruyorum. Kayıtlara geçen üç yüz yirmi sekiz bin yüz yetmiş iki can için, dünya meselelerini, tüm mesailerini salgınla bitirip gidenler için, ruhu bedeninden ayrılanlar için, tüm imkânları seferber ettiğimiz halde rakamlardan bahsetmeye devam ettiğimiz için. Sonra, geçmişin geçmişte kalmadığını düşündüğüm için, ruhumuzun henüz ölmediğine ve kaybedecek bir ruhumuzun hâlâ var olduğuna olan ümidim için… İnanıyorum. Kaybetmemek için tüm toplumun hatta tüm dünyanın en fazla üzerine çalıştığı ikinci şeyden bahsetmek istiyorum. Birincisi malum, salgın nedeniyle can kaybını önlemek, virüsün tedavisine yönelik ilaç üretmek, bu uğurda verilen hizmetler… Peki ikincisi? Üzerine araştırmalar yapılan, öneriler sunulan ‘Evde ne yapılmalı, neler yapılabilir?’ suali.  Aman Allah’ım evdeyiz, ne yapacağız? Dört duvar arasından yazıyorum bu cümlelerimi, dört duvar olmasa da 1+1 evimden. Şükür ki evimdeyim. Evi olmayanlar için üzgünüm. Evde olanlar için bir öneriyle bitireceğim cümlelerimi, ’ne yapabiliriz?’ üzerine. Tüm çabalarım geçmişin geçmişte kalmaması için. Çocukluğumdan hatırlıyorum, mahalleden arkadaşlarımla yahut bir misafirlikte çocuklarla birlikte, elimiz de hiç oyuncak olmadığı zamanlarda ‘Ne yapsak, ne oynasak?’ diye düşünürdük. Tam emin olamasam da saydığımız oyunlar içerisinde ilk üçe girer diye düşündüğüm bir oyunla bitireceğim cümlelerimi. ‘Sessiz sinema.’ O kadar konuşmam bunun için miydi? Evet, ne kadar kıymetli değil mi? Şimdi hane bireyleri olarak iki gruba ayrılınız. Önce selam veriniz. Sonra birbirinize tebessüm ederek anlatacağınız kelimeleri karşılıklı gruplar halinde belirleyiniz. Küçük bir tavsiye daha; anlatılmasını istediğiniz kelimeler arasında aile, baba, anne, kardeş, sevgi, bebek, dede, vatan, yemek, okul, kalem vb. gibi kelimeler olsun. Bakalım ailenizden oyunda ebe olarak seçilen kişi belirlediğiniz kelimeyi nasıl anlatacak? Aileyi, anneyi, sevgiyi vb. anlatmasını istediğiniz kelimeleri nasıl tanımlayacak sessizce? Siz o sessizliğe nasıl ve neyle cevap vereceksiniz? Bakalım, neler öğreneceğiz birbirimizden. Şimdiden merak ettim doğrusu, ne yalan söyleyeyim. Geçmiş, geçmişte kalmış mı? Zor bir istekte bulunmuyorum, hele hepimizin dört duvarlar arasında geçireceği bir bayrama yaklaşırken bu isteğimin daha mümkün hale dönüştüğünü düşünüyorum. Zemin oynamaya müsait anlayacağınız. Yuvamızda yahut farklı şehirlerde gönül birlikteliği ile evlerimizde birlikte geçireceğimiz bu yeni bayramı imkânlarımızı buluşturarak sessiz sinema oyunu ile tatlandıralım. Evde karşılıklı, sosyal mesafenin ötesinde uzak olduğumuz aile bireylerimizle ise internet aracılığıyla, görüntülü konuşmalarla bir yoklayalım ailemizi ve hatta kendimizi. Biz var mıyız, geçmişimiz yanımızda mı, geçmişimiz geçmiş mi? Mutluluk için bir cennet aile hayatımız, evimiz küçük bir dünyamız değil mi sonuçta? Bir oyun oynayalım. Cennetimize sahip çıkalım.

Kaybedecek çok şeyimizin olduğu,

sessiz bir oyunla sessiz geçmeyen, 

tebessümlü bayramlarınız olsun efenim.

Bayram olun, bayram kalın inşallah.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir