DİKKATLER İKİ

İç eleştiri süzgecini metne uygulayabilmek için zamanın yardımından faydalandık. Peki ya başkasının eleştirisi ne ifade ediyor? Başkası ne(!) anlar bizim metnimizden? Başkalarının dışarıdan bakışında bizim de payımız var mıdır? Metinden ayrı olarak bir biz’in varlığından söz ediyorum. Metin-bir okur olarak eleştirmen-yazar üçgenini kurabilmek adına eleştirinin edebiyat içerisindeki varlığına değineceğim. Edebiyat eleştirisi ciddiyet ister, ülkemizde ise ‘eleştirmek’ fiili bizatihi kötü görünür. Mahiyetine veya yöntemine kafa yormaz kimse. Herkes metnine yönelik olarak yapılan eleştiriyi şahsi algılamaya ayarlıdır. Vaziyet bizi salyangoz adımlarıyla ilerlemeye mecbur ediyor. Hâlbuki metni eleştirmek o metne verilen kıymeti gösterir bir yanıyla. Tabii burada bir niyet okuma seviyesine inemeyiz. Eleştirmenin gayesi yazarın metnini edebiyatın ipekten terazisinde tartmak, emeğin mahsulüne emare sayılan göz suyuna daldırıp değerlendirmek olmalı. O değerlendirsin ki, metin de farklı açılardan bakışa tabi tutularak değerlensin, çoğalsın. Yazılarımızı kısır döngüye hapsederek yalnızca gözümüzdeki biricikliğe mahkûm etmeyelim. Söz, eğer güzele dair bir şey taşıyorsa, okundukça çoğalacaktır. Sessizce zamana karşı hükmünü sürdürecektir. Eleştiriyle alakası olmayan övgü-sövgü ikileminin bize katacağı bir şey yok zaten. Onlar bilgi ve dikkatten değil, zan ve kanaatlerden beslenen yanlı mesajlar iletirler sadece. Edebiyat dünyamız ahbap övücülerin tellallığı ile sükut suikastlerinin örnekleri konusunda bir hayli zengin. Başarıları överek öldürmek veya söverek görünmez hale getirmek marifet değil.

Eleştiriye dair teorik noktaya değinebilmek için öncelikle buna müsait bir zeminin oluşması gerekliydi. Yani eleştirinin varlığının bir dergi için elzem oluşunu ve yokluğunda ortaya çıkacak boşluğu nelerin doldurabileceğini belirtmeliydik. Yoksa teori kendi boşluğunda, pratiğe hiç temas etmeden durabilirdi. Hayat bulmasını istiyorsak onu öğrenmeye gayret etmeli, öğrenmek için de önce varlığına olan ihtiyacımızı kavramalıyız. Edebiyat eleştirisi teorileri noktasında iddiam yok, fakat iddiaya lüzum da görünmüyor ufukta. Öncelikle ‘eleştiri’ diye bir şey olduğunu ve bunun dergide yayımlanan eserlerin gelişimi adına ne kadar büyük bir gereklilik olduğunu anlayalım öyleyse. Dikkatleri bu noktada yoğunlaştıralım.

Edebiyatın rahatlığı sevdiğini pek sanmıyorum. Aynı kelimelerle benzeri pek çok metin üretebilir ve o metinler üzerinden esası olmayan hayali bütünlükler inşa edebiliriz. İnsan bu, yapıyor böyle şeyler. Hâlbuki o konuda insanlık tarihi boyunca nice şahsiyetler kalem oynatmıştır. Okumadan bilemeyiz, okumuyoruz da bilemiyoruz haliyle. Sokaklarını gezmediğimiz bir şehir adına ahkâm kesmek doğru mu? Doğruluğunu bilemeyeceğim ama kolay olduğu kesin. Birkaç ana caddeyi adımlayıp durarak(popüler kültürün kulağımıza çaldıkları onlar da) şehrin tepelerini ve kuytu yerlerini, gizemli güzelliklerini ve tarihi mekânlarını anlatmak gayreti gülünçtür en hafif tabiriyle. Mimarı olduğumuz hayali bütünlükler kendi içlerinde az çok tutarlı oldukları için bizi idare edebilir. Kışın soğuktan yazın sıcaktan koruyabilirler. Ama güzellik ihtiyacımızı temin etmezler. Güzellik fazladır, kendisini anlayacak ruh kapasitesi ister. Yoğun okumalar dahi mimari faaliyetimizi yeterince sarsmayabilir. Her biri yeni tecrübeler ekler bize. Fakat profesyonel(!) aynı-metin-yazarlığı öldürücüdür. Örnekleriyle dolu bir çağdayız. Öyle değil mi? Bu dediklerim maksadımız gerçekten edebiyat ise bir değer ifade eder. Sahi, sizce de eleştiri gerekli mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir