FELSEFE ÖĞRETİMİNDE HİKÂYENİN ROLÜ: MUSTAFA KUTLU ÖRNEĞİ

GİRİŞ

Sağlam bir devlet iradesine, güçlü bir geleneğe, zengin bir sanata, evrensel değerlere sahip olan Türklerin bir felsefesinin olmadığını söylemek çok tutarlı bir görüş değildir. Oğuzların tarih boyunca birçok devlet kurması, sürekli göç ederek yeni yurtlar edinmesi, yeni yurtlarda birçok kavimle karşılaşmasına rağmen kendi özelliklerini koruması, elbette Türk milletinin bir felsefesinin olduğuna işarettir. Bu felsefenin temel unsuru ise, Türkçedir. Orhun Yazıtları’ndan başlayarak Ahmed Yesevi’nin hikmetlerine uzanan bu serüven, kesintisiz bir şekilde devam ederek Anadolu’ya uzanmış ve burada Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti gibi iradelerle Anadolu’yu Türk yurdu haline getirmeyi başarmıştır.

Çin Seddi’nden Adriyetik’e uzanan bir süreçte oluşan kendine özgü millî karakterlere sahip olan Türk Milleti’nin muhakkak bir felsefesi vardı. Bugün belki içerisinde bulunduğumuz sıkıntılara bir çözüm olarak, bu felsefeyi yeni bir idrak ve şuurla yeniden ihya ve inşa etmek gerekebilir. Zira yaklaşık bin yıldır olduğu gibi, halen kültürel, sosyal, ekonomik gibi açılardan jeopolitik bir konumda olan Türkiye, gerek emperyalist güçlerin hücumlarından gerek Şii-Selefi husumetinin ateş hattından ancak bu yeni felsefeyle çıkabilir.

Arap ve Fars Müslümanlık tasavvurunun eskiye dayanan çatışma ve husumetlerine, günümüzde Şii-Selefi çatışmalarıyla devam eden siyasi kavgalarına karışmadan Türk aklı ve Müslümanlık tasavvurundan hareketle Türk felsefesinin imkânını ortaya koymak önemlidir. Hanefi fıkhı, Maturidi akaidi ve Yesevi gelenek üzerinde çok yönlü zihnî faaliyet yürüterek mezhepsel kaygıların gerilim hattından korunup “sivil bir din tasavvuru” oluşturmayı önemsiyoruz. Ebu Hanife ve İmam Maturidi’nin itidalli ve çağın şartlarına uygun din anlayışını, Ahmed Yesevi’nin bu anlayışı alperen-dervişleriyle halka ulaştırdığı gönül hareketini yeni bir felsefi dil ile yenilemek, kritik bir bölgede bulunan Türkiye için, Selçuklu ve Osmanlı mirasını daha sağlam bir zemin üzerinde korumasını sağlamaktır.

Atayurt-Anayurt irtibatını şifahi kültür ve sanat açısından değerlendirecek olursak; Orta Asya’da üç telli kopuzun Anadolu’da yedi telli bağlama haline gelmesi, çadırın Süleymaniye’ye kubbe olarak kondurulması, Karahanlıların inşa ettiği ribatların Selçuklular tarafından kervansaray haline getirilerek ticaret ahlâkında dünyaya öncü olması da Türkistan-Türkiye irtibatının ne kadar güçlü olduğunu gösteren örneklerdendir. Yine ozanlarımızın Orta Asya’daki deyişlerini günümüz Türkiye’sine taşıyan Neşet Ertaş gibi isimler, şifahi ve sözlü kültürümüzün aynen devam ettiğini ispatlamaktadır. Tam bu noktada hikâyenin hakikatin sunumundaki konumunu belirlemek büyük bir önem arz etmektedir.

Aynı şekilde seçkin zekâlar olarak kabul ettiğimiz Farabi ve Yusuf Has Hacib arasındaki irtibat da dikkate değerdir. Hanefi fıkhı, Maturidi akaidi ve Ahmed Yesevi’nin gönül diliyle din tasavvurunu şekillendiren Türkler, Türk filozofu Farabi ve Yusuf Has Hacib öncülüğünde dünya ve devlet tasavvurlarını da sağlam bir şekilde inşa ederek Türkistan-Türkiye irtibatının kalıcı hale getirmenin temellerini atmışlardır. Farabi’nin felsefeyi mutluluğun elde edilmesi ve Yusuf Has Hacib’in mutluluk bilgisi arasındaki benzerlik, yukarıda ifade ettiğimiz şekilde bir sürekliliği ifade etmektedir. Farabi’nin eserlerini Arapça yazmasına karşın eserlerinde ve hayatında Türk gibi düşünüp yaşaması, onun Türkçe bir düşünce dünyasına sahip olduğunu göstermektedir. Farabi’den hareketle Türk Müslümanlığı tasavvurunu felsefe, kelam ve tasavvuf üzerinden eşgüdümlü okumalarla kuvvetli bir zemine taşıyabiliriz.

Yazımızın ilk serisine giriş yaptıktan sonra, diğer yazımızda yukarıda ifade ettiğimiz hususları göz önünde bulundurarak hakikatin sunumunda Mustafa Kutlu üzerinden hikâyenin rolüne değineceğiz. Mustafa Kutlu’nun Bu Böyledir kitabını merkeze alarak felsefî bir tahlil çabası içerisinde olacağız. Mustafa Kutlu’nun hayatını ve hayatında en önemli noktalardan birine sahip olan Nurettin Topçu ve Dergâh geleneğiyle olan irtibatını ele alacağız. Nihai olarak Çorum İlahiyat’ta Prof. Mevlüt Uyanık ve Prof. Aygün Akyol öncülüğünde yürütülen “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak” projesine katkı sağlamaya çalışacağız.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir