FELSEFE ÖĞRETİMİNDE HİKÂYENİN ROLÜ: MUSTAFA KUTLU ÖRNEĞİ

Bu Böyledir Kitabının Felsefî Analizi

Edebiyat ve felsefe arasındaki ilişki, birçok açıdan ortaklık arz etmektedir. Hepsinden öte, iki alanın da ortak malzemesi dildir. Sanatçı ve filozof, sahip oldukları dilin imkânı doğrultusunda belli bir sistem ortaya koymaya çalışırlar. Dolayısıyla aynı millete mensup sanatçı ve filozofun ortak temaları işleyeceği, aynı birikim üzerinden zihinsel faaliyet yürüteceği kaçınılmazdır. Filozofun uzun yıllar içerisinde meydana getirdiği görüşleri, sanatçı birtakım estetik kaygılarla insanlara kolaylıkla aktarırken; filozof da sanatçıların ortaya koyduğu eserlerin arka planındaki olguların felsefesini yapar. Buradan hareketle dil etkeni, hakikat işçiliği yapan edebiyat ve felsefeyi birbirine oldukça yaklaştırır ve ikisi arasındaki münasebet, hakikatin sunumunda ortak bir yolculuğun ifadesidir.

Son dönem Türk hikâyeciliğinin en önde gelen isimlerinden Mustafa Kutlu da bunun farkında olarak hikâye dünyasını bu zemin üzerine inşa eder. Edebiyat hayatına başladığı Hareket dergisi ve Hareket ekolünün kurucusu Nurettin Topçu’nun görüşlerini hikâyelerinde anlatarak kendi tez ve sistemini kurar. Kutlu’nun işlediği temalar, doğrudan felsefenin tartışma konularından olup, bu temaları didaktik bir felsefi üslupla değil belki Farabi’nin Beş Sanat’ında bahsettiği hitabet ve retorikle aktarmaktadır.

Yukarıda bahsettiğimiz edebiyat ve felsefe arasındaki ilişkinin ete kemiğe bürünmüş halini, Nurettin Topçu ve Mustafa Kutlu örneğinde kolaylıkla bulabiliriz. Kutlu hikâyelerindeki felsefi altyapı, muhakkak Topçu’nun görüşleriyle paralellik arz etmektedir. Bu hikâyelerde biyografik ve monografik tarzda bu felsefi altyapının işlendiğini görebiliriz. Topçu’nun Anadolucu felsefe, Anadolucu romantizm, Anadolucu milliyetçilik, Anadolucu İslam anlayışı etrafında oluşturduğu felsefî sistemin sunumunu özellikle hikâye üzerinden yapan isim hiç şüphesiz Mustafa Kutlu’dur.

Anadolu insanının sesi olan Mustafa Kutlu, yaşanan acıları, sevinçleri, ortak duyguları, kırdan kente göç, işsizlik, yoksulluk, bireyin yalnızlığı gibi olguları ele alır. Modernizm eleştirisi yapar. Özellikle İstanbul üzerinden kentleşme sorunlarını çarpıcı bir dille ifade eder. Onun coğrafyası, Anadolu’yla sınırlıdır. Buradan hareketle ona, “memleket hikâyecisi” diyebiliriz. Kutlu, hikâye dünyasını inşa ederken yine Anadolucu bir tavırla Anadolu halkının kültürü ve geleneğine ait metaforları, özellikle halk hikâyesinin anlatımını sıklıkla kullanır.

Mustafa Kutlu’nun halk edebiyatına olan yakınlığını Necip Tosun’un ifadeleriyle aktaracak olursak: “Mustafa Kutlu’nun öykülerini geleneksel edebiyatımızdaki mesnevilere, oradaki uzun hikâyelere benzetmek mümkündür. Bunun yanında halk hikâyeleri ile meddah anlatılarıyla da bir benzerlik taşımaktadır. Dinleyici/seyirci ile bir bağ kurarak anlatma, söyleyişi anlatı tekniği onun öykülerini halk hikâyeleri anlatı tekniğine yaklaştırmaktadır… Mustafa Kutlu’nun öykülerinde görülen, sohbet ediyor gibi, yazıyormuş gibi değil de anlatıyormuş gibi tavır içinde olmak, sade anlatım, melodramik unsurlara yaslanan temalar, onun halk hikayelerine yaslanan yaklaşımının bir yansımasıdır.”[1]

Biz de çalışmamızın konusu gereği Mustafa Kutlu’nun Bu Böyledir isimli eserini tahlil etmeye çalışacağız. Bu eserinde Kutlu, genel hatlarıyla modernizm ve gelenek arasındaki çatışmayı Süleyman karakteri ve lunapark metaforu üzerinden okuyucuya aktarır. Eserde ana fikir, “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir.” ayetidir. Dünya hayatını oyun ve eğlenceden ibaret gören anlayışı, bazen didaktik bazen mizahi bir üslupla ciddi bir şekilde eleştirir.[2] Burada modernite karşısındaki eleştirisini, yine Topçu’nun Anadoluculuk tasavvuru üzerinden hareketle yapar.

Bu Böyledir’de esas olarak modern kentli insanın bunalımı, modernleşme sonrası yozlaşan geleneksel değerler anlatılır.[3] Bu anlatı ise lunapark metaforu üzerinden gerçekleştirilir. Lunapark burada bir labirenttir, giren çıkamaz. Çıkmaz sokaktır, devamında bir kayboluş vardır. Bu kayboluş, Kutlu’ya göre modern hayatın getirdiği bir sonuçtur. Lunapark üzerinden modernizmin, insan için bir bunalıma denk geldiği ifade edilir. Zira modern hayat bol tuzaklı, eğlenceli, cazibeli, büyülü bir profil çizer. Lunaparkta her ne kadar ciddi bir kalabalık bulunsa da, burada herkes yalnızdır ve herkesin kendince bir çıkmazı vardır.

Eserin ana karakteri Süleyman, çekiliş sonrası kazandıkları fırını sırtlanır. Bu sırada gözümüze çarpan şey, sadece lunaparkın ışıklarının yanmış olmasıdır. Sadece lunaparkın ışıkları yanmaktadır ve onun dışında her şey karanlıktadır. Bu ışık her şeyi karartmıştır.[4] Bu kargaşada Süleyman ve eşi Zinnure, çıkışı bir türlü bulamazlar. Fırının git gide ağırlaşması, Süleyman sıkıntısını iyice arttırır. Tutacak bir kulpunun olmaması da Süleyman’ın sırtında bir kambur oluşturmuş gibidir. Burada Kutlu, dünya malının yükünü açık seçik ortaya koyar ve onda tutunacak bir dal olmadığını gözler önüne serer. Modern dünyanın çıkmazları, insanın sırtında fırın gibi bir kamburdur

Büşra Sürgit, Bu Böyledir’deki modernite eleştirisini şu şekilde ifade eder: “Mustafa Kutlu yoğun bir şekilde sembolik bir anlatımı tercip ettiği bu kitabında da yeniyi, şehveti, ihtirası, eşyayı, dünyeviliği ön plana çıkaran ve insanı yücelten modern dünya algısını lunapark sembolüyle ortaya koyar. Dolayısıyla lunapark yalnızca eğlenceyi ve oyunu getirmemelidir. Modernizmin kutsadığı tüm olgular ve normları kapsayan bir semboldür lunapark. Para, menfaat, yapay ilişkiler, oyun, tamahkârlık, güç, eşya tutkusu gibi pek çok şey lunapark kavramının içinde mütalaa edebileceğimiz alt resimlerdir.”[5]

Dünya hayatının geçiciliğini ve çıkmaz bir sokak olduğunu, Bu Böyledir’de lunapark üzerinden trajikomik bir şekilde dillendiren Kutlu, esasen modernleşme sürecinde “Anadolu insanının bocalaması”nı anlatır.[6] Modern hayatı, Nurettin Topçu’nun dediği gibi anamız tabiatı unutturup kalbimizi makinelerin çığlıklarıyla susturmuştur. İnsanı makineye esir etmiştir.[7] Modern hayattaki değerler, Nurettin Topçu ve Mustafa Kutlu’nun eserlerinde ilmek ilmek işlediği Türk-İslâm kültürüne ait değildir. Kutlu, Bu Böyledir’de işte bunun itirazını yapar.


[1] Necip Tosun, “Tarla Kuşunun Sesinde Biçim”, Dergâh Dergisi, Yıl 2017, Sayı 333, s. 20-22.

[2] Can, Kentle Kavga Mustafa Kutlu Öykücülüğünde Mekân, s. 76-77.

[3] Işık, Mustafa Kutlu Hikâyelerinde Kentli İnsan Olmak, s. 35.

[4] Mustafa Kutlu, Bu Böyledir, İstanbul: Dergâh Yay., 2011, s. 10.

[5] Büşra Sürgit, ”Mustafa Kutlu’nun Hikâyelerinde Temel İzleklerden Biri Olarak Arada Kalmışlık” Aynanın Sırrı Mustafa Kutlu Sempozyum Bildirileri, İstanbul: Küçükçekmece Bld. Kültür Yay., 2013.

[6] Can, Kentle Kavga Mustafa Kutlu Öykücülüğünde Mekân, s. 130.

[7] Nurettin Topçu, Ahlâk Nizamı, İstanbul: Dergâh Yay., 2008, s. 173.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir