EN ESKİ TÜRK ŞİİRİNİN İZİNDE

– Alperen Yiğit’e –

“ Akçasını almadım, ipeğini giymedim

Hiçbirine bakmadım Kadir Mevlâ tanıktır

Yavan aştan dökülmüş bir sofraya oturdum

Korkut Ata, Aprınçur, Yunus Emre konuktur”

– Şair Meslek Lisesi / Süleyman Çobanoğlu-

Her “din”, kendi varlık duyuşunu, evren tasavvurunu ve tabiata bakışını da beraberinde getirir. Tarih boyunca pek çok farklı inanç dairesine girmiş olan Türk toplulukları, girdikleri yeni inançların kültür kodlarından etkilenirken öte yandan da kendi yaşama biçimleriyle o dinin tarihi serüvenine damga vurmuşlardır. Son olarak kitleler halinde IX. yüzyıldan itibaren İslam’a giren Türklerin tarihi tecrübesine bakmak adına başvurulması gereken ilk kaynak Türkçedir. Türkçenin uzun bir zaman dilimindeki verimlerine dikkat kesilirken –başlı başına bir şiir dili olduğu için- Türk şiir ırmağı bize yeterli bilgiyi sağlayacaktır. Bu ırmağın erken devirlerine dair oldukça kısıtlı olan bilgimiz Turfan-Uygur metinlerinin geçtiğimiz yüzyılda bulunmasıyla beraber yeni bir safhaya taşınmıştır. W.Bang, A. von Le Coq, F. Müller, Radloff ve Gabain gibi Türkologların metinler üzerine çalışmaları Türkoloji dünyasının dikkatlerini bu eserler üzerine çekerken Türkiye’de özellikle -yazıya konu alacağımız eserin sahibi- Reşid Rahmeti Arat ve Şinasi Tekin’in Türkçe ve yabancı dildeki yayınları Turfan-Uygur metinlerini bize tanıtmaktadır. Divan-ı Lügat’it Türk’teki şiirler, tarih eserlerinde ve halkın dilinde yer alan destan parçaları ile maruf Türk şiirinin erken dönemi hakkında pek çok görüş bu hadise neticesinde yeniden değerlendirmeye tabi tutulmak zorunda kalmıştır.

Türkçe literatürde özellikle Divan-ı Lügati’t Türk öncesi Türk şiiri hakkındaki çalışmalar “destan” bazlı olarak seyretmiştir. Destanların edebiyat tasnifleri arasındaki macerasına ara vererek özellikle İslamiyet öncesi Türk şiirini yeni eserlerle değerlendirmek ve bunu yaparken de Uygur dönemi Türk şiirini akademinin koridorlarından günümüz Türk edebiyatı sahnesine çıkarmak adına Reşid Rahmeti Arat’ın “Eski Türk Şiiri” eşsiz bir eserdir. Bu kitaba sadece akademik kaygılarla ve öğrenci gözüyle değil aynı zamanda şiirimize vakit ayıran herkesin yolunun uğraması gereken bir “uğrak noktası” nazarıyla baktığımızın bilinmesini isteriz ki yazımızın başında şiirini alıntıladığımız Süleyman Çobanoğlu dahi katıldığı bir televizyon programında samimi ve ciddi şiir okurlarına söz konusu eseri salık vermiştir.

Eserde Türklerin tarihine paralel olarak girdikleri Manicilik(Maniheizm), Burkancılık(Budizm) ve İslamiyet devrelerine ilişkin ilahiler, lirik ve epik şiirler ile elde kalan nazım parçaları yer alıyor. Mani dini Türkler arasında VIII. yüzyılda etkili olmuş ve özellikle Turfan bölgesinde yerleşik olan Uygurlara IX. yüzyıldaki Burkancılık dininin yayılmasına kadar tesir etmiştir. Bunun sonucunda eldeki mecmualarda bulunan ve en eskisi VIII. yüzyıla tarihlendirilen şiir malzemesi ortaya çıkmıştır. Şiirlerin dilini incelediğimizde ortada inançlarını ve duygularını ifade edecek kavramlara sahip ve işlenmiş bir şiir dili ile karşılaşırız. Orhun Kitabeleri’nden sonra alınan bu mesafe –her ne kadar Orhun Kitabeleri’nde de işlenmiş bir dil göze çarpsa da-  mühimdir. Göktürk devri dil özellikleri ile belirli bir farklılaşma gösteren Uygur Türkçesi özellikle coğrafi farklılıklar ve Soğd kaynaklı yeni Uygur alfabesinin kullanımı ile alakalıdır. Yine de dil ve kültür açısından kelimelerin sürekliliği şaşırtıcıdır. Kitabın sonunda Arat’ın özellikle Bang’ın çalışmalarına atıfla verdiği etimolojik ve filolojik bilgiler bize bunu açıkça gösteriyor. Bu arada Manicililk devresinde yaşayan “Aprınçur Tigin” kaynaklarda şiirlerine rastladığımız ilk Türk şairidir. Mani dinine ait bir methiyesi bulunan Aprınçur Tigin aynı zamanda dilimizdeki ilk lirik şiirin şairidir. Şairlerin ele aldığı konuların evrenselliği(!) bakımından dikkat çeken şiirinin günümüz Türkçesine aktarılmış hali şu şekildedir:

“A …………..

emsalsiz sevgili …..

sevgili canım …..

Yavuklumu düşünüp, hasret çekiyorum;

hasret çektikçe, kaşı güzelim,

kavuşmak istiyorum.

Öz sevgilimi düşünüyorum;

düşünüp-düşünüp …durdukça,

sevgilimi öpmek istiyorum!

Gideyim desem, güzel sevgilim,

gidemiyorum da;

merhametlim.

Gireyim desem, küçücüğüm,

giremiyorum da;

anber, misk kokulum.

Nurlu tanrılar buyursun;

yumuşak huylum ile

birleşerek, bir daha ayrılmayalım.

Kudretli melekler kuvvet versin;

gözü karam ile

güle-güle oturalım.”

Manicilik devresi yerini tesirini gittikçe artıran Burkancılık dinine dair şiirlere bırakır. Şiirlerin çoğu Hint ve Çin kaynaklı dini metinlerin tercümesi, istinsahı veya manzum hale getirilmiş şeklidir. Başka bir kültürün dini metinlerini insanlığın dil açısından “en yüksek ifade biçimi” olan şiir ile yapmak Türkçenin İslamiyet öncesi ve İslamiyet’e girdiği devrelerde ulaştığı seviyeyi yansıtır. Bu bölümde de çeşitli mütercim, müstensih ve şair adlarına rastlarız. VIII.-XIII. yüzyıllara ait mecmualarda bulunan şiirlere yer verilir. İslamiyet’e geçişin farklı Türk boyları arasında geniş bir tarih skalası içerisinde gerçekleştiği görüşünü destekleyen bir veridir bu.

Kitabın üçüncü bölümünde Turfan-Uygur metinleri içerisinde bulunan bir mecmuada İslamiyet sonrası dönemde yer alan nazım parçaları vardır. Bunlar içerisinde bir tanesi Batı Anadolu Türkçesinde şiir dilinin kurucusu Yunus Emre’nin “İlim ilim bilmektir/İlim kendin bilmektir” adlı şiiri ile lafzen olmasa da ruh akrabalığı taşıyan şairi meçhul bir şiirdir. Okuru biraz heyecanlandırmak ve Türkçenin eski verimleriyle direkt olarak karşılaşabilmesini temin etmek adına bu şiiri Uygur Türkçesi ile vermeyi uygun buldum:

“Bilig biling ya begim

bilig sanga eş bolur

bilig bilgen ol erke

bir kün devlet tuş bolur.

Biliglig er bilinge

taş kurşansa kaş bolur

biligsizning yanınga

altun koysa taş bolur.”

Eski Türk Şiiri’nin günümüzde ne anlam ifade ettiğini anlatmak amacıyla dilimizin karşı karşıya kaldığı tehlikeleri göz önüne almalıyız. Buna dair, şu an hatırlayamadığım bir yerde Türkistan’daki Türk şairlerinin, Anadolu coğrafyasında yazılan şiirleri ellili altmışlı yıllara kadar bir nebze de olsa takip edebildiklerini okumuştum. Gaspıralı’nın büyük rüyasının bir uzantısı olarak gördüğüm acı tespit, Türkçenin tarihi seyrindeki savrulmanın da işaretiydi. Kaşgarlı’nın geniş muhayyilesi, Türkistan’da ve Türkiye’de yoğun olarak okunan Nevai ve Köroğlu gibi şairlerin varlığı ve şiirleri, Babür sarayında yankılanan Baki gibi zirvelerden sonra bu “ayrı düşme”, hem dillerin doğal seyri hem de tarih aktörlerinin kasıtlı müdahalelerinin sonucuydu. Çağatayca’nın parçalanmasını  “manevi bir savaş” olarak gören XIX. yüzyıl Rus yayılmacılığının ve benzeri bir stratejiyi bugün Doğu Türkistan’da uygulayan Çin’in Türk varlığını sindirmek ve silmek üzere Türkçeyi hedef almaları gayet tabiidir. Çünkü Türkistan-Türkiye arasındaki bağın en kuvvetli noktası Türkçedir. Türkçeyi daha asırlar boyu gök kubbenin altında duymak isteyenlerin, bu hamleler karşısında öncelikle kendi dillerinin tarihi ve güncel durumundan haberdar olmaları gerekir. Ve bir dili şiiri taşır. Az önceki cümledeki keskin hüküm özellikle Türkçemiz için iki kere geçerlidir. Günümüzde, bir zamanlar asgari müştereklerde anlaşan bir yaşama üslubuna, ortak bir felsefe-bilim-kültür havzasına ve -siyasi tarihin bütün “cihân gavgâsuna rağmen- ortak bir dile sahip olan bu “parçalı/parçalanmış” coğrafyada “söz söyleyebilme” hakkını elde bulundurmak istiyorsak şiirin kudretinin farkına varmamız bilakayduşarttır. Evet, Rimbaud da bir dâhiydi ve gencecik yaşında Fransa’nın şiir dünyasına bomba gibi düştü. Ama on altısında o şiirleri yazan aynı Rimbaud, yine on altısında Latince şiirler söyleyebilecek denli evveliyatına hâkim ve kültürüne hakkıyla vakıftı. Varın gerisini siz düşünün! Bugün Yunus’a kendince ‘don biçmek’ vazifesini üstlenenler, onu dar bir çerçevede ele alarak Türkçenin kaynağından bihaber kalmayı marifet sayıyor olabilirler. Fakat Türk şiirine kulak kesilmek isteyen her ciddi okurun, bir yandan Yunus Emre’yi –hem de ciddi bir şekilde- diline vird edinirken öte yandan onun “Bir ben vardır bende, benden içerü” sedasına aynı yüzyılda kendi inancı ve dili zaviyesinden yanıt veren Uygurlu bilgin Vapşı Bakşı’yı da es geçmemesi gerekir: “Kişi, Burkandan başka bir şey olmayan bilincini kendi dışında aramamalı. Burkanı kendi dışında aramayan, aldanmaz.”

Genel Kaynakça ve Okuma Önerileri:

  • Hunların Dili, Talat Tekin, Doruk, 1993
  • Eski Türk Şiiri, Reşid Rahmeti Arat, TTK, 2007
  • Divan(Seçmeler), Yunus Emre(Hzr:Mustafa Tatçı), DİB, 2012
  • Felsefe-Bilim Nedir?, Ş. Teoman Duralı, Dergah, 2020
  • Çırpınıp İçinde Döndüğüm Dünya, Şükrü Erbaş, Kırmızı Kedi, 2020
  • “Çarlık Rusyasının Güney Kazakistan’daki Eğitim Politikası (1850-1914)”, M. Egamberdiyev-L.Dinasheva, Belleten Cilt:LXXXIII, Ağustos 2019

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir