ERDEM AMCA

Elindeki kalemi masaya, kâğıdı cebine koydu. Küçük bir nefes verdi ve mumu söndürdü. Sönmüş ateşin kokusu genzini yakmıştı. Pencereyi açtı, derin bir nefes aldı. Soğuk bir rüzgâr çarptı yüzüne, tüm gerçekler gibi. İçi ürperdi birden. Pencereyi kapatıp sobanın dibine oturdu. Bir çay koydu kendine. Tek şekerli içmesine rağmen iki şeker aldı yanına, yalnızlığına meydan okurcasına. Işık hâlâ kapalıydı, pencereden içeri giren sinsi ışık vardı sadece. Bütün bu karanlıkta hâlâ kalbini görebiliyordu. İçerisi ne kadar karanlık olursa olsun içini görebiliyordu. Kanadı kırık bir kuş gibi çırpınıyordu kalbi. Çayından art arda iki yudum aldı. Bir ses duyuldu. Sessizliğin sesi miydi? Ah, hayır. Sessizlik bu kadar gürültü çıkarmazdı. Kapıya koştu. Yan komşu Erdem Amca elinde bir tas yemek soğuktan al al olmuş yanaklarıyla bekliyordu. İçeri almak istedi önce ama içerisi o kadar kimsesizlik kokuyordu ki onu rahatsız etmek istemedi. Erdem Amca sessizce sordu:

-Hâlâ gelen yok mu oğlum?

Hâlâ gelen yoktu. Hâlâ giden yoktu. Hiçbir şey yoktu.

-Erdem Amca, gelen de giden de benim içimde. Beklediğim, benim.

Babası yoktu. Kardeşi yoktu. Annesi de altı ay önce terk etmişti onu. O gittikten sonra üstü başı yalnızlık ve çaresizlik kokmuştu. Ne hiç görmediği babasının yokluğu ne de kardeş yoksunluğu onu böyle kimsesiz bırakmamıştı. Erdem Amca’nın getirdiği çorbayı kokladı. Kokmuyordu. Tadına baktı. Tatsızdı. Varlığından şüpheye düştü. Deliriyor muydu? Eline baktı. Titremesinden midir nedir, silikleşmişti. Görüşü bulanıklaştı. Çorbayı bırakıp çayına geri dönmek istedi. Elini uzattı ama çayı orada yoktu. Nereye bıraktığını hatırlayamadı. Işığı açmamakta ısrarcıydı. Altı aydır eve güneş ışığını bile sokmuyordu. Karanlık yol arkadaşı olmuştu. Yalnız onu kokluyor, onu görüyor ve onu hissediyordu. Yürümek istedi, salondan mutfağa. Düştü. Farkında bile değildi. Bilmekten uzak bir uykuya daldı. Her şey ondan bağımsız gerçekleşiyordu. Yeryüzünde bir yer kapladığından şüpheliydi. Hissiz ve kimsesizdi.

***

Ertesi akşam tüm mahallede siren sesleri yankılandı. Beyaz önlüklü insanlar hızlı ve büyük adımlarla yürüyorlardı. Sedyenin üstünde yatan adam sarsıldığında cebinden bir kâğıt düştü. Kimse dönüp almadı. Kırk iki saat sonra adam gözlerini açtığında havada asılı şeffaf bir poşet gördü. Ucunda bir boru vardı. Gözleri boruyu takip etti. Ucu koluna bağlıydı. Gözlerini kırpıştırdı birkaç defa. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bütün anlamsızlığa bir anlam bulmak için can çekişiyordu. Damarları genişledi. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Sesi kulaklarını tırmalıyordu. Nefesi daraldı. Soluksuz kaldı. Sonra birden vücudundaki bütün nefes boşaldı. Uzunca bir soluk koptu çığlığı andıran. Bütün hastane inledi. Kırılmadık cam, yaşarmayan göz kalmadı. Adam sımsıkı kapadığı gözlerini yavaşça açtı. Yavaşlayan tek şey kalbiydi. Her şey olağandı ve aslında herkes yaşamaya devam ediyordu. Canı çıksa da dünya dönüyordu. Soluna doğru çevirdi kafasını. Eski püskü bir koltukta uyuyakalan Erdem Amca’yı gördü. Sonra gözü doktoru aradı. Çıkmak istiyordu buradan. Anlayamadığı her şeyi anlamaya baştan başlamak istiyordu. Bütün anlamsızlığa göğüs germek istiyordu. Mademki hayat bir pamuk ipliğine bağlıydı, yaşamak istiyordu. Tüm kararsızlığına rağmen kararlıydı. Gözlerini kapatıp ciğerlerine müthiş bir hava doldurdu. Sanki sihirdi. Öyle müthişti ki, bırakmak istemedi. Ölmeyeceğini bilse onu kaybetmemek uğruna başka bir nefes almazdı. Bu düşüncelerden sıyrılıp yavaş yavaş nefes verdi. Erdem Amca’yı görmek istedi, orada yoktu. Hızla etrafına bakındı. Yoktu. Bir doktorun ona yaklaşmakta olduğunu gördü,

-Neyim varmış doktor bey, ben ne zaman çıkabilirim?

-Fiziksel olarak önemli bir şeyiniz yok lakin ciddi bir psikolojik yardım almanız gerekiyor. Bütün bu yaşadıklarınızın sebebi aşırı stres. Bilincinizi kaybedebilirdiniz. Kalıcı bir hasar olabilirdi. Şükür ki, şanslısınız. Bugün burada kalmanız sizin için iyi olacaktır.

Şanslı mıydı? Her şeyi unutsa ve baştan başlasa daha iyi olmaz mıydı?

-Peki beni buraya getiren Erdem Amca nerede? Siz gördünüz mü?

-Yanılıyorsunuz. Sizi buraya biri getirmedi. Bir ihbar olduğu doğru fakat kim olduğu bulunamadı.

Bir yanlışlık olmalıydı. Ceplerini yokladı. Kâğıt yoktu. Erdem Amca yoktu. Kaybolmuş hissetti. Telaşa kapıldı. Rahatlamalıydı ya da belki biraz daha zorlayıp hafızasını kaybetmeliydi.

Ertesi gün hastaneden çıktığında Erdem Amca’nın yokluğunu ve kâğıdın kaybını unutmaya çalıştı. Eve gider gitmez pencereleri açtı. Derin derin nefes aldı. Havanın tadı müthişti. Etrafı toparladı. Çorba yaptı. Kokladı, kokusu vardı. Tadına baktı. Lezzetliydi. Yaşadığını hiç bu kadar hissetmemişti. Yaşarken yaşamaya karar vermek verdiği en doğru karardı.

***

Hastane kapısı açıldı. Yerdeki buruşuk kâğıdı gören hademe onu çöpe atmak için avuçlarının arasına aldı. Ucundan gördüğü birkaç kelime dikkatini çekti. Kâğıdı özenle düzeltti. Kâğıda bir damla düştü. Damlanın değdiği mürekkep silikleşti. Kâğıtta yazanları fısıldadı,

“Üstün başın çaresizlik de koksa yalnızlığı ve umutsuzluğu yanına yoldaş da yapsan, yaşamaya yaşarken karar ver. Yaşamayı bıraktığın an öleceksin ve sen acıdan kıvranarak ölsen de dünya dönmeye devam edecek. Yaşarken, hala nefes alıyorken yaşa.”

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

One thought on “ERDEM AMCA

  • 4 Mart 2021 tarihinde, saat 06:46
    Permalink

    Bitap halde kendimi kerpiç bir hana attım. Deriden bir yastığa koyar koymaz başımı o sesle gözümü açtım. Asırlar geçmiş sanki, Mekke’de sabah olmuş. Dilimde sübhanallah kulağımda tekbirler. Eline yüreğine sağlık Bacım!..

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir