İLK ÖĞRETMENİM KURU EKMEK

Annem, kendi hayatını anlatırken, evlenmeden önce ne kadar rahat yaşadığından söz eder. Bunu huzur bakımından değil de geçim bakımından söyler genelde. Dedem kasabada bir kahvehane işletirmiş. İşler de iyi olduğu için evde et eksik olmazmış (bu bir zenginlik ifadesidir. Evde et olursa zenginsinizdir). Babamla evlendikten sonra köyden Ankara’ya taşınmışlar ve yine onun tabiriyle “Yoksuzluk” günleri – evet Neşet Ertaş’ın ruhuna fatiha!- başlamış. Babamın aldığı maaş ancak yetiyormuş evin giderlerine. Dışarıda harcama yapmak ne mümkün! Annem beni çoğu zaman emziremezmiş. Çünkü geri çevirmişim hep, istememişim emmeyi. SMA diye bir mama markasından bahsediyor, en sevdiğim oymuş. Babamın aldığı maaş 200 liraysa, SMA mamanın bir kutusu 100 liraymış. Bizim de varmış ufak burjuva zevklerimiz… Eh haliyle para yetmeyince ne olacak? “Ağlaya ağlaya pirinç lapası yapardım sana, onu yerdin” diyor annem.

Beş-altı yaşlarıma geçiyorum. Tarih ve saati henüz bilmezken sadece her ayın 5’ini mıh gibi sabitlemişim aklıma. Çünkü her ayın 5’inde babam maaş alır, eve elinde dört adet Çokomel ile gelirdi. Evet! O küçük Çokomel. Üstünde çikolatası, içinde kreması, altında ufak bisküvisi ve dışında janjanlı jelatini olan, üzerinde harf yazan küçük çikolatadan bahsediyorum. Dört adet… Sadece 4. Anneme, bana, kardeşime ve kendine. Yediğim en güzel abur cubur, en güzel çikolata, en güzel Çokomel. Sözün burasında, “Şimdi yüzlerce yesem de aynı tadı alamıyorum” dememe gerek yok değil mi?

İlkokul zamanlarım… İkinci sınıfa gidiyorum. “Yoksuz”luk devam ediyor. Beslenme saati için elimize liste verdiler. Hamur işi, patates kızartması, meyveler, sütler, meyve suları… Liste epey iştah kabartıyor tabii ama elde yok avuçta yok. Ben her gün aynı beslenme çantasıyla gidiyorum. Biraz ekmek, biraz peynir, biraz zeytin. Her gün aynı çanta… Beslenme saatlerinde kafamı kaldıramıyorum kendi sıramdan. Çünkü sağımda patates kızartması varsa, solumda hamur işi var. Öbür tarafta abur cuburlar havada uçuşuyor belki de. On dakika boyunca kendi sırama odaklanarak yiyordum önümdekileri. Anacuğum –Allah ondan razı olsun- güzel terbiye ederdi. “Bakma!” derdi, “Bakma! Ya senin yediğini yiyemeyen varsa!” Yoktu anacuğum. Herkes çok güzel şeyler yiyordu. Benim bayat ekmeğim kimsenin önünde yoktu. Tamam, zeytin peynir getiriyorlardı bazen ama her gün değildi be anacuğum.

Bir gün canıma tak etmiş olacak ki, beslenmemi sıraya dizip hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Ama nasıl ağlıyorum, şu satırları yazarken bile gözlerim dolu dolu oluyor. Öğretmenim geldi başıma, Allah ondan razı olsun. İsmi Şerife. Şerife’lerin hayatıma dokunuşu çok olmuştur (bir diğeri de öz be öz ablamdır) :
– Kamilciğim, noldu kuzum?
– Ne, ne oldusu! Görmüyor musunuz herkesin önünde her gün farklı yemekler var. Bense her gün aynı şeyi getiriyorum. Artık bundan yemek istemiyorum. Yedi yaşında kendimi bu kadar net ifade edebiliyor muydum bilmiyorum. Siz yedi yaşındaki bir çocuğun söylediği gibi okuyun lütfen.

Öğretmenimin saçlarımı okşadığını, alnıma bir öpücük kondurduğunu ve benimle birlikte ağladığını hatırlıyorum. Hatta hatırlamıyorum, şu an bile yaşıyorum. Sonra tek tek dolaştı sıraları, kiminden hamur işi, kiminden patates, kiminden abur cubur aldı. Çantasından bir bardak çıkarıp içine süt doldurdu. Sonra getirdi sırama bıraktı. “Al bakalım, bunları arkadaşların hediye etti” dedi ve yüzüme bakmadan arkasını dönüp masasına gitti. Biliyorum, yüzüme baksaydı ağlayacaktı. Biliyorum, giderken de ağladı ama ben hiç görmedim o büyük gözlüklerinin altından süzülen gözyaşlarını.

Ertesi gün, beslenme saatinden beş dakika önce bir duyuru yaptı Şerife öğretmenim. “Evet çocuklaaarr! Bugünden itibaren sizinle çok güzel bir oyun oynayacağız. Bu oyunun ismi “PAYLAŞMAK!” Nasıl oynayacağız biliyor musunuz? Sıralarımızı U harfi şeklinde birleştireceğiz, beslenme çantamızı sıramızın üzerine güzelce açıp sereceğiz, sonra ben size birer plastik tabak ve çatal vereceğim, sizlerde sıraların önünden geçerek bu yiyeceklerden istediğinizi alabileceksiniz. Ama tabii ki yiyeceğimiz kadar alacağız ki, başka arkadaşlarımız da ondan yiyebilsin, değil mi?”

Sıralar U harfi şekline büründü. Beslenme çantaları açıldı. Ben, belki de biraz elim titreyerek açmışımdır yine çantamı. Benim yediğimden kimsenin yemeyeceğini düşünmemdir belki de buna sebep. Bayat ekmek, her gün aynı zeytin ve peynir! Kim yer ki bunları… Benden başka!

Ellerimize tabakları ve çatalları aldık. Sıraların önünden yürümeye başladık. Şerife öğretmenim benim yanımda. Gözümün takılı kaldığı ama alamadığım ne varsa dolduruyor tabağıma. Benim gözümse kendi sıramda. Alacaklar mı acaba? Gerçekten yiyecekler mi? Aldılar. Bayıla bayıla yediler. Zeytin çekirdekleriyle oyunlar oynadılar. Bayat ekmeğim ve boynu bükük peynirimse çoktan bitmişti. O günden sonra dördüncü sınıfın sonuna kadar hep aynı düzende yaptık beslenme saatlerimizi. Şerife öğretmenimiz okulumuzdan gidene kadar…

Şimdi bir iyilik çetesinin başkanıyım. Çete de çete ama! Hepsi mi bu kadar güzel insanlardan oluşur! Yirmi üç bin iki yüz insan… Her biri çok güzel işler başarıyorlar. İşimiz nedir? Amacımız nedir? Mottomuz nedir? Bu soruların hepsine sadece bir cümle açıklık getirebilir: “Biz, öyle biliriz ki YAŞAMAK; berrak bir gökte ÇOCUKLAR AŞKINA savaşmaktır.” Sözün asıl sahibi İsmet Özel, ama bu sözü kalbimize yerleştiren Şerife öğretmenimdir.

Şerife öğretmenim o gün; sadece o hareketiyle bizlere paylaşmayı değil, birbirimizle iyi geçinmeyi, yediğimizden yedirmeyi, içtiğimizden içirmeyi, birbirimizi hor görmemeyi, birbirimize merhametle davranmayı öğretmiş; ben bugün anlıyorum. Şerife öğretmenim o gün; dersin sadece tahtada anlatılmayacağını, tahtada anlatılan dersten çok yaşatılan dersin daha kalıcı olacağını öğretmiş, ben bugün anlıyorum. Şerife öğretmenim o gün, Malcolm X’in şu sözünü yaşayarak, yaşatarak öğretmiş; ben bugün anlıyorum: “En iyi nasihat, güzel örnek olmaktır.”

Ben bugün bir çeteye başkanlık yapabiliyor, yönümü de çocuklara çevirebiliyorsam bunu üç şeye borçluyumdur:

Birincisi alemlerin Rabbidir. Merhametini gönlümüze nakşetti, güç kuvvet verdi, adımlarımızı sağlamlaştırdı, her an O’nunla olmama izin verdi.

İkincisi annemdir. Onun o güzel tebessümü, yanağımı okşayışı, beni sevgiyle koruyup kollaması, merhamet kanatlarını üzerine açmasıdır.

Üçüncüsü Şerife öğretmenimdir. O gün o hareketiyle, bugüne böyle bir çocuk yetiştireceğini biliyor muydu, bilmem. Ama zaten bunu bilerek yapmadı. Yapması gerektiği için yapmadı. Yapmak istediği için yaptı. Merhametli olduğu için, güzel kalpli olduğu için yaptı, Öğretmen olduğu için yaptı. Bir şeyler öğretmek için…

Sene 1999. İkinci sınıfın ilk dönemi… Bir beslenme saati… Şerife Öğretmenimin kulağıma değil de gönlüme fısıldamış olduğu bir cümleyi yaşıyorum bugün: “Yaşamak, berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır.”

Şerife öğretmenim, öğretmenler günün kutlu olsun.

Anneciğim, öğretmenler günün kutlu olsun.

Sevgili öğretmenlerimiz, öğretmenler gününüz kutlu olsun.

Yaşayarak öğretmeniz, anlatmanız, yaşatmanız duası ve dileğiyle…

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

8 thoughts on “İLK ÖĞRETMENİM KURU EKMEK

  • 24 Kasım 2020 tarihinde, saat 10:36
    Permalink

    Gözlerim dolarak okudum😢.Hepimizin hayatından biröğretmen geçmiştir. Kimisi iyi izlerle kimisi ise kendimizin sevmememize sebep olmasıyla. Ama mesele ne biliyor musunuz anlamak merhamet göstermek. O gün şerife öğretmenin o olayı vücudunun her hücresine kadar hissettiğini ve anladığına o kadar eminim ki. Çünkü anlamayan ve merhameti olmayan insan hissedemez. Ve şuan bu yazıyı okuyan her kimse ona dualarda bulundu Rabbim razı olsun ondan ve onun gibi gönlü güzel merhametli olan herkesten. Rabbim bizi insan eylesin çünkü bu dünya da bir kez bir şeyler yapmaya imkanımız var tekrarı yok@deruhtedergi teşekkürler😊

    Yanıtla
    • 24 Kasım 2020 tarihinde, saat 18:49
      Permalink

      Gözlerim doldu vicdansız baskan. Kalemine yüreğine sağlık. Allaha verdiği Nimet’ler için ne kadar şükretsek az.
      Selametle.

      Yanıtla
  • 24 Kasım 2020 tarihinde, saat 11:21
    Permalink

    Sizi hayata hazırlamış zamanında öğretmeniniz bu çok değerli ve ömür boyu sürecek bir adım. O gün öğretmeniniz size paylaşmayı merhameti aşılamış 😊 sizin de aşınız sağlam tutmuş ki yıllar sonra böyle güzel bir yardım paylaşım grubunun başındasınız..Allah razı olsun..

    Yanıtla
    • 24 Kasım 2020 tarihinde, saat 11:37
      Permalink

      Hayatta en büyük şans küçükken iyi bir öğretmene denk gelmektir derler, ilkokul öğretmenim hayata ezik başlamam için elinden geleni esirgemedi sağolsun (!) hiçbir zaman unutamam o anılarımı.. Sonra büyüdüm, öğretmen olmama çok az bir zaman kalmışken Kamil abiyi tanıdım, öğretmenliğin diploma ile kazanılamayan bir meslek olduğunu iyice anlamış oldum, iyiki varsın abi, en çok senin öğretmenler günün kutlu olsun 🎀

      Yanıtla
      • 3 Aralık 2020 tarihinde, saat 07:37
        Permalink

        Biz, öyle biliriz ki YAŞAMAK; berrak bir gökte ÇOCUKLAR AŞKINA savaşmaktır.🎈

        Yanıtla
  • 24 Kasım 2020 tarihinde, saat 12:35
    Permalink

    Çok güzel gerçekten…🐥🕊🌿🌺

    Yanıtla
  • 24 Kasım 2020 tarihinde, saat 20:11
    Permalink

    Yüreğine kalemine sağlık Ördek başkan çok güzel içi nasihat dolu bir yazı okuduk …

    Yanıtla
  • 5 Aralık 2020 tarihinde, saat 13:42
    Permalink

    Utanıyorum şu an kıymet vermediğim yaşamımdan Portakal Sulu Ördek

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir