ÇIRAK SUSMAK İSTİYOR

(Bu yazı Ali Ayçil’in Usta Konuşmak İstiyor adlı kitabını okurken alınan dağınık notlardan oluşmuştur.)

Yazar bu kitabında, içimizde bizi hep yoklayan, gerçek mi hayal mi olduğunu hissedemediğimiz o sesle bize sesleniyor. Belki çoğumuz bu sesi bastıracak; günlük yaşantımıza, rutinimize döneceğiz. Ekmek almak için evden çıkmak ile sabahları erken kalkmanın pes notasına basıp duracağız. Kim bilir, belki konuşmak isteyen bir usta çıkar?

Günlük yaşantımızın içinde iç çekmelerimize ayna olmuş bu yazılar, kimi zaman buharlansa da çoğu zaman havanın soğukluğuna galip geliyor nefesimiz. Her şey apaçık ve ortada diyoruz.

Burada ölümün yaşamın anlamını bıçak kesiği gibi attığı bir şiir de var. Nefesimizi kestik şiiri okuyoruz:

“Hepsi öldü

Köyde ucuz ekmek pişiren, kısık sesli Antonia kadın öldü

Delikanlıların, genç kızların selam vermesinden hoşlanan ve hiç kimseyi ayırmadan, günaydın Jose, günaydın Maria diyerek herkese selam veren rahip Santiago öldü

O sarışın genç kadın, geride bıraktığı küçük yavrusu da kendisinden sekiz gün sonra ölen Carlota öldü

Çekirdekten yetişme hizmetçi Isidora’ya, o saygıdeğer kadına evinin koridorlarında bir yandan dikiş dikip bir yandan da geçmişinden kalan şarkıları söyleyen teyzem Albina öldü

Şimdi adını hatırlamadığım, köşedeki tenekeci dükkânı önünde oturup, sabah güneşinde uyuklayan o tek gözlü ihtiyar öldü

Rayo, şu boyu benim boyuma eş köpek, kim bilir kimin kurşunuyla vurulup öldü

Yağmur yağarken ve anılarımda yokken birden aklıma gelen kayın biraderim Lucas öldü

Birbirini takip eden yılların ağustos günlerinde, bir kedere başka bir kederin üçünü de bağladığı rovelverimdeki annem, yumruğumdaki kız kardeşim ve kanlı bağrımdaki abim öldü

Klarnetiyle hüzünlü melodiler çalıp, mahallemdeki tavukları daha güneş batmadan uykuya daldıran o uzun boylu, ayyaş müzisyen Mendez öldü

Sonsuzluğum öldü ve ben yanı başında sabahlıyorum…”*

Sonra bu şiirin etkisiyle ilerlerken hayattan iyice suyunu çekmiş halleri okuyoruz. Orta yaş üstü boş vermişliğini işleyen, ümitlerime ve hayranlıkla baktığım her şeye müstehzi bir bakışla bakan bu sözlerin karşısında dik durmaya çalışıyorum. Yapmak istediklerim bu adamın sözlerine kanmayacaksın herhalde diyor ve ben şimdiden, sonradan örtülmesi muhakkak olan, o tembellik örtüsünü üşümeme rağmen üstüme almıyorum. 25 yaşımın sözünün eri olduğunu da gururla söylüyorum. Hatta sırf bu yüzden söz vermekten çekinir tarafımı hatırlatıyorum satırlara. Gelecek planlı her teklife hayıra yakın cevap verişimi sunuyorum sonra. Satırların bazıları, istemediğin teklifler geldiği için böyle bir cevap veriyor olmayasın? , diyor hemen. Susuyorum.

Devam ediyor:

Elbette bizler de tutmamak için verilen sözlerin savunucusu değiliz. Bizi de bir yalancının destekçisi sayamazsın. Bu satırlar hakikaten umutla verilmiş sözlerin hiçbir zaman gerçekleşemeyecek olmasına üzüldüğü için buraya işlendi diyor ve beni ikna ediyor.

Ben de biliyorum ki o “adalara hiç gidilmeyecek”…

“O Bizi Hiç Görmüyor” başlığıyla hayattan sıyrılmış, yaşamsal gerçekliğimize ayna tutuyor yazar. O ayna tutuyor, biz renkli gözlerimizle o aynaya uzaktan ve dahî yukardan bakabiliyoruz. Ben bizzat bu yukardan bakma işlemini, yaşamın içindeyken ona anlam verememe korkusuyla yaptığımı düşünüyorum. Sanki durup bir kenara çekilmeli, sezmeli, çözmeli… Ama bu kenara çekilme, nasıl olmalı? Dünya yuvarlak ve bizim bir kenarımız başkasının en (özüne) orta noktasına gelebilir. Böylece bir tren gibi, yukarılardan aşağılara inen bir tren gibi, birbirimizi izler, her birimiz hikâyesinin en az farkında olana doğru ilerleyen bu sırayı koruruz. Bu sıraların arkalara yakın kısmında oturmayı tercih ederim. Tıpkı sınıfta arka sıralarda oturmayı tercih eden liseliler gibi. Onlar da gözlemcidirler. İzlenilmek yerine izlemek isterler. Hikâyenin kahramanı değil de yazarı olmayı tercih edenler hep bunlar arasından çıkmaktadır. Benim arka vagonlara gitmek isteme sebebim ise bununla biraz benzerlik gösterse de aslında farklıdır. Ne kadar çok geriye gidersem ve asıl hikâyeden ne kadar uzaklaşırsam, benim hikâyem o kadar eskir diye düşünürüm. Kimsenin kahramanı olmamak ve tamamen uzak bir diyar kurmak için, yürüyen merdivenleri koşarak geri geri çıkan bir hale bürünür ve gözlemleme işlemime başlarım. Saniyeler içinde gerçekleşen şeyler nasıl da uzun görünüyor!

Biri, bu kitap için “çevre farkındalığı, iyi gözlem ve kendilik anlatısı her sayfada hissediliyor” diyor, katılıyorum.

Okudukça yazarın, hepimizin ya da çoğumuzun içinde bulunduğu buhran duvarının arkasında bulunduğunu fark ediyoruz. Bu buhran duvarı, her gidenin burhan arayışının geride bıraktığı çamurlu ayakkabılardan örülmüş. Ne kadar da pisleniyor dünya, bir cevap için…

Yazılarda neşeli ve hayat enerjisi veren bir bakış göremiyoruz. Yazar bambaşka insanların hayatlarının en orta yerine giriyor ve hissiyata en yakın yerinden tutarak önümüze sunuyor.

Mevsimler diyor sonra, kar yağdırıyor kirpiklerimize ve Cenap Şahabettin en pahalı paltosuyla yanımızdan geçiyor.

Çoğu yazıda kendimizi buluyoruz diyoruz her seferinde. Zaten yazar da kendisi gibi olduğunu bildiği okurlara kendisini sunarken, biz de her kitabı kendimizden bir şey bulmak için okuyoruz.

“İşler Hiç Yolunda Gitmez” başlığıyla hep ertelemelerin ustası olan bana, bize: “ kaçma buradasın” diyor.  Evet, hem orada hem buradayız. Hep bir yerlerde ama aslında olmamız gereken yerin hep gerisinde gibiyiz.

“Pazar Günü ‘Yabancısı’nda çok fazla kendimi bulmanın ıstırabı içindeyim. Hayat!

Yaşanılması muhakkak olan ve milyonlarca insanın gelip geçtiği bu yaşam alanı nasıl bunca insanın ruhundan yorulmaz? Şu an üzerine binalar dikilmiş toprak, bu acılara nasıl dayanıyor? Onlarca insanın her birinin en küçük sızısını hisseden bir Var… Nasıl bu kadar var?

Anlıyoruz ki, yaşam bir çark; gelenin güldüğü ve öldüğü…

Bir kız babasının mezarına şunu fısıldamıştı:

“Bu kadar ölünecek ne vardı?” Bu alemde bütün ne’ler en son ölünecek kadar, aşk hariç.

“Ülkem Dağınık Bir Öğrenci Evi” diye başlayan başlıkta artık, öğrenci evinin dağınıklığını (genel olarak buna izin vermez idiysem de mecazen o dağınıklık bir telaşı anlatmaktadır) ama ruhen dik başlı hallerini özler gibi olduğumu fark ediyorum. Ben de bir zamanlar soğuk ve de gençliğin heyecanına gereksiz bakan gözlerle kavga ederken şimdi bu göz bebeklerinin içinde kendimi de görür gibi oluyorum. Ama hasretle…

“Öyle görünüyor ki nasıl bir öğrenci evinde kaldığımız, gelecekte nasıl bir kafayla yaşayacağımızın da ilk işaretlerinden biridir” cümlesi beni tekrar heyecanlandırıyor.

Çünkü hasret en açık kalan yerinden çarpıyor insana. Bel fıtığı vuruyor sonra bükülüyorum.

“Anılarımı koyacak yer bulamıyorum”

Sırf bu yüzden yeni anılar için bir mekân tutturmaya çalıştığım oluyor. Sonra çabama, pişmanlığıma, boşluğuma sonra tekrar çabama bakıp, yazık! demek geçiyor içimden ve: Yazık!

“Her şeye iyi yanından bakmayı öğreten” annem, deme öyle diyor, o günlerin de sana kattığı nice güzellikler vardır. İnanmak için uğraşmayan gözlerle “anne kapımı kapat” diyorum. Sonra:

“Anneeee, kapıııııı!”

Bütün meslekler kaybetti. Hepsi Kaybetti. Çünkü hepsinin umutları ve olması gerekene açılan kapıları vardı. Hepsi o kapıları kapattı. Usta, işte ben sırf bütün meslekler kaybetti diye kaybetmemiş bir meslek arayışındayım. Bana işsiz diyorlar. Ama ben kimsenin gözüne, kirli sözüne değmemiş o mesleği arıyorum. Bir türlü çıraklıktan çıkamıyorum bu yüzden.

“Bir boşluk insanı nasıl ayartır?”

Bundan önceki sorularına cevap veremeyeceğim Usta! Benim aklımda hep son olan kalır. Muhammed’e bu yüzden iman ettim. Sen başka soru sormadan bu soru üzerinde düşüneyim.

Boşluk, eğer bir mekândan o mekânda olan şeyin alınmasıyla oluşuyorsa; kişi, o mekân boşalmadan evvelki konforu yakalamak için alınan şeyin peşinden giderse, alınan şey insanı ayartmış olur. Dolayısıyla da boşluk insanı ayartmış olur, değil mi?

“Raf Günlüğü” kısmını diğerleri kadar sevemedim. Çünkü raflarımda olmayan günler için ve günlerime değmeyen raflar için sarf edilmiş bu sözlerde diğerleri kadar kendimden bir şey bulamadım. “Henüz bilmiyorum” lu her cümleye, “hala bilmiyorum”u ekledim. Ve bir ân canlandı gözümde:

            Dört yıl boyunca yatılı kaldığım lisemde, kitap kurdu insanlara üstten bakışım…

            Kütüphane nöbetçisi olduğum her an, kitaplar dışında her anıya şahit olan zamanlarım…

Okulumuzun kütüphanesi çok güzeldi. Zaten okulumuz da köklü tarihiyle rakiplerine meydan okuyordu. Hem çoğu üniversitelerin kampüsünü aratmayacak bir yerleşkesi vardı. Kütüphanemiz diyordum… Ahşap dokusu, perdeleri çekerken yavaş olmamızı öğütleyen müdürün şiveli sesini bastıracak bir kokuya sahipti.

Güneş ışınları kitapları hep en güzel yanıyla selamlardı. Biz ise gün ışığının ayıbımızı ortaya dökmemesi için, ayaklarımızı rafların arkasında uzatırdık kitaplara.

Her biri kendi aralarında nice büyük şahsiyetleri ağırlayan Tolstoylar, Oblomovlar, Wittgensteinlar bize ayıplayıcı gözlerle bakardı. Yıllar sonra pişman olacak olan bu gençlere aslında kimileri özenirdi, mesela Oblomov. Yine de okuma salonunda yapılan dedikoduları başları kaldırmazdı. İçlenirlerdi.

“Hususi Bir Toplantının Tutanağı” yapsaydım eğer, benim konuklarım birbirini çok severdi. Çünkü bazı fikirleri kabul etmeyen yazarları masama davet edecek kadar açık yürekli olmayabilirim.

Ali Ayçil bu kitapta;

Bir okurun, bir yazarın, bir gözlemcinin iç hayatını gözler önüne seriyor. Bir okur, bir yazar ve bir gözlemci olan herkesin kendinden bir pay bulacağı bu eserde, başkasının diliyle kaçtığımız şeylerin itirafını yapmış oluyoruz.

Kitabı okumaya başlarken elimize kendimizi alıyor, aynı hisleri yaşayan birinin koltuğuna oturtuyor, sırtımızı çürük de olsa bir yere yaslamanın geçici huzuruna bırakıyoruz.

Kitabı elimizden bırakır bırakmaz, kendi kırık sandalyemize ve dünyadan arınmış masamıza dönüyoruz.

*Şiir, César Vallejo’nun kalemiyle ve Behlül Dündar’ın çevirisiyle kitabın yirminci sayfasında yer almaktadır.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

2 thoughts on “ÇIRAK SUSMAK İSTİYOR

  • 9 Şubat 2021 tarihinde, saat 09:09
    Permalink

    Eline yüreğine sağlık Bacım!..

    Yanıtla
    • 9 Şubat 2021 tarihinde, saat 11:50
      Permalink

      Teşekkür ederim.

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir