GÜNEŞİN SON SELAMI

Başını saman balyasının üstüne koyduğunda dışarıdan gelen ulumaların akisleri beyninin kıvrak duvarlarına çarpıp, gecenin koyu derinliğinde kaybolup gidiyordu. Yanmamış tek balyaydı bu. Katledilen eşinin, kızının, dostlarının, cami cemaatinin kokusu sinmişti sanki. Yurdunun, memleketinin ve ekmeğin mübarek kokusu…

Ne çare ki sadece cansız ruhunu taşıyan bedeni kalmıştı geriye. Acıdan iğnelerle dikmişlerdi de konuşamıyordu sanki. Kalbinden ağzına giden tüm yollar tarumar edilmişti. Gözünden akan yaşları silerek ağzına ve kalbine sürdü. Gözyaşları bu yaşına kadar ona hep iyi gelmiş, derdini ve sıkıntılarını toprağa gömmede ona yardımcı olmuştu. Gözlerini silerken damın yıkık dökük kerpiç duvarlarında bir yazı gördü. Ayağa kalktı, duvara doğru topallayarak yürüdü. Birkaç adım sonra okuduğu şey, dizlerinin bağını çözerek yere düşmesine sebep oldu. Gözyaşlarıyla toprağı besliyor, secdede kalmaya devam ediyordu. Sesli bir şekilde tekrarladı:

“İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar? Andolsun ki biz, onlardan öncekileri de sınamıştık. Allah elbette doğru olanları ortaya çıkaracaktır; kezâ o, yalancıları da mutlaka ortaya çıkaracaktır.”

Başı dönüyordu. Ruhunda yaşanan çalkantılar, okyanusun kabarması gibi devam ederken, dizleri üstünde oturdu. Ellerinin çatlaklarında yürüyen gözyaşlarını ayetin üstüne sürerek, nemden şişmiş duvarın çatlaklarını dolduruyordu.

Sınanıyordu. Son ana dek sınanacaktı da. Tüm yaşadıklarının imtihanın bir parçası olduğunu hatırlayarak bekleyecekti. Ciğerlerinden dünyaya armağan edeceği son nefesi bekleyecek ve sabredecekti yaşanmış tüm acılarına. Ruhunun gevşeyerek açılan kapılarından süzülen tüm isyanlarını bastıracak, bekleyecekti…

Damın kapısının sertçe açılmasıyla birlikte başını o yana çevirdi. Askerle göz göze geldi. Parlak kıyafetleri ve burma bıyıklarıyla kendisine bakan askerde köyünü gördü. Yaşlı gözlerinin önünden geçti tüm acıları. Yanından geçen bir trenin nahoş rüzgârının yüzüne vurması gibi ürperdi. Diken diken oldu tüm anıları ve acıları. Damarlarına batarak acı veriyor, bedenindeki intikam ateşini harlıyordu. Yükselen ateşiyle birlikte ayağa kalkarak askere doğru yürüdü.

“Gün doğumuyla birlikte idam edileceksin!” dedi asker.

Ateş tüm vücudunu sarmış, hummalı bir hasta gibi titremeye başlamıştı. Askerin karşısında, intikam isteğinin verdiği güçle ayakta duruyordu. Damarlarındaki kan intikamla beslenerek, tüm bedenini ayakta tutuyordu. Ne diyeceğini ya da ne yapacağını bilmiyordu. Seğiren gözündeki kasılmalarla birlikte askerin sözüne devam etmesini bekliyordu.

“Geriye bir tek sen kaldın. Köydeki sağ kalan son insansın. Assolist olduğun için sana, sona yakışır bir idam düzenleyeceğiz. Bize de eğlence çıktı.” dedikten sonra kesik kesik kahkaha atmaya başladı.

Askerin dudaklarında beliren istihzalı gülüşler karşısında daha fazla dayanamayarak askerin suratına tükürdü. Asker öfkeyle kavradığı tüfeğinin dipçiğini ensesine indirdiğinde aldığı sert darbeyle birlikte yere düştü. Gözleri kapanırken dudaklarından dökülen tek cümle oldu:

“İman ettik demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?”

Gözünü açtığında elini ilk olarak zonklayan ensesine koydu. Oldukça acıyordu. “Çok sert vurdu hain köpek” dedi. Uzandığı yerden kalkmaya gayret ederek tekrardan saman balyasının üstüne başını koyup dinlenmek istiyordu. Sürünerek de olsa kendini balyanın üstüne attı. Yumuşak bir yatak gibi sardı bedenini adeta. Hafif bir rahatlama geldi titrek bedenine.

Gün doğumuyla birlikte idam edilecek, yaşamına son verilecekti. Doğacak yeni gün onun öte âleme irtihal etmesine tanık olacaktı. Şerefli bir ölüm olduğunu düşünerek gururlandı. Katledilen tüm sevdiklerinin yanına tertemiz ve onurlu bir ölüm ile gidecekti.

Bir başına kalmıştı bu köyde. Herkesi işkencelerle, tecavüzlerle, tüfeklerle öldürmüşlerdi. İnsanoğlunun ne kadar hayâsız ve kalpsiz olabileceğini bu yaşına kadar bu kadar iyi görememişti; çünkü köyünün insanları hep iyi –insanca- bir yaşam sürdürmüş, en güçlü gönül köprülerini kurmuşlardı. Geride bırakacağı kimse yoktu. Yeryüzünde tek olduğunu düşündü. Allah onunla beraber miydi yoksa dışarıdaki yüzlerce askerle miydi? Allah kiminleydi?

Ensesindeki zonklama, düşüncelerini kesintiye uğratıyor, huzurunu bozuyordu. Dünyadan ve kendinden soyutlanmıştı sanki. Dünya bir dam; kendi de o damda hayatını seyre dalan bir varlıktı şu an. Çatlak duvarlar arasından sızan görüntü, yaşamın kendinden kopardığı bir candı. Gözlerinin önünde tecavüze uğramış kızıydı. Kızı… Canının narin çiçeği. Fani hayatta seyretmeye doyamadığı sonsuz varlığıydı. Heyhat! Zalimce kopardılar onu kendinden. Kızına kavuşma iştiyakı onu bir nebze kendine getirdi ve kalbinde yaşadığı acı sahnelerin etkisiyle geriye kalanları unuttu. Askerleri, köyü, alevleri ve gelecek olan idamı…

İmtihan ediliyordu. Başka türlü olamazdı. Bunca zulmü ve ölümü kaldıramaz, tutunacak bir direk bulamazdı. İmtihan ediliyor olmak zorundaydı. Yapılanların intikamını alacağını biliyor, çektiği acıların mislini zalim askerlerin çekeceğine tüm kalbiyle inanıyordu. Aksini düşünmek onu delirtiyor, şüphe kuyusuna düşen düşünceleri sonu olmayan bu yerde yankılarını yavaş yavaş kaybediyordu. Korkuyordu. Hayır, hayır idamdan değildi bu korku. Ruhunu paramparça eden bu yaşananların bir karşılığı olmamasından korkuyordu. İdamdan kim korkardı ki? Ruhunun her parçası koparılıp alındıktan sonra beden neden yaşardı? Ceset taşımak istemiyor, gün doğumuyla birlikte kızıyla beraber ruhunda derin ameliyatlar yapmayı arzu ediyordu.

Kırık camdan içeri süzülen ışıklar sabahın birkaç saate buraya geleceğini ilan ediyordu. Demek ki bunca yıllık yaşamı bu şekilde bitecekti. Keşke olacakları, olmadan önce bilebilseydi. Küçük camın köşesinde tam kırılmamış ve tutunmakta ısrar eden bir parçayı kopardı. Elindeki o parçayla birlikte saman balyasının üstüne çömeldi. Belindeki kuşakta kalan birkaç kâğıtla tütün geldi aklına. Öldükten sonra bu zevkten mahrum kalmaktan korkarak, kuşağını karıştırmaya başladı. Eline geçen tütünleri özenle sardı, dil yardımıyla son şeklini verdi. Tam keyifle iki dudağının arasına yerleştirmişti ki ateşinin olmadığını fark etti. Sinirleri ayaklarından itibaren tüm vücudunu dolaştı ve sigarasını yere fırlattı. Ani hareketi camın elini kesmesine sebep oldu. Camdan yere damla damla kan akıyordu. Umursamadı. Donuk bir halde elinde sıktığı camı yüzüne doğru götürdü. Yaşanan her şey aksetti cama. İzlemeye koyuldu. Öldürülen tüm arkadaşlarını, yakılan evlerini, camisini ve kızını… Hepsini tekrar tekrar izledi. Kızı ne kadar da güzeldi… Nasıl oldu da ona kıymışlardı. Allah bu insanlara kalp vermemiş miydi? Onların evladı yok muydu? Yeryüzünün ücra bir köyünde böyle yaratıklar nasıl var olabiliyordu, aklı almıyordu.

Camın her yeri kan olmuş, kendi kanı ile kızının kanı karışmıştı. Artık birlikteydiler. Onu yanı başında hissetti. “Güneş geliyor kızım, güneş birkaç saate geliyor…” diyerek camı kanların üstüne bıraktı. Kan birikintisinin üstüne düşen gözyaşları büyülü dünyalar oluşturuyor ve kendisini o dünyalara çağırıyordu. Duvara doğru çevirdi gözlerini. Kızını görmeyi umut etti. Lakin bu sefer beliren hiçbir şey olmadı. Vücuduna gelen hafif bir ürpermeyle uyumak istedi. Ensesi yeniden zonkluyordu. Zonklamanın sebebi aldığı darbe değil; ruhunu boğan düşünceleri olmalıydı. Çünkü sadece bunları düşünürken hissediyordu zonklamayı.

Kanların içinde uzandı. Yavaş yavaş aşağı inen göz kapakları camdan yansıyan güneşin ilk ışıklarına dayanamayarak kapandı ve dünyasını karanlığa gark etti…

Kısa zaman sonra kapının gürültülü açılışıyla uyandı. Kapıya atılan tekme neredeyse kapıyı kıracaktı. Anlaşılan o ki bu askerlerin cansız varlıklara da tahammülü yoktu. Dünyaya, hayata, canlı ve cansız her şeye, kısacası tüm varlığa düşmandılar ve zalimce bir yaklaşım sergiliyorlardı. Askerlere acıdı bir anlığına. Yaşamıyor ve yaşatmıyorlardı. Kararmış kalpleri sevgiyi, merhameti, zarafeti, ahlâkı, kısacası insana dair tüm güzel duyguları yani ruhlarını yok etmişti.

Yaşamanın yalnızca bedeni dünyada gezdirmek değil; öldükten sonra hasbî duygularla anılmak olduğuna inanıyordu. Kızı, ailesi, dostları yaşayacaktı. Lakin bu kan emen yaratıklar ne şimdi ne de çağlar sonra iyilikle güzellikle anılacak, yaşayacaktı…

“Haydi ihtiyar, gidiyoruz. Buraya gel!”

Sersemliğini üstünden atabilmek için doğruldu yattığı yerden. Kanlı kıyafetlerini görünce az sonra öleceği aklına geldi. İmtihan sona erecek ve yapılanların hesapları görüşülecekti. İntikamına kavuşabilmek için ipe gitmeyi sabırsızlıkla bekliyordu. Hızlı adımlarla kapıdan çıkarak durdu. Köye doğru döndü kanlı bedeni. Tam 56 yılı geçmişti bu topraklarda. Hayatında bir kez bile çıkmamıştı buradan. Burada doğmuş ve az sonra da doğduğu yerden başka âleme doğacaktı. Hiçbir şey bitiyor sayılmazdı. Onun savaşı öldükten sonra başlayacak, kızının canına ve namusuna el uzatan bu yaratıklardan intikamını alacaktı.

“Hemen götürün beni. Beklemeye lüzum yok. Beni bekleyenler var. Beni bekleyen çok büyük bir savaş var!”

“Ne diyorsun be, ne savaşı? İdam edileceksin, unuttun mu? İhtiyar halinle savaşmaktan bahsediyorsun. Bırak savaşı da Allah’ına dua et de gelsin seni kurtarsın.” kahkahalar devam ediyordu.

İnancına uzatılan dili ezmek için tam adamın üstüne atılacaktı ki kolunu küçük bir el tuttu. Durdu ve yavaşça çevirdi başını. Gördüğü şey karşısında donup kalmış, sadece gözünden akan yaşlar hareket ediyordu. Arkasına döndü ve toprağa dizlerini koydu. Kurak toprak gibi her yeri çatlamış ellerini, kızının berrak su gibi olan yanaklarında gezdiriyordu. Hele ki kokusu… Cennetteki çiçek bahçelerinden gelen koku olmalıydı. Kızı cennette onu bekliyordu. Kızının silüeti karşısında titreyerek krize girmişçesine ağlarken arkasından yediği sert tekme ile yere serildi.

“Sabret babacığım. Sabret!” diyerek uzaklaştı kızı. Çağlayan ırmakların arasından küçük taşlarda sekerek gitti. Canı o kadar çok yanıyordu ki atılan tekmenin sızısını hissetmiyordu bile. Kızına kavuşmak için acele etmesi gerekiyordu.

“Götür beni. Hemen!” diye bağırdı askere. Asker bir çırpıda koluna girdi ve köyün meydanına doğru yürümeye başladılar. Geniş alanın tam ortasına kurulmuş idam sehpasının etrafını saran onlarca vahşi asker birazdan başlayacak olan şöleni ağızlarından akan sularla bekliyorlardı.

Meydana göz gezdirdi. Gökyüzünde aheste aheste toplanan ve birbirini itip kakan bulutlara baktı. Yağacak bir yağmura muhtaçtı. Berrak damlaların yüreğine konarak onu teskin etmesini arzuluyordu.

Yürümeye devam ediyorlar, askerlerin salyalı tezahüratları arasında idama yaklaşıyorlardı. Tüm hazırlık yapılmış, geriye sadece idam biletini alacağı sandalyeye tekmenin vurulması kalmıştı. İdam alanına geldiklerinde askere dönerek ekledi:

“Namaz kılmak istiyorum. Sonra gerekeni yaparsınız.”

Bunu duyan vahşi askerler yabani gülüşlerle meydanı inletiyordu. Kahkaha tufanı arasında toplanmaya devam eden bulutların şimşekleri göz bebeklerinde çakıyor, güneşi titretiyordu. Gördüğü acı sahneler sonucu çakmak çakmak olan gözlerin direkt muhatabı olan asker çekinmiş olacak ki “Tamam, on beş dakikan var.” diyerek kabul etti ve arkasını dönerek diğer vahşilerle gülmeye gitti.

Toprağa döndü yüzünü. Kendiyle beraber büyüyen ağaçların endamlarını seyretti. Varlığının başlangıcı köyünün toprağıyla teyemmüm abdesti alarak varlığının son bulacağının ilanı olan cenaze namazını kılacaktı.

Dizlerini ona her türlü nimeti veren toprağa hürmetle koydu. Gözyaşlarını toprakla ıslattı. Tüm neslinin yok olmasının hüznü ile niyet etti ve abdestini almaya başladı. Toprağa her dokunuşu ve bedenini onunla harmanlayışıyla azalarına güç geldiğini, kulaklarına dolan yaprakların musikisi ile ruhundaki acı çatlakların bir bir kapandığını hissetti.

Abdestini tamamladı ve ayağa kalkarak kıbleye doğru döndü. Son kıyamına durdu. Dudaklarının her oynayışında bulutlar büyük bir yükle geriliyordu. Bedeni ve ruhu adeta iç içe geçmiş, ruhunu çoktan Allah’a teslim etmişti. Dünya perdesi kapanmış ve oyalanma bitmişti. Geriye kendisi de kalmamıştı artık…

Bulutlar kızışıyor, çarpışa çarpışa yüklendikleri tanecikler ile birbirlerini kara meydanlara davet ediyordu. Düellonun başlamasına dakikalar kalmıştı. Ağaçlar rüzgârla birlikte bir o yana bir bu yana eğilerek bulutların savaşını izlemek için sabırsızlanıyordu.

Namazını eda ettikten sonra toprağında huzurla oturdu. Son namaz, son nefes… İdama yürümeden ruhunu burada Allah’a teslim etmişti. Ne bir idam sehpası ne de yüzlerce vahşinin kahkahaları onu korkutabilirdi. Son emeli Allah’ın cennetinde kızına kavuşmaktı. Yeniden tüm ahali olarak buradaki mutlu yaşamlarına orada devam edeceklerine inanıyordu. Burada yaşadıkları tüm acı sahneler gezegen mezarlığında yitip gidecek olan dünyanın sonunu getirse de ahiretteki sonu olmayan hayatlarında ulvi sohbetlerin ve hoş vakitlerin teminatı olacaktı.

Namaz sonrasındaki mesut duaların korkusuzluğuyla askerin yanına giderek “Gereken neyse yapın.” dedi. Tüm ümitlerini, hülyalarını ahirete bırakmış bir vaziyette sandalyeye çıkmak için toprağı adımları ile eziyordu. Ne var ki bu ezilme değil, toprağın şerefli bir insanı kendinde yaşatıp ona kavuşmak için acele etmesiydi.

Sandalyeye çıktı. Hiçbir askeri duymuyordu. Tüm kahkahalar ve şölen havası silinmişti zihninde. Yalnızca köyünün doğası, insanları ve ailesi vardı. Özellikle de can çiçeği, kızı. Dudaklarından yüzüne ılık ılık yayılan gülümseme ona hayatındaki en huzurlu hali olduğunu hissettirdi. Köyü her zamankinden daha güzeldi şimdi gözünde. Ağaçları, bulutları, yanık kokan tertemiz havası. Burada ölecek olmaktan gurur duyduğunu biliyordu. Göğsünü kabarttı. Son anında zalim askerlere boyun eğmeden, dimdik ve insanca yaşamanın verdiği haz ile kızının karşısına dimdik çıkmak istiyordu.

Çarpışma başlamış, bulutlar adeta parçalanırcasına mücadele ediyorlardı. Parça parça kopan bulutlar saf dışı kalarak dağların arkasına çekiliyorlardı. Ağaçların en tepedeki dalları yaralı bulutlardan dökülen kanları gövdesinden köklerine ulaştırıyor, tüm dallar büyük bir uyum içerisinde hummalı bir çalışma sergiliyorlardı. Gökyüzünde “yaşam vermenin” amansız mücadelesi devam ederken yeryüzünde ise bir babanın zehirden daha acı geçen imtihanına son vererek kızına kavuşması oynanmaktaydı.

Sandalyeye çıktığı ve boynuna urganı çektiği esnada bir damla düştü huzurlu yüzüne. Bereketin onunla olduğuna inanıyordu. Devamında, sandalyeye gözyaşları ile birlikte yağmaya başladı yağmur. Allah’ın kendisini beklediğini düşündü ve emaneti sahibine teslim etmek için askere dönerek keskin ve yaşlı gözleri ile baktı.

“Son arzun nedir?” dedi asker. Zalim de olsa âdettendir diyerek kendi görevini yerine getirdi.

“Hızlı olmanızı ve uzatmadan bitirmenizi istiyorum bu işi.”

Arka arkaya şimşekler yeryüzünü inletiyor ve bulutlar zaferini kutluyordu. Çakan şimşekler arasında sandalyesine atılan tekmeyle savruldu ve havada asılı bir şekilde sallanmaya başladı. Yağmur şiddetini arttırmış, kara kara bulutlardan ceviz büyüklüğünde dolu yağmaya başlamıştı. Kafalarına düşen dolularla birlikte meydandakilerin kahkahaları inlemelere dönüşmüş, askerler kaçmıştı. Yalnız kaldı şimdi. Köyü, ailesi, doğası ve kızı ile. Yağmur, toprak, bulutlar ve ağaçlar bütün hünerleri ile onu uğurluyorlardı. Asıl şölen askerlerin planlarında değil, göklerin sahibi tarafından hazırlanıyordu.

Yavaş yavaş ölüyordu. Her hücresi yavaş yavaş onu terk ediyordu. Ölüm geliyordu. Sakinlikle ve olgunlukla bekliyordu onu. İmtihanı sona eriyor, kızına kavuşuyordu. Onun cenneti kızıydı ve zalimce katledilmişti, diğer herkes gibi…

Son lahzada aklını da terk eden düşünceleri uğurladı. Düşünceleri acıdan dolayı ezilip büzülmüş, adeta yakıp yıkılan köyünün evleri ve insanları gibiydi. Onlar da gitti. Terk etti…

Son saniyeler artık. Bulutlar barışa varmış ve kendi saflarına birer birer çekilirken bir kez daha çıkan güneş ortalığa sükûneti getirdi. Gözlerini yeniden açabilmek maksadıyla son kez kaparken doğan güneşin ışıklarıyla birlikte kızını gördü.

“İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar? Andolsun ki biz, onlardan öncekileri de sınamıştık. Allah elbette doğru olanları ortaya çıkaracaktır; kezâ o, yalancıları da mutlaka ortaya çıkaracaktır.”

Cansız bedenin enkazından sessiz sedasız son olarak bu düşünce çıktı. Ve gitti…

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir