DİSTOPYALARDAN BİR DÜNYA KURULABİLİR Mİ? (III)

İkibinonsekiz yılında yazı serisi olarak başladığımız, “Distopyalardan bir dünya kurulabilir mi?” sorusu üzerine inşa ettiğimiz çalışmaya verilen bir yıllık aranın ardından, üçüncü distopya yazımız ile okurlarımızla buluşuyoruz. Üçüncü yazımızı hazırlamaya başlamadan evvel yayımlamış olduğumuz iki yazıyı tekrar ve tekrar okuduğumuz gibi yazılara dair aldığımız eleştirileri bir kenara not ederek nitelikli bir çizgide devam etmek istiyoruz. Böylece distopyalardan kurmaya çalıştığımız dünyayı olgunlaştırarak ortaya elle tutulur bir tez sunmayı amaçlıyoruz.

*

Cesur Yeni Dünya… Vahşilik ile Modernliğin ortasında duran bir söz. Ne vahşi olabilmiştir ne de modern. O, hislerinden vazgeçemediği gibi hissiz dünyanın insanlarını da merak etmektedir. Kimden mi bahsediyorum? Ayrı Bölge’den uzak diyarlardan ve Yeni Dünya’nın da vahşi noktasından gelen John’dan bahsediyorum. Araya sıkışmış bir insan tipidir John.

Vahşi dünyadan ayrılarak bebeklerin şişelerde üretildiği, insanların aile olgusuna müstehcen bir anlam yüklediği, “herkes herkes içindir” ile cemaatleşen, alfa-beta-gama gibi kastlara ayrılan, herkesin refah ve mutluluğu Biyoteknoloji’de bulduğu bir dünyaya gelen John’un hayal kırıklığının izlerini sürüyoruz. Aslında sürmekte olduğumuz bu iz, insanlığın izleri değil midir?

“Hey Cesur Yeni Dünya ki içinde böyle insanlar var!” (Shakespeare) diyerek Meksika’dan Londra’ya uzanan bambaşka bir dünyayı okuyoruz Aldous Huxley’in kaleminden. Vahşi Ayrı Bölge olarak isimlendirilen dünyada evliliklerin yürütüldüğü, tek eşliliğin geçerli olduğu, İsa’ya inanıldığı, Tanrı’ya adakların adanıp, saygıda kusur edilmediği, bilgelerin izinde gidilen bir dünyayı görmekteyiz. Diğer yandan da bir önceki paragrafta belirttiklerimize ek olarak insanların tüpe yerleştirildiği andan itibaren biyolojik müdahaleler ile hangi kasta üye olacağının belirlendiği, bu belirlenimin hiponedya ile her an koşullandırıldığı ve böylece yaşamları boyunca üreticilerin istediği gibi yönlendirildiği bir dünyadan bahsediyoruz.

İki dünyanın arasına sıkışan ana karakterimiz John… Bir yanda doğduğu Vahşi Ayrı Bölge, diğer yanda da Modern Yeni Dünya. Vahşi Dünya’nın değer yargılarıyla Modern Dünya’ya düşen John’un yaşadıkları bize şu soruları sordurmaktadır:

“Refah ve huzur için cemaat, özdeşlik ve istikrarın tüp, koşullandırma ve uyuşturucu ile sağlandığı koca bir dünyanın gerçekliğinde sahiden refah ve huzur nedir?”

Beşeriyetten insan olma yoluna uzanan insanlığın hikâyesinde karşımıza çıkan sorunlara karşı refah ve huzura kavuşmayı arzulayarak yenmeyi konuşan hayatlarımızda neyi nerede arıyoruz?”

“Romanın yazarı refah ve huzurun iki farklı tipoloji ile sunduğu Cesur Yeni Dünya romanında araya sıkışmış ana karakterin inzivaya çekilme kararının günümüz dünyasının açmazlarına bir ışık olduğunu düşünüyorum. Peki, yazar bu konu hakkında ne düşünüyor?”

İlk olarak, insan doğduğu andan itibaren ailesi içerisinde telkinlerle büyür, onları hayal eder ve hayalleri arzuları olur(buradaki telkinden kasıt ailenin görgü, bilgi ve refahı olarak düşünülebilir). John da bu telkinlerden nasibini alarak annesi Linda tarafından anlatılan bu Yeni Dünya’yı hayal etmektedir. Konforun ve özgürlüğün yegâne adresi olan Yeni Dünya’yı. Sorunların, zorlukların ve hüzünlerin kaybolduğu bir dünya. İstediğin şeye istediğin zaman ulaşabileceğin bir dünya. Fakat o da ne? İsteklerin sanki bir alışveriş listesi gibi henüz daha ceninken ve tüpteyken sana enjekte edilmiş. Tüpten doğan bebeğin koşullandırmalarla, yerleştirildiği kasta uygun yetiştirildiği bir dünya. Sanki bu, bitki tohumunu toprağa ekip sonra onun gerekli koşullara uygun olarak bakımını yapmak gibi bir şey değil mi? İradesi olmayan Frankensteinlar’ın üretildiği Döllenme Merkezleri, oralarda çalışanların da aynı yoldan geçtiği bir fabrikasyon. Bu dünyada herkes rahat ve huzurlu, refah üst düzeyde. Zira kimsenin iradesinden haberi yok. Bir tuşla her şey hallediliyor. İlk sorumuzun cevabını böylece vermiş oluyoruz: Yeni Dünya’ya göre refah ve huzur insanın iradesini kullanmasıdır veya iradesizliğe esir olarak mutlu bir şekilde yaşamasıdır. Peki ya John ve John gibiler bu konuda ne düşünüyor?

İkincisi neyi nerede arıyoruz? Bugün neyi nerede arıyorsak, Cesur Yeni Dünya’da da orada arıyoruz. Mustafa Mond gibilerinin döndürdüğü bir dünya düzeninde insanlığın, aslolandan tali olana yönlendirildiğini gördüğümüzü söyleyebiliriz. Neyi nerede arıyorsun? Yoksa hayatı hiç güvenirliği olmayan bir otomatik pilotun olmayan insafına terk etmiş gibi miyiz?[1]

Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya kitabının yayımlanmasının üzerinden on beş sene geçtikten sonra verdiği bir röportajda John için bir başka dünya kurmak istediğini fakat her şeyin sil baştan yazılması gerekeceği için el sürmediğini söylemektedir. Bir başka dünya aslında bir başka seçenek olarak karşımıza çıkıyor. Bu seçenekte John’u Londra’da inzivaya değil, John gibilerin bulunduğu, adeta bir mülteci kampına göndermeyi düşünmekteydi. Huxley bu düşüncesini gerçekleştirmemiştir.

Gelgelelim aslolan sorumuza: “Distopyalardan bir dünya kurulabilir mi?”

Teknolojinin her yeri sarıp sarmaladığı XXI. Yüzyılda Cesur Yeni Dünya kadar olmasa da insanlığın insan-ötesi bir yaşama evrildiğini,  simülasyonlarda kendimizi kaybettiğimizi ve akışkan bir Dünya’da yaşamaya başladığımızı söyleyebilir miyiz? Makineler çağına hoş geldiniz.[2]


[1] https://www.yenisafak.com/yazarlar/gokhanozcan/aci-gercekler-ve-uzak-hayaller-2052796

[2] Black Mirror dizisini bitirdiğim şu günlerde yazmış olduğum bu yazı da dizinin tesirini de görebilirsiniz. Zira Black Mirror, makineler ve simülasyonlarda boğulan günümüz insanını postmodern olaylarla ekrana yansıtan dikkat çekici bir yapımdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir