EVE SIĞMAYA ÇALIŞAN HAYATLAR

Çocuklar kaç gündür evde, okullar da tatil edildi, hanım desen hasta, ben ne edeyim, bu virüs denilen illet ümüğümüze çöktü valla. Adına da korona mı ne derlermiş, Çin’den tüm dünyaya yayılmış, ana haberler öyle diyor. Üç bebenin elinden kumandayı kapıverdiğim kadarıyla biliyorum işte. Evden çıkmayın diyor hükümet. Nasıl çıkmayacağız devlet baba? Ben büyük şehrin küçük kâğıt toplayıcısıyım, gündelikle çalışıyoruz. Çıkmasak aha kaldık mı aç? Öyle zenginler gibi stok yapacak durumumuz da yok. Zaten onlar da evlere kapandığından beri elimize geçen üç kuruşu da çöplerden çıkaramıyoruz. Evde, el elde baş başta duruyoruz işte. Ne olacaksa sonumuz… Bir haftadır işe de çıkmıyorum. Gece bekçiler, polisler gördüğünde hemen eve bak yoksa ceza yazarız diyorlar. Kazandığım para cezadan fazla olsa çıkacağım işe ama yazacakları ceza kazandığımın beş katı. Hem çalışacağım hem de ceza yiyeceğim, iş değil. En iyisi evde durmak, ama o zaman da kabak gibi kalıyoruz evde. Bir haftadır aldığım on paket makarna ile idare ediyoruz, artık ne edeyim. Bir de kıştan aldığımız elli kilo un. Evelallah o un bize kış boyu yetiyor. Daha fazla yeriz yemesine ama fakirlik işte ne yapacaksın. Çocuklar da doyasıya kadar yemek ister fakat biliyorlar hâlimizi. Yine de nimete şükretmesini bileceksin.

Bu arada benim kim olduğumu merak ediyorsunuzdur. Ben Mehmet. Hüseyinlerin Mehmet derlerdi köyde. Lakabım Arap Mehmet’tir. Anam beni doğurduğunda kapkara bir şeymişim, iş bu ya hâlâ karayız. Ömrüm kömür karasında, tozların içinde, çöplerin üstünde geçip gidiyor. Yaşım hüviyetimde otuz sekiz ama anamlar üç yıl geç yazdırmışlar, aslen kırk bir yaşındayım. Memleketten üç sene önce göçtük büyük şehre. Eş dost vasıtasıyla bir kapıcı dairesine yerleştik. Kirası da bir şey değil, üç yüz lira. Şehre gelmeden evvel mal masatla uğraşıyordum. On koyun beş de öküzüm vardı. Hanım hastalanınca ne yapalım düzeni bozduk geldik büyük şehre. O kırk sene önce çekilmiş filmlerde izlerdik büyük şehirleri, insanı ejderha gibi yutarmış, herkes akbabaymış derlerdi. Şehre, göçmeden evvel de gelmişliğim vardı yine de çok bir şeyini görmemiştim. İki eş dost akraba ziyaretinden sonra bir gün ya kalır ya kalmaz köye giderdik. Köylü kısmının şehirde iki gün durması caiz değil, derdi babam. Mal masat beklemez oğlum, derdi. Doğru söylermiş. Biz de o minval gelirdik köye. Şimdi köy de kalmadı, ev de. Unuttuk gittik hepsini. Ana babayı yıkadık yumduk. İki abim, bir ablam bir de bacım var. Her biri başka bir yerde. Savrulduk gittik işte. Ayda bir araşırız, hal hatır sorarız. Küçüklerin gözlerinden büyüklerin ellerinden öperiz. Buraya da bizim emmioğlu Salih vesilesiyle yerleştik. Allah razı olsun, onun gibi on akrabam olsun sırtım yere gelmez. Şimdi de çok şükür iyiyiz amma bir düze çıkamıyoruz. Elektrik, su, telefon faturası derken belimiz bükülüyor. Bunlar da bir şey değil çocukların okul parası, günlük erzak parası sorma gitsin. Bir de hanımın hastane masrafları. O yeter ki sağ olsun da varsın milyonlarım gitsin. Her vakit namazı sonrasında dua ediyorum. Allah’ım sen onu bize, çocuklarına bağışla diye. Hastalığı dünyada tamamıyla çözülememiş bir hastalıkmış. Halk arasında sara, tıp lisaniyle epilepsi diyorlarmış. Her gün avuç dolusu ilaç alıyor. Köydeyken daha azgındı hastalık. Şimdi şükür sadece çok uyuması ve bazı zamanlar sinirlerine hâkim olamamasından başka derdi yok. Şükür diyorum çünkü kriz geçirdiğinde daha beter oluyor, başı öyle bir dönüyor, dili boğazına kaçıyor, en olmadı dilini öyle bir ısırıyor ki üç gün kendine gelemiyor kadıncağız. Uyusun, biraz da sinirli olsun gerisi hava cıva.

Hanımla birbirimizi severek evlendik, ben yirmi beş, o da on sekizindeydi. Sevda’ya öyle bir tutulmuştum ki yemekten içmekten kesildim. Ailesi önce vermedi amma köyün büyükleri arayı buldu da aldım Sevdamı. Evlendik. Ahmet, Hasan ve Ayşe adında üç çocuğumuz oldu. Ayşe’yi görseniz nur topu gibi, gözleri çakmak çakmak, evimize bereketiyle geldi. Çok geçmedi, Sevda bu illete tutuldu. Köydeki kocakarılar nazara tutuldu, kurşun dökelim dediler, daha beter ettiler. Kara kara düşünürken emmioğlu Salih’e danıştım. Şehre göç eylemekten başka seçeneğimiz kalmadı. İşte şimdi burada kâğıt işiyle uğraşıyorum. Hanımın da krizleri artık nadiren gelmeye başladı.

Şu virüs illeti gelene kadar düzenimiz yerindeydi. Zaten şu illetler öldürdü beni, Sevda mı yedi bitirdi, beni de öldürdü. Onun her krizinde ben de krizlere giriyordum. Saçının bir teline zarar gelmesin diye nice uğraştım didindim. Amma takdir-i ilahi, geldi bu dert başımıza işte. Hem köyün hocası derdi sohbetlerde, ey cemaat bil ki başında bir dert var, Allah seni imtihan ediyor. Sabret, gayret et, tevekkül et, elbet her zorluğun ardından bir kolaylık vardır. Essah söylüyor. Her zorluğun ardında bir kolaylık gördüm. Sevda’yla zorlu zamanlardan sonra evlendik, epey mutlu mesut yaşadık, sonra hastalandı, şehre geldik derdine derman bulduk, düzeni kurduk; şimdi de virüs geldi bıçak gibi kesti ekmek teknemizi. Haberlerden izlediğim kadarıyla bu illetten ölenlerin sayısı daha artacak gibi. Dünya krize girmiş diyorlar. Dünyanın krizi bu gelip geçer ya, bizim şu ahvalimiz ne ola? Şu garipler kaç gündür evde hamur yemekten bıktılar. Dillendiremiyorlar da. Bir iki belli etseler de, ar ediyor susuyor yavrucaklar. Cepte son 200 lira kaldı. Kâğıt topladığım aracın deposu da dolu. Aslında emmioğlunun verdiği akla uyayım ben. Arabayı şöyle bol suyla temizlesem. Hale gidip kabzımaldan domatesinden salatalığından biberinden alsam. Mahalle mahalle gezip satsam. Hem yaşlılar sokağa da çıkamıyor. Kapış kapış gider. Çok iyi oluvermez mi? Gün ola hayrola.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir