FİLMİN AĞLATANI MAKBULDÜR

Yani filmler yaşanır hayatlar çekilir…

 Filmler bizim dışımızda olan bir yaşamı bize sunduğu için tarihteki kutsallığa layıktır. Biz de izleme veya izlememe iradesini gösterebildiğimiz için kutsallıktan nasibimizi almamız pek sırıtmayacaktır. Yani bir filmi seçeneklere konu etmemiz bakımından üstün olanız. Filmin kalitesi, konusu vs. elbette etkili olmakla birlikte söz konusu olan filme hükmetme dürtümüzdür. Sinema tarihinde ilk filmi hatırlamak için şöyle belleğimizi biraz zorlarsak eğer umulana uzanmış oluruz. Herkes kendi yaşamının mahreminden dem vururken başkalarının özel yaşamlarını izlemek için bilet alıyorlar ve üstelik film çıkışı film hakkında analiz yapıyorlar. Gıybet veya dedikodu sayılmıyor. Oh ne âlâ!  İnsanlar film üzerine konuşmaya başladığında aynı anda yaşamlarına küçük dokunuşlar yapmaya başladı. Daha iyisi mümkün… Bu şiar, insanlığın sürekli çabalaması gerektiğini ve idealin henüz gerçekleşmediğini ya da gerçekleşmeyecek olanın olacağını fark ettiler. Bu önemli bir mevzudur. Çünkü karanlığa küfretmek yerine ışık olmak için çabadır. Olayın özü, yaşama dışarıdaki bir göz olarak bakmaktan geçiyor. Bu anlamda ‘dışarı’ olan yabancılığını üzerinden atar ve korkunçluğunu giderir. Dışarısı olan bizimdir. Biz henüz bunu aşamadık. Dışarıda olanların bizi eleştirmesine tahammülümüz yok çünkü en iyisinin bizde olduğunu sanıyoruz. İşte filmler bunu bize gösterdi. Filmler bize pek çok şey gösterdi aslında. Bakınız dedi… Bakınız bu bir kuştur, kanadı yaralı; bakınız dedi bu bir bebek, ağlaması iç parçalayıcı; bakınız dedi kırsal bir kasabada bir kadına âşık bir adam ve adama âşık bir kadın, güneş doğumu kızıllığında adama hasret bir kadın, güneş batmayacak ve bunlar kavuşamayacak. Biz hüzünlendik bizden olmayana hüzünlendik bu bizi insanileştirdi. Fakat tekrarlandı, durmadan tekrarlandı. Bu kadar insanlık bize fazla geldi ve artık hüzünlenmedik. Yani pek başaramadık bu güzel hüznü.  

‘Göz görmeyince kulak ne yapsın’ diye bir söz vardır, yoksa da olsun. Mevzusu şudur, bir şeyi görmek ona hükmetme hissini uyandırır. Biz gördüğümüze hükmetmek istedik, duyduğumuzu unuttuk. Bu yanıyla insan, unutan olandır. Görmek, insanlık için yıkıcı bir olgu olmuştur. İlk başta filmde gördüğümüz bir karakteri benimseyip o olduk. Daha sonra o karakteri yaratanın da olmak istediği karakteri canlandırdığını gördük. Yani biz, filmde kendini gerçekleştirmek için karakter yaratanın kendisi olduk. Bu yanıyla insan, herkes olandır. Filmler bize herkesleşmeyi öğreti fakat biz herkesleşirken kimsesizlerden olduk. Yani filmler yaşanır hayatlar çekilir.  

‘O filmin sonunda ağlayacaktık galiba…’ Güven Adıgüzel’in bir mısrasında geçer. Ve elbette ki ağlatacak olan en iyisidir. Muhtemelen güldürmüştür bazı bazı zamanlarda.  Ağlama, olgu olarak güzel olmasa da bazı durumlarda iyiliğinden söz etmek gerekir. Ağlamak, evrensel olandır. Duygu ile mantığın uzlaşamamasıdır. İnsanlığın tek ortak noktasını ortaya çıkartır. Elbette yavrusunu kaybeden bir anne ile herhangi bir makyaj malzemesini kaybeden genç bir kızın ağlaması bir değildir. Bazı ağlamalar tarihe tanıklık eder, bazı ağlamalar var olanın varlığından hoşnut olmama durumunu ifade eder. En nihayetinde ağlamak, tarihsel bir olaydır. Ve ağlamak hiçbir zaman neden olmamıştır, hep sonuç olmuştur. Sonuçlar dünyasındayız ya ilk başta ağlayanlar olarak yer edineceğiz gelecek tarihin herhangi bir yerinde.

Ben o filme ağlamamıştım… Bu beni duygular dünyasında zalim mi eyler? Yoksa yapılan filmin benim yaşamımdan bir kesit olduğu mudur bilinmez…  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir