EDEBİYAT VE PARA

Deruhtece Şeyler canlı yayınlarının konusunu, önceki haftanın yayını biter bitmez belirlemek için uzunca tartışıyoruz. Güzel bir beyin fırtınası oluyor. İşte, bu düşüncelerin ürünü olarak bu hafta da “Edebiyat ve Para” konusunu işlemeye karar verdik. Bir sonraki haftanın konusu da belli ama söylemeyeyim, sürprizi kaçmasın.

Gelelim konumuza. Günledir edebiyat ve para birlikteliğini düşünüyorum. Bununla birlikte ayrıldığı noktaları düşünmüyor değilim. Bir yandan Das Kapital’i mi okusam acaba derken, Theodor W. Adorno’nun Kültür Endüstrisi kitabı yandan çıkıveriyor, sonra bir bakmışım Orhan Okay’ın Kâğıt Medeniyeti kitabına dönüyorum. Aslında edebiyat ve matematik konusu ile edebiyat ve prestij konularının ardından edebiyat ve para başlığı üçlü bir seriyi tamamlıyor.

Yazar Ahmet Ümit, edebiyatın para ile olan ilişkisine dair şöyle diyor: “Yazarın parayla ilişkisi tehlikeli bir ilişkidir. Çünkü biz inandığımız, hissettiğimiz, duygusal olarak bizi etkileyen şeyleri yazarız. Oysa kitabı çok satmak için hedef kitlenin isteklerine uygun şeyler yazılır. Bu yazarın ahlakını bozar, etik değerlerini altüst eder. Çok para kazanayım ya da kitabım çok satsın diye yazar okurun isteklerine göre yazmaya başlar, bu da edebi metinleri düşürdüğü gibi edebi ölçütü piyasanın isteklerine indirir.[1] Bildiğiniz üzere yazarlığı bir meslek olarak görmekteyim. Yazarlık mesleğinin de kendi içerisinde etik kuralları vardır. Bu kurala sadece yazarın kendisi değil; yayınevi, dağıtımcı, okuyucu da uymalıdır. Çünkü bu mesleğin çemberi diğer meslekler gibi belli bir zamanı ve mekânı yoktur. Yazar, zanaat işiyle meşgul olan bir usta değil, estetik ve sanata bağlı bir sanatkârdır. Bir yazarın prestiji salt çok satmasıyla değil “iyi edebiyat” dediğimiz kaliteli ürünler vermesiyle kendini göstermektedir. Biz bu yüzden Deruhte Dergi’yi kurduk, işte tam da bu yüzden bu canlı yayınları yapıyoruz. İtiraf etmek gerekirse YouTube gibi bir mecrada canlı yayın yapıyor ve içerik üretiyorsan salt bu amacı güdemiyorsun. Ayrıca para kazanma gibi bir gayemiz de var. Ve bu kazandığımız para yine dergimize harcanacaktır. Edebiyatın maddi unsurlarla olan ilişkisinin sınırları iyi çizildiği sürece “tehlike”den uzaklaşmış oluruz düşüncesine sahibim. Aynı şekilde manevi unsurlarla da aramıza orta yollu bir sınır çizmeliyiz. (bkz. Romantik kafa ile yazılan bazı günümüz eserleri.)

Theodor W. Adorno, Walter Benjamin’e yazdığı bir mektupta[2] sanat hakkında şöyle der: “Yüksek sanat da, sınai biçimde üretilmiş tüketici sanatı da, kapitalizmin damgasını taşır. İkisi de dönüşüm unsurları içerir.” Bu durum bir bakıma sanatın zanaatlaşması durumuna tekabül ediyor. Sanatsal ‘metaı’ estetik bir zevkin dışında tüketici hale getirerek zanaat kaidesine dönüştürüyoruz. Bugün YouTube’da yaptığımız, sanat ve edebiyat merkezli bütün konular da o zaman estetik dışında bir tüketim ve maddi kaygı ürününe de dönüşüyor. Tabii, bu dönüşümde içerikleri hazırlayanların niyetlerinin daha çok ne olduğunun da önemi var. Adorno, kültür endüstrisinin esas gücünün tüketicide yaratmış oldukları ihtiyaçtan kaynaklandığına ve bu endüstrisinin ideolojisinin her yönüyle para kazanmak olduğunun altını çizmektedir. Bu yüzden biz her ne kadar YouTube üzerinden esas niyetimiz, “iyi edebiyatı” konuşmak olsa da işin sonunda bu mecrayı kuranların niyetlerinin ağına takılmış oluyoruz. Bu da Jean Baudrillard’ın “simulark” kavramına denk düşmektedir. Bu durumda biz aslında hipergerçek, diğer anlamıyla yapay ama gerçeği ikame etmeye çalışan bir görüntüye sığınmış durumdayız. Kapı artık fasit bir dairenin içerisine çıkıyor. Para, yani maddi kazanç niyetinde girift bir çemberin etrafında dönüyoruz. Bir örnek verecek olursak eğer, Beethoven’ın kazancını kaybetmesi üzerine yaşadığı öfke sonrasında, hizmetçilerinin artan maaş tepkileriyle “Es Muss Sein” (Olmalı) adlı bestesini üretmiştir. Endüstrinin insanlığa yaşattığı zorluğu, Charlie Chaplin’in filmlerini izlediğinizde de göreceksiniz. Fakat Beethoven da Chaplin de bir endüstrinin içerisinde endüstriyi eleştiriyor. Baudrillard’ın toprağı bol olsun.

Edebiyatın para ile olan ilişkisi yukarıda da sıkça bahsetmiş olduğumuz endüstrileşme ile daha net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Makineleşmenin ve seri üretimin olduğu yerde bir iş kolu ve maaşlı çalışanlar sınıfının olması kaçınılmazdır. Fakat bu maaşlı çalışanların konumu hangi ideolojiye göre yürütülmeliydi? Bu soru artık sorulmaya değer değil. Zira kapitalist gerçeklikler her bir rakibini boğarak kenara attı. Peki, endüstri toplumu öncesinde ne vardı? Osmanlı’daki hattatlar, kiliselerdeki yazıcılar, şairlerin methiyelerine devletlûların vermiş olduğu akçeler edebiyatın henüz bugünkü gibi bir endüstri haline gelmediğinin kanıtıydı. Matbaa, edebiyatın endüstrileşmesinde anahtar rol üstelenerek sanayideki buharlı makine işlevini görmüştür.

Böylece günümüze geldiğimizde artık belki de her iki kişiden biri edebî ürün ortaya koymaya çalışmaktadır. Teknolojinin sayesinde eserlerimizi herhangi bir mecrada yayınlayabilecek ve popüler olabilecek kıvama gelmiş durumdayız. “Gösteri Toplumu”[3] adlı kitabında Guy Debord, “Gösterinin kökeni zenginleşmiş iktisat alanında yatar ve nihai olarak gösteri pazarına hâkim olmaya kalkışan ürünler buradan kaynaklanır.” demektedir. Böylece kültür endüstrisi içerisinde gösteri pazarına hâkim olmaya kalkışan pek çok ürün, eser, tüketim metaına erişebiliyoruz. Fakat burada şu ayrımı yapmamız gerekiyor. İyiliği ve iyi olanı kötülükten ve kötü olandan ayırmamız gerekmektedir. Örneğin Portakal Sulu Ördek, iyilik ve iyinin ürünüdür. Bu mecranın altında yatan esas karakter kötü olsa bile iyilik ve iyilerin sayısı, bu kötülüğü iyilik durumuna getirebilir. YouTube için de aynı durum söz konusudur. Batılıların enformasyon dediği bilgiye, biz daha da içine girerek iyiliğin bilgisi ve iyi bilgi diyerek açıklamış olalım (Hangi eserleri okumalıyız, nasıl okumalıyız, nasıl yaşamalıyız sorularına giden bu yolda, ‘iyi’ başlığı altında açıkladıklarımız size kaynaklık edecektir.)

Edebiyatın para ile olan ilişkisine yayınevi bağlamında da değinecek olursak, söze korsan kitapla başlamak gerektiğini düşünüyorum. Korsan kitap, bugünün Türkiye’sinde karanlık bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Kitapların pahalı olması korsan kitap pazarının ekmeğine yağ sürüyor. Bu da endüstrileşmenin kaçınılmaz bir gerçekliği olarak suratımıza vuruluyor. Nasıl ki bir ürünün yan sanayisi varsa, kitabın da korsanı oluyor maalesef. Bu konu hakkında devletin de pek önlem almadığını görüyoruz. Diğer yandan internet üzerinden erişilebilen telifli kitapların oluşu bir başka açmaz. Telifsiz erişmenin cazibesi de insanı içine hapsediyor. E-kitap konusunda epey çalışma yapan birisi olarak bunu bizzat hissediyorum. Peki çözüm nedir? Pek mümkün olmasa da kâğıdın ham madde olarak fiyatının düşmesi, e-kitap ağının güçlenmesi, yayın ağının A’dan Z’ye fiyatı minimize etmek üzere çabalaması. Bunlar şu anda pek mümkün gibi durmuyor.

Kitapların dünyasına girdiğimize göre bibliyofil ve bibliyomanları da açıklamak gerekiyor. Burada sözü Orhan Okay’ın Kâğıt Medeniyeti[4] kitabına bırakalım: “Bibliyofil, kendi zevkine ve kültürüne yönelik kitap seçen bilinçli okuyucudur. Adeta hayatını kütüphane kurmaya ve başkalarına yardımcı olmaya, bu kitapları bağışlamaya adamıştır. Bibliyoman ise her gördüğü kitabı elde etme hırsıyla yanan, oldukça bencil bir kitap hastasıdır. Yazar, bibliyofillere örnek olarak Seyfettin Özege’yi tanıtır. Özege, eski harflerle yazılmış Türkçe kitapların tamamını toplayarak bununla ilgili muazzam bir eser ortaya koyar.”

Kitaplara dair günümüz teknolojileriyle üretilen “pocketbook” ve “hardcover” kavramlarını da es geçmeyelim. Doğan Hızlan’ın bir röportajından öğrenmiş olduğum bu iki kavram, bugün güncel yayın endüstrisinde en çok ilgi gören pazarı işaret ediyor. Pocketbook, bir e-kitap okuma teknolojik ürünüdür. Ülkemizde yıllardır kullanılan Kindle’da bu ürünlerdendir. Elektronik kâğıt teknolojisiyle üretilen ve gözü yormadan kitap okuma imkânı sunan bu ürünün ülkemizde çok fazla olmasa da dünyada büyük ilgi gördüğünü söyleyebiliriz. Zira çok okuyan bir millet olmadığımızı söylüyoruz yıllardır.

Hardcover ise, ciltli kitaplar anlamını taşımakta olup özellikle kütüphane kurma sevdalısı ve hastaları (yani bibliyofil ve bibliyomanlar) için harika bir çalışmadır. Ülkemizde bazı yayınevleri kitaplarını böyle basarken, bazıları da yazarın telifinin bitmesine çok az bir zaman böyle özel bir kitap çıkararak son vurgununu yapmaya çalışmaktadır. Ciltli kitap gerçekten harika oluyor. Yayın endüstrisinin daha çok para kazanabileceği bir kitap basım şeklidir. Cep kitaplarının da gördüğü ilgiyi atlamadan bahsetmek gerekir. Zira bu tür kitaplar da taşımasının kolay olması nedeniyle özellikle şehir içi veya şehirlerarası çok fazla yolculuk yapanlar için ideal bir endüstri ürünüdür.

Sizlere Twitter ve Instagram hesaplarımızdan yapmış olduğumuz beş soruluk anketi de paylaşmak istiyorum:

TWİTTER

1. Kitaplarınızı daha çok nereden satın alırsınız? à %21,7 Kitapçı, %78,3 İnternet

2. Sizce yazar olmak için hangisi daha çok etkilidir? à %46,4 Yetenek, %53,6 Çalışmak

3. Bir kitabı kötü yapan şey daha çok hangisidir? à %41,5 Klişeler, %58,5 Gereksiz Anlatım

4. Sizce yayıncılık endüstrisi olmalı mıdır? à %17,2 Hayır, %82,8 Evet

INSTAGRAM

1. Kitaplarınızı daha çok nereden satın alırsınız? à %34 Kitapçı, %66 İnternet

2. Sizce yazar olmak için hangisi daha çok etkilidir? à %53 Yetenek, %47 Çalışmak

3. Bir kitabı kötü yapan şey daha çok hangisidir? à %37 Klişeler, %63 Gereksiz Anlatım

4. Sizce yayıncılık endüstrisi olmalı mıdır? à %13 Hayır, %87 Evet

5. Sizce hangisi daha güzel? à %10 Filme Uyarlanması, %90 Kitabın Kendisi

Bir söz ile yazımı/sözlerimi noktalamak istiyorum. Sokrates[5] şöyle demektedir, “Öğrencilerinize bir şey öğretmeyin, onları düşünmelerini sağlayın. Çünkü onlar düşünmeye başlarsa zaten kendi çabalarıyla öğrenirler. Ve çaba sonucu öğrenilen bilgi, en kalıcı bilgi olur. Asla silinmez.”


[1] https://www.ntv.com.tr/turkiye/edebiyat-para-kazandirir-mi,b5Hxf2iarke_10MlWrrGdA

[2] Theodor W. Adorno, Kültür Endüstrisi Kültür Yönetimi. İletişim Yayınları, 6. Baskı. 2011, İstanbul.

[3] Guy Debord, Gösteri Toplumu. Metis Yayınları, 1. Baskı, Şubat 1996. İstanbul.

[4] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/398317

[5] https://twitter.com/biyotech/status/1364287081145597953

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir