ISLAK KİBRİTLER

Bu ay sizler için Akif Hasan Kaya’nın ilk kitabı olan “Islak Kibritler”i seçtik. Kitap kısa öyküler okumaktan,  durum öykülerinin ve imgelerin içinde sürüklenmekten hoşlanacak okurların çok seveceği bir eser. Kitabın kapağı, arka kapak yazısı, ismi size tam olarak ne içerdiğini anlatıyor aslında. Arka kapaktaki ifadelerle, bu kitaptaki öyküler “… Kurumuş bir kuyudan su çekmenin, bir çukurun içini boşaltmaya çalışmanın, ıslak kibritleri tutuşturmaya çalışmanın öyküleri”. Hüzün, kitabın ilk öyküsünden itibaren tüm sayfalara sinmiş ve kitabın bir yerinden sonra insanı ele geçiren bir uyuşukluğa dönüşüyor.

Kitaptaki öyküler, kimi zaman insani, kimi zaman siyasi yönüyle İslam coğrafyasından izler taşıyor. Yazarın fikrimizce en dikkat çekici özelliği olan, andan mekâna, mekândan olaya, olaydan duygulara okurun kafasını hiç karıştırmadan, kolaylıkla geçiliyor olması. Hikâyelerin tam bir şey anlatacakken geçişler sebebiyle bir türlü anlatmaya fırsat bulamaması bir eksiklik değil derinlik yaratıyor zihinlerde. Galiba bunun en önemli sebebi yazarın bu hikâyeleri derinden hissederek yazıyor oluşu.

Kitapta tematik olarak “demiryolu öyküleri” diyebileceğimiz öyküler birbirini tamamlayan, adeta bir karakterin hayatından farklı anları anlattığını düşünebileceğiniz hikâyeler: Tünel, Koku, Fısıltı, Gaz Lambası, Pansiyon ve Son Tren. Bu hikâyelerde yukarıda bahsettiğimiz geçişler çok daha faydalı; çünkü hikâyenin merkezindeki karakteri duygusal yönden bu üslûpla keşfetmek sade ve güzel hikâyeler çıkarıyor ortaya. Öte yandan, bu hikâyelerin çok ağır olduğunu da söylemeliyiz. Okunmasının zor olduğunu kast etmiyoruz; depresif bir ağırlık var.

Bir diğer veçhede “kent hikâyeleri” olarak gruplandırabileceğimiz hikâyelerle kent hayatının insanı yapaylaştıran, ümitsizliğe düşüren taraflarına parmak basıyor. Bu hikâyeler herhalde eleştiri dozunun en yüksek olduğu hikâyeler. Kimi zaman eleştiri okları, beklenmedik bir şekilde, ardı ardına geliyor. Öyle ki, düşüncelerin öyküden daha fazla ön plana çıktığı zamanlar olduğunu dahi söyleyebiliriz. Bu düşüncelerin vurgularının düşük olduğu yerlerde ise, kent hayatının zamansal anlamda baş döndürücülüğünün de zamanda ileri-geri gitmeler ile hikâyelere yedirilmiş olması bu hüzünlü kitaba şaşılacak bir enerji katıyor. Bu gruptaki hikâyelerin herhalde en ilginci ise Çalar Saat. Yazar, hiçbir hikâyesinde olmadığı kadar mizaha yaslıyor sırtını.

Kitabın en uzun hikâyesi olan Bir Kış Masalı, fikrimizce kitabın zirve noktasını oluşturuyor. Yazarın havada süzülürmüşçesine hafif, zamanda ya da anlatılanda gel-gitlerden çekinmeyen ama okuru rahatsız da etmeyen üslûbunun en nadide örneği diyebiliriz. Sonrasında gelen Siyah At da, yazarın kitap boyunca kullandığı imgelerden güçlü bir tanesini içeriyor. Bu arada yazarın imgelere çok yaslandığını, durum hikâyelerini okumayı sevmeyenler için sıkıcı gelebileceğini ekleyelim. Yazarda hâkim olan bir diğer tema ise baba oğul içerikli hüzün teması, çoğu yerde gözyaşlarınıza engel olamayacağınız derinlikler taşıyor.

Yazarın üslûbunun en güzel yanı, kurguyu karmaşık hâle getirdiği zamanlarda dahi, anlatımda yaptığı atlamaların rahatsız etmemesi. Kitabın son öyküsü Son Tren’deki şu cümleler kitabı özetler nitelikte: “Gözlerinde, bedeninde ağır bir yorgunluk; içinde büyüyüp duran bir boşluk… Söylemek istediklerini bir yerlere bağlama çabasındaydı; alıp başlarını gitmesinler, dipsiz kuyulara düşmesinler, kendisi gibi öksüz kalıvermesinler diye… Son tren, son virajı da dönmüştü işte; ama gelmesi gereken gelmiyordu bir türlü; artık gelmeyecek miydi? Boşuna mıydı bunca sabır! Ölümcül birkaç soru; ölümcül bir bekleyiş…”

Okuyana hüzünlü bir rüzgâr olacağı kadar temiz bir soluk da olacağını düşündüğümüz başarılı bir eser. Keyifli ve derinlikli okumalar …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir