İKİNDİ GÜNEŞİ

 “Sabah Güneşi’ne doğru… Sabah Güneşi’ne doğru…”

“Nereye, nereye?” diye sormak istedim.

Anlayamadım çünkü cümle çok garip gelmişti. Sabah Güneşi’ne doğru da neymiş! Güneş’in çok çeşidi var sanki diyesi geliyor insanın. Güneş işte! Sabah doğar, akşam batar. Dünya’yı aydınlatır. Ha o da çok lazımmış gibi biz insanlara. “Ben Güneş olsam aydınlatmazdım mesela ya da insanlar beni mutlu ederse aydınlatırdım, mutlu etmezse hiç yerimden bile kıpırdamazdım. İnsanlar nankör canım, nankör. Ne yaparsan yap değişmiyorlar da…” diye hayıflanarak düşünürken adam tekrar bağırdı.

“İkindi Güneşi’ne değil, Sabah Güneşi’ne, Sabah Güneşi’ne…” diyordu eğilirken, yerdeki karpuzu olanca hızıyla alıp diğer kadın işçiye, kadın da diğer genç işçiye fırlatırken. Yalnız, kadına hayran kalmıştım. Neden mi? Erkek gibi güçlü kollarıyla havada döne döne gelen karpuzu kucaklayıp diğer gence fırlatıyor, genç de yıllardır kullanılmaktan yıpranmış ve rengi solmuş kasanın -römorkun- içine atıyordu. Kadın hiç yorulmuşa benzemiyordu fakat genç, arada kollarını sağa sola sallıyor, sanki rükûdaymış gibi ellerini dizinin üzerine koyuyor ve “oyy, offf ” gibi sesler çıkarıyordu. Yorulmuştu belli ki. “Az kaldı az, diğer öbeğe geçeceğiz. O arada traktörü sen çekersin de dinlenirsin.” dedi kadın gence, teselli verircesine.

Karpuzların hepsi öbek öbek yapılmıştı. İnce uzun tarla; boylu boyunca, bitmek bilmeyen öbeklerle doluydu benim için. Tembel miydim? Sanırım evet. Tembellik de insanın üzerine yapışıp çıkmayan bir leke mübarek! Tembellik edenlere kızardım aslında çoğu zaman. Şimdi burada şahit olduklarımla olur olmadık herkese kızmamam gerektiğini anladım. Yaşadığın yeri sevmezsen, iş koşullarını ve ortamını sevmezsen çalışmayı da sevemezmişsin. Bana göre ücra, Allah’ın unuttuğu iki büyük dağın yamacında kurulmuş; on-on beş hanenin, yüz elli-yüz altmış kişinin yaşadığı; köylülere göre de mükemmel mi mükemmel, gelişmiş mi gelişmiş bir yayladaydık. Doğal olarak ben tembelleşecektim, köylüler de çalışacaktı. Seviyorlardı buranın havasını, suyunu, toprağını, işini.

“Âdem Böööeeeeey, Âdem Bööööeeeeey!” çığlığıyla irkildim. Uzaktan gelen bu sesin kalınlığı yavaşça rüzgâra kapılıp gidiyordu ama yine de ürkütücüydü, dalıp gitmiş biri için.

“Efendim Memiş Amca.” dedim. O beni duymadı. Hem kulakları az işitiyor hem de rüzgâr sesimi tersine tersine götürüyordu. Memiş Amca duymasa da bütün tarla ve işçiler duymuştu seslenişimi. Memiş Amca’ya doğru hızlı hızlı yürümeye başladım. “Önemli bir şey diyecekti herhalde, bu kadar bağırdığına göre.” diye düşünürken tarlanın orta yerinde kalan karpuza gözüm takıldı. Orada yalnız başına kalıvermişti. Herkesin elinin tersiyle ittiği, unuttuğu, terk ettiği, rengi soluk karpuzcuk… İşte biraz bozuk olmayagör, hastalanmayagör, aynılıklardan oluşma; terk edilirsin, koskoca tarlanın ortasında bir başına kalırsın. Sonra yalnızlık, bir taraftan çetrefilli dedikleri doğa şartları eritir, çürütür, toprağa gübre eder seni. Bu arada karpuzdan yavaş yavaş uzaklaştığımı hissettim. Memiş Amca’ya da yaklaşıyordum. Arkama dönüp karpuza baktım. Bu bakış hüzünlü bir veda gibiydi. Önüme döndüğümde ise unutuvermiştim karpuzu, vedayı, hüznü, yalnızlığı… Sonuçta ben bulmuştum iki kelam edecek birini. Unutmam kadar doğal bir şey yoktur galiba.

Memiş Amca: “Âdem Bey oğlum, gel bakalım. Otur yanıma da senle iki çift laf konuşalım.” dedi. Az önceki telaşlı halinden hiç eser yoktu. Boşuna telaşlanmışım galiba bakışı attım ama anlamadı. Aslında benim bakışlarım meşhurdur da bilene, tanıyana…

“Olur.” dedim.

“Eeeeee, nasıl buldun bizim buraları? Sevdin mi? Sevmedin mi? Bi’ de bakalım. Seni memnun edebiliyor muyuz?” diye arka arkaya soruları sıraladı.

Sevdim desem yalan olacak, sevmedim desem üzülecek hatta saygı da kusur ettiklerini düşünüp beni bir o köşedeki rahat mindere, bir bu köşedeki daha rahat divana, daha olmadı plastik kahverengi sandalyeye örtü serip oturtacaklardı. Geldiğim günden beri, beni o rahatlıktan o rahatlığa hoplatıyorlardı. En iyisi: “Güzel, güzel hiç görmediğim hayatlar gördüm burada.” desem diye düşünürken: “Rahat mısın kuru toprağın üzerinde? Dur sana bir örtü getireyim.” diye ayaklanmaya kalktı. O arada hızlıca koluna sarıldım. Tuttuğum gibi hafifçe “Otur!” dercesine aşağıya doğru çekiştirdim kolunu.

“Çok rahatım, iyiyim, buraları da sevdim. Siz, saygınızı da sevginizi de fazla fazla gösteriyorsunuz.” dedim.

“Ohhhhh be!” dedi içindeki rahatlamayı dışından da hissettirecek yükseklikte. Arkasından da: “Dur sana Sabah Güneşi’nden bir karpuz getireyim de keselim, yiyelim, içimiz yandı bu sıcakta. Sabah Güneşi’nin karpuzu tatlı ve sulu sulu olur.” dedi.

“Sabah Güneşi mi?” diye sordum şaşkın şaşkın bakarken.

“Evet, evet Âdem Bey oğlum… İkindi Güneşi ta şuradaki boz topraklı tarla, pek güzel karpuzu olmaz oranın.” dedi eliyle sağ tarafta kalan küçük tarlayı gösterirken, yüzünü de buruşturmuştu. “Amma Sabah Güneşi’nin karpuzları hem büyük büyük olur hem sulu sulu olur. Yedikçe yiyesin gelir.” derken yüzünde tatlı bir gülümseme oluştu, ağzının da sulandığını anlatırcasına şapur şupur ses çıkarmıştı.

“Ben getireyim Memiş Amca, sen zahmet etme.” dedim.

“Yooooo, yoooo olmaz. Sen otur bakayım şuraya.” derken çocuk azarlar gibiydi. Peki dercesine kafamı salladım, uslu uslu oturdum. Memiş Amca tarlanın ortasında aksaya aksaya yürümeye başladı. Vakit ikindiden akşama doğru ilerliyordu. Demek tarlaların da ismi, kalitesi, toprak çeşidi vardı. Onlar da tıpkı insanlar gibi iyi kötü, çalışkan tembel, kırmızı toprak beyaz toprak, taşlı taşsız, düz yamuk şeklinde işlevsel ya da fiziksel bir sürü özelliklere ayrılıyordu. Asıl mesele ayrım değil de gördüğü muameleydi gerçi. Bu ayrımı yapan kimdi? Biz insanlar. Görece muamele gösteren kimdi? Yine biz insanlar. “Biz insanlar, biz insanlar! Her şeyin iyisine biz karar veriyorduk da bizim iyimize bari biz karar vermeseydik.” derken ikindi güneşini arkasına alan Memiş Amca da en iyisinden karpuzu seçmiş, yalpalaya yalpaya bana doğru gülümseyerek adımlıyordu.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir