İÇ SORGU

Kuş cıvıltıları, araba sesi, yan mahalledeki hasta komşumuzu almaya gelen ambulans, öten horoz, kaçan kedi, Ayşe teyzenin kızı hepsi ama hepsi bir gün burada olmayacaklar.

Pencerenin önünde sokağı seyrediyorum. Evimizin balkonu caddeye baktığı için sabah erken saatte iş için sıcacık evlerinden çıkan insanların durakta soğuk suratlarıyla şaşkın şaşkın etrafı seyretmeleri pek hoşuma gitmiyor.

Hepsi akıl hastanesinden kaçmış gibi.

Gülen yok.

Anlamıyorum niye herkes bu yüz halini moda yapmış.

Yani neden herkes dışarıda tek surat?

Sen beni iyi anladın.

Ne demek istediğimi kendin söylüyorsun şuan.

Ben sana bunları yazıyorum dışarıdan sala sesleri yükseliyor.

Çok içten okuyor hoca.

Bir duraksıyorum. Şöyle bir düşününce bazen bu düşüncelerin içinde boğulduğumu hatırlayıp tekrardan sana yazmaya devam ediyorum.

Hadi hadi söyle çekinme, insanlar yaşayan ölüler gibi değiller mi sence de?

Yaşayan ama niçin yaşadığını bilmeyen.

Arka sokakta yaşlı bir teyze var müstakil evinde yalnız yaşıyor. Eşi, hacı amca geçtiğimiz sene vefat etti. Rahmetli iyi, ahlaklı ve yardımsever bir amcaydı.

Hacı teyze o vefat ettiğinden beri kendisini bahçesindeki hayvanlara adadı.

Ne zaman oradan geçsem, elinde tavuk suyu ile haşladığı makarna tabağıyla bahçede görürüm.

Ee zor tabi yoldaşını kaybetti.

Ama daha zoru ne biliyor musun?

Yolunu kaybetmek.

Eğer insan gönlünün yolunu kaybederse yolsuz kalır, bütün kapılarda yüzüne kapanır.

Ondan Mevla’ya hep şöyle dua ederim;

Yolundan ve yolundaki sevdiğin kullarından ayırma.

Yolsuzluğun zor olduğunu, yüzlerinde tebessüm olmayanların acı yüz ifadesinden anlarım.

Ondan insan çokta şey etmemeli şu dünyayı.

Reyhan teyze, az önce bahsettiğim eşi ölen kendisini hayvanlara adayan tatlı melek.

Geçenlerde yoldan geçerken selam verdim, evine buyur etti.

Girip girmemekle kararsız kaldım.

Ama hadi dedim Nur.

Gir ve misafire yakışanı yap.

Güvensiz bir toplumda pek bir samimiyetin olmadığı insanların evine girmeye çekiniyor insan. Şahsen ben çekinirim, güvenememe diyemeyiz ama tam olarak bu duruma.

Neyse girdik çay koydu o arada konuşmaya daldık. Nerelerden geldin dedi.

Memleket neresi?

Bursa dedim Bursalıyım.

Ankara’ya tayinim çıktı.

Psikolojik danışmanlık yapıyorum özel bir kurumda.

Güzel yaa dedi.

Kadın kısmı çalışmalı. Parasını istediği gibi de harcamalı.

Allah var rahmetli hiç darda koymazdı beni. Hiç para istemişliğim yoktur ondan. Evin durumuna kendi bakar eksik ne, gider alır gelirdi. Allah razı olsun, iyi adamdı.

Allah rahmet etsin, mekanı cennet olsun hacı amcamızın, dedim.

Çay kaynıyor bir gideyim geleyim, dedi.

Mutfağa gitti.

O mutfaktayken bende odanın içerisine göz gezdirdim.

Bir soba, bir halı üzerinde oturduğumuz minder ve minderin üzerinde duvara yaslanmış şekilde iki yastık. Yan tarafta masanın üzerinde bir gaz lambası. Duvarda da bir resim çerçevesi.

O da ne!

Çerçevenin içerisindekiler,

Hacı amca ve hacı teyzenin fotoğrafları.

İyi de burada şaşılacak ne diyeceksin,

Şaşırdığım ayrı ayrı çekilmiş kedi, köpek, keçi, tavuk, horozun fotoğrafları.

Aile albümü bu şekildeydi Reyhan teyzenin evinde.

Sonra mutfaktan gelince sordum o da anlattı. Hiç çocuğu olmamış.

Bir evlat edinmişler. Evlat edindikleri kişi de var olan paralarını alıp kaçmış.

Kendimi hayvanlara adadım Nur kızım, dedi.

Hayvanlar nankörlük nedir bilmez.

Verirsen yer vermezsen yüzüne bakar.

Dili yok ki söylesin.

Aklı yok ki idrak etsin.

Biz idrak etmeliyiz.

Bu kışta soğukta ne yaparlar,

Ne yerler, üşümesinler diye bizler gerekeni yapmalıyız dedi.

O kadar haklı ki.

Var olan sorumluluklarımızın içerisindeler aslında.

İnsani sorumluluklarımız.

Biz bu mevcudatın vücut bulmuş olanların en şereflisiysek, üstümüze düşen görevi de yapmalıyız.

Eve geldiğimde kendi aile albümüme baktım.

Annem, babam, kardeşim ve benim fotoğrafımdan oluşuyor.

Ne garip dedim kendi kendime.

Aile büyük bir nimet ve aslında büyükte bir imtihan.

Ertesi gün reyhan teyzenin geçen gün getirdiği yemek tabağını götürmeye gittim. Evde olan kestane şekerini de tabağı boş vermek olmaz diye içine koydum.

Kapısını çaldım ama içeride yoktu.

Sonra bahçe kapısından elinde pazar arabasıyla girdi.

Beni görünce yüzünde bir gülümseme belirdi.

Hemen yanına gidip boynuna sarıldım.

Gel hemen içeri bir çay koyalım da sıcak sıcak içeriz dedi.

Yok teyzeciğim ben hem seni göreyim hem de geçen günkü tabağını vereyim diye gelmiştim.

Hayırdır, bugün Salı Pazar da değil nereden böyle? Dedim.

Tavuk suyuyla makarna yapıp haşlamaları çöplerin kenarlarına koyuyormuş.

Biz tokken hayvanlar orada aç sonra Allah bize sorar kızım, veremeyiz hesabını dedi.

Haklısın, dedim, çok haklısın.

Eve geldiğimde üzerimde bir hafifleme hissettim.

Reyhan teyzenin anne şefkatli tavrı beni mutlu etti.

İnsan artık kentlerde yaşadığı için mi yoksa beton evlerin katılığı ve soğukluğundan mıdır bilinmez, eski insanların sıcaklığına hasret yaşıyor.

Nerede bir asık surat görsem anlıyorum ki insanlığa yakışmayan düzenlerde ve düzeltebileceğimiz halde elimizi taşın altına koyamamaktan kaynaklanıyor.

Hasta değilken hasta gibi hissedersek hasta oluruz.

Ruhu dinlendirecek meditasyon çeşitliliği o kadar fazla ki dünyada.

Kimi çeşitli sporlarla, yürüyüşlerle, yeme-içme oruçlarıyla, ibadet çeşitliliğiyle insanlık artık nefes alabilmek için kendisini oradan oraya koşarak kurtarmaya çalışıyor.

Yaşamımızın düzene girmesi demek hiçbir problemin yaşanmayacağı anlamına gelmiyor.

Mutluluk her an olduğumuz durumun en iyisi olma hali de demek değil.

Kendimize yetebildiğimiz ve inanabildiğimiz sürece mutluyuz ve içsel huzura sahibiz.

Reyhan teyzemin rayiha kokusu gibi şefkatle bakabilmek için biraz hafiflemeye, yavaşlamaya, dinlenmeye ve kendimize şefkat ile bakabilmeyi öğrenmemiz şart.

Hayatta her zaman her türlü olumsuzluklarla karşı karşıya kalabilme durumumuz var.

Çünkü dünya bir oyun alanı bizde oyuncularız.

Herkes kendi senaryosunun ana kahramanı.

Ezeli kudretin belirlediği vakte kadar yaşanacak olan şu hayatı sizce de fazla ciddiye almıyor muyuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir