ELMA

Bir elma düşünce aklıma, bölüşürüm hayalinizle. Yarısını alır gönlümün en gizli yerine asar, diğer yarısını usulca tren yoluna bırakırım. Belki ulaşır size diye.

“Seni En Çok Ben Bekleyeceğim”, İbrahim Çolak’ın kitabında okuduğum en güzel öykülerden biriydi. Peki, onu diğerlerinden ayrıcalıklı kılan neydi? Önce bunu ben de düşündüm. Düşünene kadar fark etmemiştim benim için bu kadar kıymetli olduğunu. Orada bir elma bahsi vardı çünkü. Sahi nereden çıkmıştı bu “elma” sevdası? Alışılmışın dışında elma almaya başlamışım. Öyle söylüyor çevremdekiler. İnsan işte içine düştüğü kuyunun farkına kuyudan çıkma çırpınışları esnasında varıyor. Benimki de öyle oldu. Bir baktım iki “elma” diliminin arasına sıkışmış kalmışım. Bir yol arıyorum kurtulmak için. Önce deniyorum epeyce. Tezatlık bu ya, tam bu zamanlarda herkeste bir elma hayranlığı türemiş. Herkesin sevdiği meyve o olmuş. Tüm teşbihler onunla yapılıyor, renklerin en güzeli ona mâl ediliyor. Bakıyorum ki elmaya dair kitaplar artmış; elmalı anahtarlıklar tüm kilitleri açacak gibi. Gökyüzündeki şekilsiz bulutları benzetme oyununda dâhi elma görünüyor tüm çocukların gözüne. Sonra fark ediyorum ki yine elma koymadan azığıma çıkamıyorum evden, olmadan yarım kalacakmış gibi tüm işlerim. Her önüme gelene elma ikram ediyorum bıkmazcasına. Bahçesinde elma olan evlerin damlarının altında daha çok gölgeleniyorum. Kırmızı, yeşil, sarı… Rengi fark etmiyor, tüm pazarı dolanıp duruyorum ve tümünü almak gibi çılgınca, mümkünatı olmayan bir isteğe kapılıyorum. Yorulana dek dolaşıyorum adım adım. Sonunda pes ediyorum ve soluklanırken bir elma alma ağacının altında durduğumu görüyorum. Gözlerimi kaldırıyorum, ellerim iyice düşmüş ve teslim oluyorum; pes… Kabul, mağlup, yenilme. Adı hangi kelime ile zikrediliyorsa onu söylüyorum sessizce. İki dudağım sanki yenilgiyi kabul etmemiş gibi ki ben dâhi zor duyuyorum bunu.

Yeşil yaprakların, ince dalların arasından muzırca bana bakıyor, biri yeşil diğeri kırmızıya yakın iki “elma”. Mağlubiyeti kabul ettiğimden midir nedir, masumca tebessüm ediyorum onlara ve tekrar kabulleniyorum onsuz olamayacağımı. Elmalı şarkılar doluyor sağır kulağıma. Öyle bir doluyor ki çınlıyor ve bir daha gitmiyor kulaklarımdan. Düşünüyorum ve karar veriyorum; elmaya mektup yazacağım. Çünkü başka türlü olmuyor. Bu yenilgiyi öylece kabul edemem diyorum kendi kendime. Görecek o gününü! Nasıl düştüysen aklıma, gönlüme öyle de çıkmalısın yine; “pat!” diye. Damdan değil, elma ağacından düşer gibi.

Biraz çok, hatta bayağı çok uzak zamanlara gidelim senin ettiklerini düşünmek için. Hz. Âdem ile Havva’nın kıssasını hepimiz az çok biliyoruz. Şu aciz aklımızın nazarına gelmeyecek güzellikler içinde bir mekân. Hatta mekânlar üstü -ya da biz öyle sandık sevginin en güzeli, en mahremi orada yaşanırken, kötülüğün adı dâhi anılmazken bir arada o ağaç görünüyor. Öyle güzel ki ağaç hayranlık uyandırıyor insanda. Tekrar tekrar bakıyor Ademoğlu- kızı. Öyle ki cezbediyor bu iki toprak insanını. İhtimal kuruyorlar acaba nedir? Herkesin ettiği tahmin doğru çıkıyor: “Elma”.

Âdemoğlu’nun merakını arttırıyor ondaki sakinlik, kendi halinde oluşu. Öyle dingin, öyle sade ki, tüm yağmur onun için yağacak gibi. Nasıl da fütursuzca bakıyor Âdemoğlu’na -gelecek olan tüm insanlığa-.

Ya Âdemoğlu bilse, onu kavuracak olan bu meyveden fersah fersah uzak dururdu belki de. Belki de yapacağını bile bile avuçladı ateşi kim bilir? Sevmezdi kimse seni kötü olsaydın. İmtihanı olacağını bile bile bağrına basmak böyle bir şeydi. Elma…

İmtihanı oldun sen tüm insanlığın. İşte böyle düştün önümüze, bir daha çıkaramadık hayatımızdan. Newton’un başına düşerken neleri düşledin, neleri yerinden edip neleri ekledin. Belki de ebedî uykuya çağırmaktı gayen. Tıpkı Pamuk Prensesi uyuttuğun gibi. Aşka yol olmakla dağ olmak arasında gidip geldin hep. Benim için de öyle bir yemişsin ki, gördüğüm, yazdığım anda kuşları üzerime çekiyor gibiyim. Sevileni hatırlatan en lüzumsuz şey bile elma’s değerinde olurmuş ya o hesap. Bu kadir kıymet onun hatrına. Kim inkâr eder ki bunu?

Ne diyeyim ki yol oldun, benim için ulaşamayacağım bahçenin gölgelikleri, güneşlikleri oldun. Elma deyince irkildim, üşüdüm, yandım. Yar olmayan yâr oldun, o oldun benim için. Artık geri dönme vakti gelmedi mi sence de küçük köy bahçelerine?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir