DİSTOPYALARDAN BİR DÜNYA KURULABİLİR Mİ? –IV-

Bir metin yazıyorsanız eğer o metnin giriş cümlesi o kadar çok önemlidir ki uzayda başlatmış olduğunuz bir nokta zincirlerle bir sona kavuşur ve oluşturduğunuz doğru (à) bu ilk cümleye göre şekillenir. “Distopyalardan bir dünya kurulabilir mi?” diye sorduğum bu dördüncü yazımda Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i inceliyorum. Bradbury’nin kitabındaki ilk cümlesi olan “Yakmak bir zevkti.” gibi her yönüyle merak uyandırıcı bir giriş sözü kullanabileceğimi iddia edemem. Yazar bu söz ile hem distopyayı başlatmış hem de bitirmişti benim için.

Yakmak üzerine kurulu bir dünyaydı bu. Beatty’nin dediği gibi: “Ateşin asıl güzel yanı sorumluluğu ve davranışların sonuçlarını yok etmesidir.” Yok et, bildiğin ne varsa… İnsanın nisyan tarafının boca edildiği bir hayat manzumesidir bu dünya. Her şeyi yak, Semender bunun için biçilmiş bir kaftan. Artık evlerimizin yanmaya dayanıklı olması sayesinde itfaiyenin söndürmek gibi bir işlevinden bahsedemeyiz ya. Teknolojinin nimetlerinden faydalanalım ve yararı olmayan o saçma her şeyi yakalım, değil mi? Öncelikle toplumun kafasını karıştıran o aptalca(!) kitaplardan başlayalım (yanma derecemizi 451 Fahrenheit’e ayarlayalım). Çünkü kitaplar Yüzbaşı Beatty’in Montag’a söylediği gibi: “Otur Montag. Seyret. Özenle, bir çiçeğin taç yapraklarını tutar gibi. Birinci sayfayı yak, ikinci sayfayı yak. Her biri siyah birer kelebeğe dönüşür. Güzel değil mi? İkinciden sonra üçüncüyü yak ve aynı şekilde devam et, zincirleme sigara içer gibi yak, bölüm bölüm, o sözcüklerin bütün o saçma anlamlarını, bütün o sahte vaatleri, bütün o papağan gibi tekrarlanan fikirleri ve zamanın eskittiği felsefeleri.” İşte bu müthiş bir gösteri, her şeyi kül et! Yani her şeyi unut ve davranışlarının sonucunu yok et. Böylece her zaman mutlu olabilirsin değil mi? Unut, düşündüğünü düşünmeyi unut, isyanı unut, açlığı unut, ölmeyi unut, çünkü sen kendini unut. Devlet sana bunu emrediyor. Zamanında sen de devletten bunu talep etmiştin. Hatırlıyor musun? Özür dilerim, unuttuğunu unuttum.

Fahrenheit 451’in dünyasında çocuklar henüz beşikteyken devletin eğitimine girer ve bu okuldan tek tip bireyler üretilir. Aynı şeyleri düşünen, aynı hareketleri yapan ve aynı kalıplarda olan. Robotlaşmış ve makine haline gelen bir toplumdan bahsediyoruz. Her bir çocuğun zekâsı eşit değildir fakat eşit hale getirilebilir. Bunun metodu da basittir. İçlerindeki merak duygusunu körelt ve soruları içlerine tık. İşte bu kadar basit! Bastırılmış zihinler elbette eşit hale gelecektir. “Anayasanın dediği gibi; herkes hür ve eşit doğmaz ama herkes eşit hale getirilir.”

Böyle bir dünyaya doğan ve hayatının son on yılını kitap yakmakla geçiren kahramanımız Montag’ın yaşadığı ikilem Enformasyon Çağı’nın izlerine benzemiyor mu? Zira günümüz haz, hız ve gösteri toplumu anlayışının baskın olduğu bir çağın içerisinde kitapların görmezden gelindiği ve belki de bundan da kötü olanı, piyasa kitaplarının etrafta peynir ekmek gibi kapışıldığı süreç içerisinde Ray Bradbury bize gelecekten haber veriyor. Bradbury’un anlattığı dünyada “insanlar hiçbir şey yapmıyorlar.” Peki ya bizim dünyamız? Alışveriş merkezleri, ekranlar, markalar ve daha bir sürü göstermelik istek ve arzulara boğulmuyor muyuz? İnsanlar gerçekten bir şey yapmıyorlar mı?

XXI. yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarına gelmek üzere olduğumuz şu dönemde toplumların sosyallik anlayışındaki kırılmaları görüyor muyuz peki? İletişimlerin mavi ekranlara koordine edildiği, toplu taşımada kablosuz kulaklıklarıyla tarzını koruyan insanları gördüğümüz gibi öldürülmek üzere olan bir insanın ölüm anını kameraya çekip kurtarmak bile aklına gelmeyen, üstelik videoyu her yerde yayımlayan kişi ile bu videoyu paylaşarak videoyu çekene küfürler savuran bir sosyallik anlayışına sahibiz bundan böyle. Çevrim içi yaşamlara hoş geliyor ama boşlukta süzülüyoruz. Koskocaman bir boşluk… Kahramanlarımızdan Clarisse’nin dediği gibi: “Bir grup insanı bir araya getirip konuşmalarına izin vermemek toplumun sosyallik anlayışı ile bağdaşmaktadır.” İşte elimizdeki aletler tam da bunu başarıyor değil mi? Devletlerin doğrudan bir baskısı belki yok ama sistemin dolaylı yoldan baskısı ile yaşanan bir kısır döngüye giriyoruz.

Sosyallik mevzubahis olunca aileleri de konuşmak gerekir. İnsan ilk olarak bir aileye doğuyor ve ilk sosyalleşmeyi ailesi içerisinde gerçekleştiriyor. Fakat bugün aile içerisindeki sosyalliğe mavi ekranları da eklemeliyiz. Montag’ın karısı üzerinden aynı gerçeklik kitapta da işlenmektedir. Öyle ki Mildred’in halinin korkunçluğu işi çok daha ürkünç hale getirmektedir. İşte bu ürkünçlüğü bugün yaşıyoruz. Artık pek çoğumuz Mildred olma tehlikesiyle karşı karşıyayız diye düşünüyorum.

Her şeyin otomatize edildiği ve boşaltıldığı bu dünyada Montag’ın zihni, yaptığı işi artık sorgulamaya başlıyor. Böylece Montag’ın isyan bayrağını açtığına şahitlik ediyoruz. Kitapları bir kaçış yolu olarak görmektedir Montag. Unutmaktan, hep aynı olmaktan, bunalımdan ve o iğrenç yaşamdan sıyrılmanın anahtarıdır onun için kitaplar. Ne pahasına olursa olsun hız, haz ve gösteri dünyasından kurtulmalıdır. Çünkü artık Montag düşünmektedir. Neden, niye, nasıl? Bu soruların cevaplarını aramaktadır. Kitaplara sığınır fakat Faber’in de dediği gibi kitaplar Montag’a her şeyi veremez. Kitapların verdiği şu üç şey vardır: Nitelikli bilgi; onu hazmetmek için gerekli serbest zaman, ilk ikisinin karşılıklı etkileşiminden öğrendiklerimizde temellenen eylemlerde bulunma hakkımız. Kitapların bize verdiği bir diğer şey ise önsözde Neil Gilman’ın ifade ettiği gibidir: “Fikirler –yazılı fikirler- özeldir. Öykülerimizi ve düşüncelerimizi nesilden nesile aktarmamızın yoludurlar. Onları yitirirsek ortak tarihimizi yitiririz.”

Montag’ın arayışı nihayete ermek üzeredir. Nehrin kıyısındaki amansız takipten kurtulduktan sonra karşılaştığı insanlar ile gerçekleştirdiği konuşmayı günümüz Postmodern toplumunun kurtuluşu olarak görebiliriz. Profesör Granger’in Anka Kuşu benzetmesiyle ifade ettiği gerçeklik çok trajikomiktir ve bu benzetme tarih boyunca yaşanan bir gerçekliğe işaret etmektedir. Granger diyor ki; insan, inşa etmek ve dünya üzerinde iyi bir iz bırakmak üzere gelmiş değil midir? O zaman “Şimdi, önce bir ayna fabrikası kuracağız ve önümüzdeki yıl sadece ayna üretip, onlara uzun uzun bakacağız.” Profesör ve onun gibileri, insanlığın boşluklar içerisinde yüzdüğü savaşa merhem olmak için bilginin insanı sevk ettiği o manasız kibir ve kendini beğenmişlik hastalığına düşmemeleri gerektiğinin de altını çizmektedir. “Biz önemsiz olduğumuzu bilmeliyiz ve ona göre hareket etmeliyiz.” demektedir. Sen değerli okuyucum, bu satırları okuduktan sonra aynanın karşısına geç ve sor kendine bir türlü soramadıklarını. Aynada yüzüne bir bak, evet sana diyorum ve üzerindeki kibir kıyafetini çıkararak özüne dön. Bu dünya iyi iz bırakanların daima iyi hatırlandığı bir dünyadır.  O halde iyi bir ad bırakmaya bak!

Böylece kitabın aynasına yüzümüzü dönmüş oluyoruz. Bradbury’nin Fahrenheit’ı bir distopya olduğu kadar çarpıcı bir ibret hikâyesidir de. Bradbury, Ekran (sinema, televizyon, bilgisayar) Çağı’nın okumayı sona erdirebileceğini elli yıl önceden görecek kadar öngörü sahibiydi. “Shakespeare ile çağdaşlarını okuyamıyorsanız hafızanızı yitirirsiniz, hatırlayamazsınız da düşünemezsiniz.” diyor Harold Bloom son sözde. Fahrenheit 451, yakılmış bir dünya üzerinden yaralı ellerini uzatıyor ve bize aynadaki yüzümüzü gösteriyor. Görmek isteyene ne mutlu!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir