DİSTOPYALARDAN BİR DÜNYA KURULABİLİR Mİ? –V-

Distopyalardan eğriltilmiş yıllarda yaşıyoruz. Günlerdir evlerimizden çıkamıyor ve androidler vasıtasıyla çalışıyoruz. Bununla birlikte “e-alışveriş” yoluyla 7/24 istediğimiz ürünü kapımıza getirtebiliyoruz.

Sanki yıllardır evlerimizden sokağa adım atmıyoruz. Ekranların kuşattığı bir evrenin içerisine düşürüldük. Sanal ile gerçeğin, içeri ile dışarının, ben ve diğerleri arasındaki bağların farklılaştığı, dönüştüğü ve evrildiği günümüze, karantinada geçirilen zamanlar da eklenince ortaya çok farklı birey ve toplum algısı çıkıyor. Gerçekliklerimiz yıpranıyor ve değişiyor. Gerçekliğe dair bu değişimlerin etkisini ilerleyen yıllarda net olarak göreceğimizi düşünüyorum.

Distopyalardan bir dünya kurmaya çalıştığımız yazı serimizin beşinci kitabı da tam olarak bu gerçekliklere temas ediyor: Phillip K. Dick’in “Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi?” kitabı. Kitabın Blade Runner (Bıçak Sırtı) adıyla 1982 yılında uyarlanan filmine, 2017 yılında devamı niteliğinde ikinci bir film eklendi. Fakat filmlerin kitabı birebir takip etmediği görülmektedir. Biz sadece kitap üzerine konuşacağız.

“Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi?” kitabının bugünün dünyasında yaşanmaya başladığını söyleyebiliriz. Dick, gerçeğin insandan insana değişebileceğini, bu yüzden de tek bir gerçek yerine pek çok gerçeğin olduğunu ifade eder. Kitapta da bir yanda insan benzeri robotlar ve gerçek insanlar arasındaki farkı sorgularken, diğer yandan da sunulan tüm gerçeği sorgular.

Kitabın dünyasında her şey otomatize edilmiştir. Çalışmak, yürümek, hissetmek ve hatta nefes almak bile öyledir. Makineler yoluyla her şey istediğin gibi oluyor. Acı duymak yok, nefret yok; sadece bir numarayla halledilen sorunlar var. Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sına benzeyen hayatları burada da görmekteyiz.

Androidlerin kol gezdiği bu dünyada III. Dünya Savaşı yaşanmıştır. Savaşın neden patlak verdiği, eğer biri kazanmışsa kimin kazandığı kimse tarafından hatırlanmıyordu. Savaş bitince dünyanın üzerini kaplayan toz hiç gitmemiş ne güneş ne de yıldızlar kendini göstermiştir. Sonunda insanlık kendi elleriyle doğayı yok etmeyi başarmış ve yapaylıklarla/sahteliklerle dolu bir yaşama geçmiştir. Dünya sanki kıyamet öncesi son günlerini yaşamaktadır. İnsanlar ve kendini insan zannedenler ise canlı hiçbir şeyin kalmadığı dünya üzerinde elektrikle çalışan hayvanları besleyerek bir nebze olsun rehabilite olmaya çalışmaktadırlar.

Duygularını makinelere teslim eden insancıkların dünyasına Mars’ta zorla çalıştırılan yedi androidin dünyaya kaçmasıyla gerçek ile sahtenin üzerine bir perdenin daha indiğini hissediyorsunuz. Kim insan, kim robot? Gerçek ile sahte arasındaki fark nedir? Bu sorular zihnimizde çınlamaya başlıyor. Hiç kimsenin kendini özel hissedemediği, sıradanlaşmış bir dünyada yaşayan insancıkların ikilemlerine şahit oluyoruz. Bununla beraber kitabın kahramanı Rick’in androidleri avlayan bir avcı olması kitabı çok farklı bir noktaya taşıyor. Sentetik Özgürlük Savaşçısı android insan tipi robotların kaçak olarak geldiği dünyada avcı Rick’e büyük iş düşmektedir.

Bireyselleşmenin ve yabancılaşmanın hâkim olduğu insan duygularına android tipi robotlar bir nebze olsun güven aşılamaktadır. Çünkü androidler zeki ama duyguları olmayan eşyalardır. Bir eşyaya sahip olmak ise güven verir. Android insan tipi robotlar ise bunlardan ayrışmaktaydı. Onlar başkasının yaşamına değer veriyorlardı. Tam anlamıyla insan olamasalar da insan olmaya ramak kalmışçasına yaşayabiliyorlardı. Onlar da insanlar gibi rüya görebiliyorlardı. Bu android insan tipi robotlar doğmamış, üretilmişlerdi. Çocuk doğuramazlardı, yaşlanmak ve hastalanmak nedir bilmezlerdi, sadece ve sadece bir eşya gibi yıpranırlardı, birkaç sene yaşayıp hurda hâline gelirlerdi.

Avcı Rick yola koyulmuştu. Dünyaya yasa dışı giriş yapan yedi android insan tipi robotu avlayacaktı. Çöp yığını hâline gelen (kipple) dünyaya yeni yığınlar eklenecekti. Ancak bir sorun vardı: Dünyada yaşananlardan hangisi oyun hangisi gerçekti? Yoksa kendisi de mi robottu? Tek bir gerçek vardı o zaman: Mercer ve Mercerizm. Mercer, inanç ve empati kutusu vasıtasıyla ibadet edilen âdeta sanal bir ibadet aracıydı. Dünya üzerindeki televizyonlarda Mercer’e her gün bir saat ibadet ediliyordu. Mercer, bir hakikatti. O, dünyanın gerçeği, aşkınlığın işaretiydi.

Avcı Rick, android insan tipi robotları bir bir avlarken giderek kimliğini sorgulamaya, gölgesini görmeye ve bu gölgeyle yüzleşmeye başlıyordu. Rick kimdi? Gerçek neydi, sahte neydi? Mercer kimdi? Mercer de sahteydi, böyle bir Tanrı yoktu, o Hollywood’dan çıkma bir süprüntüydü. Onun yürüdüğü güneşli yol, kurgudan ve sahtelikten başka bir şey değildi. Artık gerçek zannedilen sahtenin foyası ortaya çıkmıştı. Kimlikler erimiş ve sahteliğin örtüsü gün yüzüne çıkmıştı.

“Nereye gidersen git, yanlış yapmaya devam edeceksin. Yaşamın temel şartı bu. Kendi yaşamını çiğnemek zorunda kalmak; zamanı geldiğinde her canlı bunu yapmak zorunda.” diyordu Rick. Artık hiçbir şeyin önemi kalmamıştı. İnsancık olduğunu anlamıştı.

Peki ya android insan tipi robotlar: “Biz şişe kapakları gibi damgalanmış makineleriz. Gerçekten kişisel olarak yaşadığımı düşünmem bir yanılgıydı. Ben sadece tipik bir android örneğiyim.”

Gerçek neydi, sahte neye denirdi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir