HİKÂYE AVCISI

Güzün ortasında yaz aylarının bakiyesi günleri yaşıyorduk. Hava temmuzun ortasındaki kadar açık, güneş kendisinden bahsettirecek kadar hararetliydi. Güneşin dışarıya çağıran tahrik edici bakışları masamı yokladıkça arada bir sokağa göz atıyordum. Saatime baktım, ilham mesaisine başlayalı epey bir zaman geçmişti. “Yok” dedim kendi kendime, “Böyle olmayacak, hikâyeyi beklersem o bana gelmeyecek. İyisi mi ben hikâyeye doğru gideyim.”

Hızlıca bir tişört, bir pantolon çektim. Maksadım gelmeyen hikâyeyi ayağıma davet etmek, hikâye avlamaktı. Lakin öyle kolay mı hikâyenin gelmesi? İnsan hikâyeyi düşünmekten yaralanacak, berelenecek, üzülecek, küçülecek, horlanacak, dışlanacak, kimi zaman leyla, kimi zaman mecnun olacak ki hikâye ayağına gelsin. Mesela geçen yaya kaldırımında yeşil yanmasını beklerken dalmışım. Hangi karakteri yaşıyorsam, hangi hikâyenin sonunu bağlamaya çalışıyorsam artık. Kaç defa yeşilden kırmızıya, kırmızıdan yeşile döndüğünü fark etmeden heykel gibi ortalıkta dikilmişim. Liseli kızın biri, “Abi siz körsünüz galiba.” deyip yanıma yaklaşmasa, beni karşıya geçirmese, galiba orada sabahlayacaktım. Utancımdan kör değilim de diyemedim. Mecburen bir süre kör taklidi yaptım. Âh hikâye, beni ne hallere koydun. Suya götürdün susuz getirdin, vurdun ama yaralı bıraktın, aldın mecalimi kararttın gözlerimi. Bari güpegündüz insanların ortasında kör kılığına sokmasaydın.

Daireden çıktım. Ayakkabılarımı bağladım. Tam asansöre yöneldim ki, o sırada çöp atmaya çıkan karşı komşumuz Yasemin Teyze arkamdan bağırdı: “Ozaaan, oğlum kapını kapatmayı unutmuşsun. Kapısız evde mi doğdun sen? Oğlum hırsızı var, arsızı var, ne bu dalgınlık? Uzun zamandır selamı sabahı da kestin, ne oldu sana böyle? Hasta mısın, âşık mısın, söyle de bilelim yavrum. Biz de senin ailen sayılırız.” “Kurtar Yasemin Teyze, hikâye beni öldürüyor.” deyip kollarına atılmak isterdim ama yapamadım. Öyle yap da seyreyle gümbürtüyü. “Hikâye kim yavrum, kimlerdendir bu? Hemen istemeye gidelim.” diye diye başımın etini yer. Kadın zaten dedikodu makinesi. Dalgınız diye bir de elaleme dalga konusu olmayalım. “Yok Yasemin Teyze, iyiyim ben” deyip şüpheli bakışlarıyla karantinaya aldığı olay mahallinden, her şeyi bilen ama anlatmaktan korkan tanık edasıyla yavaşça uzaklaştım.

Asansöre yaklaştım. Baktım 9. katta, 3. kata gelinceye kadar epey vakit var. Daldım yine planlara. “Oğlum Ozan” dedim kendi kendime, “Karşında zorlu bir av var, sen de fena avcı sayılmazsın. Güzel bir avlak bul, yat erketeye. En nihayetinde düşer avcuna birkaç tane.” Ben böyle kukumav kuşu gibi, aval aval dikilirken karşımda birden şişe dibi camın ardından bana doğru bakan iki pörtlek göz gördüm. İrkildim, korktum, titredim ve kendime geldim. “İlahi Nihat Amca, sen n’apıyon yav burda, ne korkutuyon insanı?” diye çıkıştım. “Asıl sen n’apıyon olum, iki saattir niye bekletiyon asansörü?” deyince aklım başıma geldi. Üç kat ininceye kadar üç yüz nasihat dinledim. Neymiş, bu yaşta dalgınlık hayra alamet değilmiş, yok alzaymır mıymışım, adamı ayaküstü çalarlar adamın ruhu bile duymazmış. Beni çalan çalmış zaten Nihat Amca, insanlar çalıp götürse ne? Aslında insanlar çalsa ne iyi olur, uzun zamandır gelmeyen hikâye de böylece kapımı çalmış olur.

Durağa vardım. Niyetim dolmuşa atlayıp çarşıya gitmekti. Kafamda nerede avlanacağımı belirlemiştim. Şehrin tam merkezinde büyük bir park var. Genci yaşlısı, çoluğu çocuğu, torunu tombalağı orada. Oradan âlâ avlak mı olur? Yat erketeye, mutlaka düşer birkaç tane.

O heyecanla dolmuşa atladım. Atladım atlamasına da dolmuş parasını vermek için ceplerimi yokladığımda cüzdanımı unuttuğumu fark ettim. Hay aklına tüküreyim Ozan, dedim kendi kendime. Hadi cüzdanı evde bıraktın da, kafan nerde be oğlum? Ikına sıkıla, dolmuşçunun dikiz aynadan tedirgin eden bakışlarıyla yolu yarıladık. Allah’tan yolun yarısında mahalleden Hüseyin Abi bindi de yine kurtardık façayı. Yanına doğru yaklaştım. “Allaşkına yardım et Hüseyin Abi” diye fısıldadım, “Ocağına düştüm.” “Ne oldu la Ozan, gene mi unuttun cüzdanı” diye çıkıştı göz ucuyla. Mahcup halde kafa sallayınca, “Tüh Allah cezanı vermesin. Oğlum bu kaçıncı, bir de genç olacaksınız. Yazıyorum deftere ha!” diyerek iki lirayı güç bela uzattı.

Maraton koşsam bu kadar terlemezdim, güz günü saunaya girip çıkmış kadar oldum. Parka varır varmaz yanan evden atlar gibi, dolmuştan atladım. Parkın başlangıcındaki çimenlere yayıldım kaldım. Biraz soluklandım. “Oğlum Ozan” dedim kendi kendime, “Daha fazla rezil etme kendini, bu kadar heyecan yeter. Git bunları toparla yaz. Daha ne hikâye arıyorsun?”

Tabii, her zamanki gibi sözümü dinlemedim. Parkın içlerine doğru ilerledim. İleride, söğüt ağacının dibinde anne olduğunu tahmin ettiğim bir bayanla üç-dört yaşlarındaki çocuğunun oyun oynadıklarını gördüm. Biraz onları seyredip hikâye yazayım diye yakınlarındaki bir banka oturdum. Telefonumu çıkarıp yazmaya başladım. Bir ara ne oldu nasıl oldu bilmiyorum, telefonu fotoğraf çekermiş gibi onlara doğru doğrultmuşum. Anne oturduğu yerden hışımla doğrulup yanıma geldi. Onca kişinin ortasında sapık diyerek bağırıp çağırmaya başladı. İşin yoksa gel ayıkla pirincin taşını. Yok öyle değildi, böyleydi, hikâye yazıyorum falan dediysem de dinletemedim. İlle de o fotoğrafları göster bana diyor. Yahu yazdıklarım burada işte dediysem de yok, Nuh diyor peygamber demiyor. Galeriyi de açamam ki, içinde nişanlımla fotoğraflarımız var. Tutturdu ben polis çağıracağım diye. Haydaaa, gel buyur buradan yak. Polis girerse işin içine daha fena. Düştük bir cenderenin ortasına, Allah kurtarsın.

Polis geldi. Tüm teferruatları anlattım. Mecburen telefonu verdim. “Karakola gideceğiz, ifade vereceksin” dediler. N’apalım, başa gelen çekilir. Vardık karakola. İncelediler, ettiler. Dediğim doğru çıktı, fotoğraf motoğraf yok. “Zaten bir şey yoktu ki amirim” dedim, “Ben yalnızca hikâye arıyordum.” Dallanıp budaklanmadan konuyu kapatmak istedim ama olmadı. Birden pis bir kahkaha attı, “Ne?” dedi, “Hikâye mi arıyordun? Oğlum hikâye olmuşsun zaten, daha ne hikâye arıyorsun?” Müsaade alıp daha fazla madara olmadan yavaştan topuklayayım dedim. Para yok, metelik yok. Yayan yapıldak düştük yola.

Mahalleye vardım, niyetim tüm bunlardan sonra eve gidip temiz bir uyku çekmekti. Sokağın yokuşunu aşar aşmaz köşede mahalle kahvesi var. Arkadaşların sürekli takıldığı bir yer. İçeri girin, günün her saati bizimkilerden birisi mutlaka vardır. İçimden yavaşça, kimseye yakalanmadan geçip gideyim diyordum. Tam geçtim derken Selim bağırmasın mı arkamdan? Alarm gibi etrafı velveleye verdi. Kahvenin önünde oturan yaşlılar muhabbeti bıraktı, bizim orta oyununu seyre daldı. “Yahu bırak gideyim, işim var” diye elimi kurtarmaya çalıştıkça, “Yok olmaz, valla göndermem bir çay içmeden, hem bana ne haltlar karıştırdığını bir bir anlatacaksın” diyerek kolumu çekiştiriyordu. Eli verdik kolu kaptırdık. Neyse, iyisi mi oturayım da ne haltlar karıştırdığımı bir de ondan dinleyeyim, dedim.

Oturduk. “Eee” dedi, “Anlat bakalım.” “Ne anlatayım?” dedim. “Dün gece ne arıyordun oğlum mezarlıkta, yoksa bizden gizli demlenmeye başladın da biz mi bilmiyoruz?” deyince, hah dedim kendi kendime. Tam da sırasıydı ya. Oğlum Ozan şu hikâye yoluna yemediğin nane, söylemediğin terane kalmayacak. Konunun buraya geleceğine adım gibi emindim. Kimse görmez, duymaz diye hikâye aramaya çıktık mezarlığa, hikâye olduk, iyi mi, beğendin mi yaptığını? Al sana hikâye, tepe tepe kullan, yazmana da gerek yok, efsane gibi kulaktan kulağa yürür artık. Sonra hikâyecinin birisi gelir hikâyeni yazar.

“Hişşt, sana diyorum oğlum, daldın gittin yine. Bizim Mehmet görmüş, takip etmiş. Garip garip hareketleri vardı diyor, sarhoş gibi yatıyordu, kalkıyordu, debeleniyordu mezarların arasında diyor. Senin içmediğini bilmesem kesin içmiştir derdim ama sen ağzına bile sürmezsin, bilirim. Eee, söyle bakalım, ne işler çeviriyorsun birader?” “Dinliyordum” dedim. “Ne?” dedi. “Demlenmiyordum, dinliyordum” dedim, “İnsanların hikâyesinden bıktım, mezarların hikâyesini dinlemeye gittim.” Filmlerdeki kötü kahramanlar gibi katıla katıla ağız dolusu bir kahkaha attı. “Maval okuma oğlum bana, ne mezarı ne hikâyesi. Anlat şu işin aslını astarını. Yoksa define buldun da bize mi söylemiyorsun?” diyerek gene üsteledi.

Ne anlatayım be Selim, anlatacak hikâyem mi var ki anlatayım. Anlatacaklarım olsa avare avare gezer miyim ortalıkta, dolanır mıyım mezarlıkta? Ne diyeyim, söyle bana. Orhan Veli gibi, “Anlatsam sesimi duyar mısınız mısralarımda?” mı diyeyim? Her şey ortada zaten. Avda değil, daha ava giderken avlandık. Hikâye ararken hikâye olduk. Ama iyi oldu, bana göremediğimi gösterdiniz. Ölülerle, dirilerle olmayacak bu iş, her insanın hikâyesi kendi içinde. İnsanın kendisi başlı başına büyük bir hikâye ama niyeyse hikâyesini hep kendi dışında arıyor. Benim hikâyem de bu galiba, hikâyemi dışarıda aramak.

“Yine daldın gittin be oğlum, bak çayını da soğuttun” diye dürttü Selim. “Çayları tazeleyeyim de ne hikâyeler çeviriyorsun hepsini anlatacaksın” deyip masadan kalktı.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir