GECENİN SABAHINA UYANDIM

Öykü yaz(a)madığım bir gecenin sabahına uyandım. Epeydir öykü yaz(a)mıyorum. “Acaba köreliyor muyum?”, “Ne oluyor?” ve neden’li başlayan sorular denizinde boğuyordum kelimelerimi ve kendimi. “İnsan bir öykünün neresinden tutup da çekmeli kendine, yahut bir öykünün yazma zamanı mı vardı?” gibi sorular da peş peşe hücum ediyordu beynime. Bütün bu otoban dolusu gürültü, beynime yaklaşık bir aydır eskisine nazaran daha fazla hücum eder olmuştu. Otoban dolusu gürültüyü beynime sıkıştırıp çay koydum kendime. Biraz çay, biraz ekmek ve biraz da zeytin-peynir kahvaltı için yetiyordu nicedir. Daha ne olsundu? Serpilmeyen ve doğal akışında mütevazı bir kahvaltı işte. Kahvaltımı yaptım. Kahvaltının akabinde çay içme töreninin ikinci safhasını yerine getirmek üzere bir bardak çay daha koydum. Elimde demli bir çay ile birlikte evde anlamsız turlar attım. Bu turları adını koyamadığım alışkanlıklarım arasında sayabilirdim. Bu yürüyüşlerin içerisinde halılara, duvarlara, kapılara ve evin tablolarının içinden, güneş ışığının odaya perdenin en ufak yerinden içeriye sızması gibi geçerdim. İnsanın anlamsız meziyetleri olması onun değerinden bir şey kaybettirmediği gibi onu farklı da kılabiliyordu. En azından ben böyle düşünüyordum. O yürüyüşlerimin içinden, son gece epeyce düşündüğüm öykü yazamadığım gerçeği dolandı beynimde gene. Yazmanın kalbine girmek istedim, bir öykü olmak istedim o yürüyüşlerimdeki adımlarımın birinde. Her adımımda bir öykünün sahnesini yaşamak istedim. Olmadı tabii. Önceki kurguladığım ve hayal ettiğim hikayecikler, beynimden kâğıda aktarılamadığından düşük yaptığı gibi bu düşünce ve isteğim de gene düşük yapmıştı. İnsan yazmaya başlamak için bir kâğıdın ve kalemin kalbinden öpmeliydi önce. Havaya ve beynimin ücra köşelerine karışan öykülerin hiçbir ehemmiyeti yoktu. Gemisini her seferinde aynı yerde alabora olmaktan kurtaramayan bir kaptan gibiydim kaybolan/yazılamayan öykülerimin akıbetini sorgularken. Biçare aradım durdum öykülerimin izini beynimin toz almamış köşelerinde. I-ıh, bulamadım. Yeni bir öyküye daha açılmalı ve bu sefer engin sularda onu alabora olmaktan kurtarıp karaya ulaştırmalıydım. Bütün bunları beynimde gezindirirken penceremin önüne gelen güvercin, düşünceler deryasından beni uyandırdı ve gagasıyla pencereye tıklattı. Belli ki acıkmıştı. Hemen bir avuç buğday ile kendimi pencerenin kenarındaki kuşu doyurma heyecanında buldum. Buğdayı evin bütün pencerelerinin önüne itina ile serptim ve pencereleri kapattım. Gelecek kuşları korkutmamak adına perdeyi de çektim ve ziyafetleriyle yalnız bıraktım onları. Çalışma masama geçtim. Gemisini alabora olmaktan kurtarmak isteyen kaptan edasıyla bembeyaz bir kâğıt çıkardım masamın altından ve bir de epeydir elime almadığım, öykü yazarken kullandığım tükenmez kalemi masaya koydum. Bir dakika kalem ve kâğıdın üzerinde göz zikri yaptım. Kâğıdın ve kalemin kalbinden öpmeye niyetlendim. Yıllardır göremediği dostuna hasbelkader şehrin merkezinde rastlayan bir dostun heyecanı vardı üzerimde. Çok özlemiştim.

Kalemi elime aldım ve öyküyü yazmaya başladım; “Öykü yazamadığım bir gecenin sabahına uyandım.

…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir