HOCA BEKİR

(Ani bir fren sesi)

Hay Allah! Nereden aldım ben bu evi? Hanım beğendi diye mi? Kızım okuluma yakın dedi diye mi? Uyku haram oldu bana buraya yerleştim yerleşeli! Neymiş, ana caddeye yakınmışmış da, dubleksmişmiş de, geniş ve ferahmışmış…

Yemişim ferahlığını, uyuyamıyorum ulan!

Bak yine uykum kaçtı, gecenin yarısında n’apılır ki?

Ulan var ya, yıllardır bugünlerin hayalini kuruyorum. Emekli olduğumda öğlene kadar uyuyacağım diyordum ama nerede? Gece bile uyuyamaz oldum.

Kendimi sokağa atıyorum. Deli miyim acaba ben? Kışın ortasında, bu soğukta…

Galiba biraz var.

İstasyona varınca biraz soluklanıyorum. Gişe memuru, banklarda tren bekleyen yolcular olurdu eskiden buralarda. Şimdi ses soluk yok. Garı taşımışlar. Oh iyi bari! Bir de trenin tantanasını çekemezdim şimdi.

Önümden son ses müzikle bir Tofaş geçiyor. Kesin sarhoş, serseridir bu herifler. Ulan, milletin ekmek parası için canı çıkıyor, bunlar gündüz kazan, gece ye! Oh ne âlâ! Ben olsam iş falan vermem bunlara ulan!

Sinirlenmeyeceğim, bana ne ulan bunlardan.

İstasyonun karşısından ara sokağa dalıyorum. Misak-ı Milli İlkokulunun yanından geçip Tahir Ün Caddesinde alıyorum soluğu. Şuraya gece gelmek en iyisi. Gündüzleri ergenler doluşuyor buralara. Akhisar’ın nüfusundan fazla insan geçiyor buradan bir günde. Kızılay gibi oluveriyor bazen. Ben zaten sıkılmışım Ankara’nın kalabalığından. Ufak yer dedik, doğduğumuz yer dedik, çocukluğumuz buralarda geçti dedik ama çekilecek yanı kalmamış bu şehrin!

Kaç sene oldu buradan ayrılalı? Kırk sene. Hemen hemen. On beş yaşımdaydım. Askeri okulu kazanınca, babam az gururlanmamıştı. Hey gidi Asım, hey! Albay Asım Bey. Ha, Emekli Albay!

Tahir Ün’ü geçip Tahtakale’ye doğru yol alıyorum. Köylü pazarının oraya varınca bir banka atıyorum kendimi. Karşımda küçük bir dükkân, camına “Kiralık” yazılmış, altında da telefon numarası. Acaba şuraya küçük bir bakkal falan mı açsam? Küçükken, daha köyde yaşarken, ilk tanıdığım esnaf bakkaldı. Babam rençper ya, ben onun gibi olmayacağım, esnaf olacağım diyordum. Tabi o zamanlar esnafı falan bilmiyorum. “Bakkal olacağım ben” demiştim herkese. Hem millet ona muhtaç o zamanlar. Bakkal köye çay getirecek de biz de elimizde fincanla çay almaya gidecektik. Hey gidi hey! Ama dur ya, dükkânın elli metre ilerisinde üç tane bakkal yan yana sıralanmış. Dördüncüye, hele bu kadar ufağına yer vermezler yahu! En iyisi ben çay ocağı açayım, heh en güzeli! Küçük de bir tost makinası alsam: “Çayla Tost, Dostla Muhabbet!” yazsam kapısına…

Aa, ama ben çalıntı slogan da kullanmaya başladım şimdiden. Bu bizim Fatih’in yerinin sloganıydı; Ankara’nın, Ekmek Teknesi’nin.

Bak aklıma ne geldi: Fatihin Yeri/Asımın Yeri. Olmadı bu: Albayın Yeri. Aman ben de, şundan kurtulayım artık ya! Birahane mi açıyoruz, lokanta mı? Çay ocağında öyle isim mi olur? “Tahtakale Çayevi” olur mu ki? Çok sıradan yahu!

“Menekşe Çayevi”. Yok yok, çocukluk aşkının adını mı vereceksin lan dükkanına! Ya birisi “Menekşe’ye geldim şimdi, kapısından girdim içeri” derse, tutamam dalarım adama. Hem hanımı da işkillendirmeyelim boşuna. Kızımız olunca; “adını Menekşe koyalım” dediğim zamanki bakışını hâlâ hatırlıyorum. Aa, doğru ya! Hanımın adını koyayım; Neriman Çayevi. O ne yahu! Aklıma tüküreyim. Neriman ne yahu? Bizim kayınpedere de pes yani! Neriman nedir ya, insan kızına daha güzel bir isim koyar. Zaten ayda yılda bir romantikleşeyim diyorum, onda da “Neriman’ım” deyince tüm dikkatim dağılıyor, keyfim kaçıyor yahu!

“ALLAHU EKBER, ALLAAAHU EKBER”

Hay Allah! Hoca, Allah canını almasın e mi! Aklım çıktı! Dalmışım burada ne güzel düşüncelere. Ezanın sırası mı şimdi! Benimki de laf, sanki hoca benim düşüncelerimin bitmesini bekleyecek. O zaman gitti desene vakit. Yıllarca camilere kilit vursunlar, seccadeleri rafa kaldırsınlar o zaman. O değil de, namaza mı başlasam artık? Yaşlanıyoruz.

Bu günleri de görecek miydim be? Yıllarca askeriyede seccade-tespih-takke avına düşen ben, şimdi namaza başlamayı düşünüyorum. Olacak iş mi?

Bu banka oturdum kaldım ha! Hoca namazı bitirdi şimdiye, cemaat dağılıyor baksana. O da kim? Bu adam benim yanıma mı geliyor? Vay şuna bak, bir de yanıma oturdu. Bakışları da bir garip, nereye bakıyor bu? Yoksa o da mı bu dükkânı kiralamayı düşünüyor. Vallahi inat uğruna kiralarım dükkânı da bomboş durdururum içini! Hiç sevmedim bu adamı!

Bu adam ne garip yahu, bir değişik. Saatlerdir aynı yere bakıp duruyor. Başta dükkânı kiralayacak, hayal kuruyor sandım. Sonra dükkânın sahibi mi acaba diye düşündüm. İkincisi daha mantıklıydı ama bu bildiğin deli yahu! Hiç mi gözünü kırpmaz bir insan! Saatlerce hem de! Ya benim halime ne demeli? Buz tuttum burada ama bir deliyle beraber onun kuyuya attığı taşı çıkartmak için olsa gerek, oturuyorum.

En iyisi mi, vakit erişince şu dükkân sahibini aramalı, bir görüşmeli. Dükkânı tutmasam da bu adamın ne halt olduğunu öğrenirim belki…

***

Gün doğup, güneş yükselene dek bankta oturdum. Tabi, yanımdaki garip adam da oturdu. O neyi bekliyordu bilmiyorum ama ben onun ne zamana kadar orada oturacağını çözebilmek için o soğukta, yüzüm kaskatı kesilene dek oturdum. Ve bir taraftan bu adamın burada oturma sebebini düşünüyor, sık sık “deli olmalı” diye de aklımdan geçirmeyi ihmal etmiyordum. Acaba, o da benim deli olduğumu falan düşünüyor mu? Pek beni umursadığını zannetmiyorum. Neredeyse gözlerini hiç kırpmadan, bir mucizeye tanıklık ediyormuşçasına bir noktaya dikkat kesilmişti. Çevredeki diğer insanlara bakıyorum. Bu garip adama kimse aldırış etmiyor, bankta oturan ikimizi garipseyen birkaç çift gözün bakışlarıysa -nedense- direk bana doğruluyordu. Sonra, kimse bir şey demeden yoluna koyuluyor, dar sokaklara dağılıyorlardı. Telefonum birkaç kez titredi. Neriman arıyor olsa gerek. Neredeyim diye soracaktır. Cevap versem iyi olacak fakat dikkatimi bu garip adamdan ayırıp telefona bakacak olursam bir şeyi kaçırırım diye buna cesaret edemedim. Saatin kaç olduğunu bilmiyorum. Artık sabrım tükenmeye başlamıştı ki kiralık boş dükkânın kapısına yaşlı bir adam geldi. Garip adama ve bana göz ucuyla baktıktan sonra cebinden bir anahtar çıkarıp kapıyı açtı. Yanımdaki garip adam yerinden kalkıp ağır adımlarla tarihi hamam yönüne doğru ilerledi. Yaşlı adam, giderken adamın arkasından baktı. O, köşeyi dönünce yine anahtarını çıkarıp kapıyı kilitledi. Kafam iyice allak bullak olmuştu. Şifreli bir haberleşme yöntemi miydi? Ne oluyor? Ne anlama geliyordu tüm bunlar?

Yaşlı adamı takibe koyuluyorum. Dar, tek arabanın -belki de geçemeyeceği- anca sığabileceği sokaklardan geçtikten sonra tek katlı, giriş kapısı sokakla bütünleşmiş bir eve varıyor. Kapıyı kapatmadan içeriden bir soba kovasıyla çıkıyor, gayet yavaş hareketlerle kovasını çöpe boşaltıp evine geri dönüyor ve takibi burada bırakmak zorunda kalıyorum.

Aklımda sorular ve bir ikilem: Gidip yaşlı adama neler olup bittiğini sormak mı yoksa bir süre bu olanları takip etmek, anlamaya çalışmak mı yeğ diye düşünüyorum. Sabretmek, başarmanın altın kuralı. Havaya girmişim bile, operasyon çoktan başladı. Neler olduğunu çözmek operasyonun başarıyla tamamlanması anlamına gelecek.

İkinci gün; bu iki adamda bir değişiklik yok. Neriman, beni soru yağmuruna tuttu.

Üçüncü gün; adamlar yine aynı. Soğukta beklemektense kahveden adamları seyrettim bu sefer. Neriman’ı ceketimin ceplerini kurcalarken gördüm. O beni fark etmedi.

Dördüncü gün; adamlar hâlâ aynılar. Bugün ben de camiye girip sabah namazını kıldım. Uzun zamandır o kadar ferah hissetmemiştim. Yaşlı amca da namazdaydı. Namazdan sonra doğru evine gitti. Neriman’la kavga ettik. Onu aldattığımı düşünüyor. Çok ağır konuştu, sanırım bayağı ağrıma gitti sözleri. Ama daha mühim bir vazifem var.

Beşinci gün; adamlar hâlâ aynı. Ben namaza başladım. Neriman dün söylediklerine pişman oldu.

Altıncı gün; adamlarda yine bir değişiklik yok. Evde de işler yolunda gibi. Sadece kahvecinin bana garipseyerek baktığını sezdim.

Yedinci gün; bu durum sinirlerimi bozmaya başladı ama hâlâ aynılar. Kahveci yanındakilerden birine “Millet deliye, biz akıllıya hasretiz” dedi. Kesinlikle, o dâhi neler olduğunu biliyor.

Sekizinci gün; hâlâ, hâlâ aynılar. Evdeyse durumlar biraz karışık. Kızımla bir haftadır yemek haricinde hiç görüşmediğimizi fark ettim. Dün gece eve gelmedi. Neriman çıldırdı. Bir türlü ulaşamadık. Nihayet gece geç saatte “Arkadaşımdayım, şarjım bitti” diye mesaj attı küçük hanım.

Dokuzuncu gün; sabaha karşı karakoldan bir ekip geldi. Zeytin tarlalarının birinde kızımın cesedi bulunmuş. Karakol, cenaze, morg, adli tıp…

***

Tüm bunların arasında aklıma takılan soru; bu adamlar kim?

Akşama doğru, karımın arkamdan bağırışlarına aldırış etmeden doğruca yaşlı adamın evine gittim. Kapıyı çaldım, güler yüzlü bir şekilde açtı kapıyı. “Hoş geldin oğlum.” Sonra aklına bir şey gelmiş gibi suratı asıldı, yüzü hüzünle kaplandı “Başın sağ olsun.”

Şaşırdım. Bu adam beni nereden tanıyordu? Kızımın öldüğünü nereden biliyordu?

İçeri buyur etti. Sobalı odada iki çekyat, bir de tekli koltuk var. Çekyatlardan birisi açılmış, üzerinde özen gösterilmeden düzeltilmiş yorgan, battaniye…

Tekli olan koltuğu işaret ediyor bana. Geçip oturdum. “Çay içer misin?”. Olur anlamında kafamı salladım. Sobanın yan tarafında duran tepsiyi önüne çekip, üzerinde örtülü duran bezi alıp kenara koydu. Tepside iki bardak var. Çayı çekip içine toz şekerden bir kaşık katıp karıştırdı. Sonra şekerini karıştırdığı çayı bana uzattı. Uzattı uzatmasına ama ben hayret içerisinde ona baktım kaldım. Çaydan bir yudum aldım, vallahi ben yıllarca kendi damak tadıma göre ayarlayamamıştım şu çay şekerini!

Benim ağzımı açmama izin vermeden anlatmaya başlaması da cabası.

“Baban benim dükkâna tıraş olmaya gelirdi. Senin kiralamayı düşündüğün yer var ya, işte o dükkân benimdi bir zamanlar. Ah şu yaşlılık! Elim makas tutmaz olunca devredeyim dedim benim kalfaya. İstemedi. Kendi dükkânını açacakmış. Adını da ‘berber’ değil, ‘saç bakım merkezi’ koyacakmış. Köylü pazarına gelenler Yörük’müş, anlamazlarmış öyle şeylerden. Falan filan zırvaladı işte. Neyse, baban söylemişti zaten geleceğini.”

Haa, ne diyordum? Sen bizim Hoca Bekir’i soracaktın değil mi bana?

Bizim Hoca Bekir. Bir zamanlar Tahtakale Camii’nde müezzindi. Köyünü hatırlayamadım şimdi. O zamanlar ben gençtim, o da liseyi yeni bitirmiş, müezzin oldu geldi bizim buraya. Bahsettiğim zamanlar otuz kırk sene öncesi tabi. Hepimiz memnunduk bundan. Gider gelir, kahvede, benim dükkânda sohbet ederdik. Benim birader de o sıra İmam Hatip’te okuyor. Bunla arası çok iyi. Bizim eve de gelir gider. Burada göreve başlamasının birinci senesini devirdiği zamanlarda garip davranmaya başladı. Belli, var bir derdi. Ama söylemez, sessiz, hatta dilsiz çocuktur!  Bir ay, iki ay takip ettim bunu. Sabahları o soğukta camiden çıkar, gitmez evine, oturur caminin oradaki banklardan birine. İzler etrafı. Sonra benim dükkânın orda bir kız belirir. Kız bekler, bizimki bekler. Sonra bir minibüs gelir, kız biner gider. Bir iki gün geçince anladım ben bunun derdini.

Bir gün bizim evde ceketini unutmuş. Ben de kimin bu diye ceplerinde cüzdan aradım. Bir yüzük çıktı. Anladım bunun bir gönül yarası var. Ee, az çok tanıyorum da. Bilirim, gidip kızla konuşamamış, kendi kendine, yüzük alacak kadar hayaller kurmuş, kurmakla kalmamış, yaşamaya başlamış.

Sonra çektim bunu kenara. “Ne iş, kime aldın bunu?” dedim. İnce iş ama diyemiyor ki bizimki!

“Abi yok valla, öylesine aldım.” “Bırak oğlum, öylesine yüzük almak da neymiş, illa bir sebebi vardır!” Ben bunu söyleyince yelkenleri suya indirdi. Yüzü kızardı, eli ayağına dolandı. Konuşmadı pek. “Ya benim bacıma bakıyorsan yan gözle” dedim. Bu, yok bacımdır diye yeminler etti. Ben illa alacağım ağzından lafı. Ben hiç evlenmedim, öyle yavuklum falan da olmadı. Buna tutturdum, ya yengene yan gözle bakıyorsan diye. Yengen deyince afalladı bir. Yengesinin kim olduğunu bilmiyor. Bu sefer sevdiğinin kim olduğunu söylemek zorunda kalacaktı. Ama ne dese iyi dersin? Kızın adını sanını bilmiyormuş meğer! Sabahları, gün ağarırken caminin karşısında, tam benim dükkânın önünde beklermiş. Sonra, yan tarafında kırmızı, mavi ve yeşil renkte şeritler olan bir dolmuş bunu alır götürürmüş. Bu da, namazdan çıkar, geçen senin de oturduğun banka oturur, dolmuş gelene kadar beklermiş.

“Sonra, bir gün…” derken yutkundu. Sanki boğazına bir şey takılmış gibi birkaç kez konuşmaya zorladı ama vazgeçti.

“Bana geldiler, kaza oldu, senin dükkâna arabanın biri girdi dediler. Yol dar ya, iki araba karşı karşıya gelmiş, az daha çarpışacaklar. Birisi ani direksiyonu kırmış benim dükkâna doğru. Kızcağız da oradaymış. Kırmızı, Renault-19. Koştum, gittim. Ambulanslar, polisler, kalabalık…”

O günden sonra Bekir ortalıktan bir süre kayboldu. Kimisi dedi meczup oldu, kimisi tayini çıktı. Kırklara karıştı diyen bile oldu. Bir iki sene sonra çıktı geldi. Müezzinlik yapmıyordu artık. Eski, baraka bir evde kalır. Tahtakale Camiinde namazlarını kılar, sabah o banka oturur. Saatlerce sadece yolun karşısına bakar. Ben dükkânı açmadan oradan kalkmaz.

Dükkânı kapatalı çok oldu. Ama şimdi kış günüdür, soğukta üşümesin diye sabahları gider boş dükkânı açarım işte…

HOCA BEKİR” için 3 yorum

  • 30 Nisan 2019 tarihinde, saat 17:36
    Permalink

    Paylaşımınızdaki görsel çok dikkatimi çekti? Acaba bu resim kimin eseri?

    Yanıtla
  • 1 Mayıs 2019 tarihinde, saat 01:14
    Permalink

    Çok teşekkür ederim, yeni bir ressam ile tanıştırdınız, güzel bir içeriğiniz de var ayrıca, başarılar 😊

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir