KÂBUS

Bastığım yerin çıtırtısıyla irkiliyorum. Kalbim o kadar hızlı atıyor ki, damarlarımdan geçen bütün kanı hissediyorum. Kulaklarım patlayacak gibi uğulduyor. Gözlerim bu loşluğa alışmaya çalışıyor. Önümde devasa bir perde varmışçasına, bu beyaz tülü kaldırmak istiyorum. Kendi etrafımda dönüyorum. Yerin çıtırtısı artıyor.

Allah’ım, neredeyim?

İçimden bir ses “yürü” diyor. “Ne kaybedersin?” Sahi ne kaybederim? Önümü göremiyorum, bir sürü çıtırtı daha. Koşmaya başlıyorum. Karga olduğunu tahmin ettiğim siyah bir karaltı kalkıyor olduğu yerden, uğursuz bir ses yankılanıyor.

Evet, karga.

Öyle bir yerdeyim ki, havadaki her şey tenime yapışıyor gibi hissediyorum. Nefes almam zorlaşıyor, hızlanıyorum. Bir şeye takılıyor bedenim, savruluyorum. Kolum yanıyor. Aniden yere kapaklanıyorum. Sağ elim, sol kolumu tutuyor istemsizce. Sıcak bir şey.

Kolumu kestim.

Elimi bile göremiyorum. Canım çok yanıyor fakat buradan uzaklaşmak istiyorum. Zaten ben hep uzaklaşmak isterim. Ayağa kalkıyorum, bir adım bile atamadan tekrar düşüyorum. Her zamanki gibi. Bu yaşadıklarım ruhuma tanıdık geliyor. Sakin olmalıyım.

Galiba bileğimi burktum.

Kalk tekrar diyorum içimden. Sen zaten hep düşersin. Hızlıca toplanıyorum. Bağırmaya çalışıyorum, sesim çıkmıyor. Boğazımı yırtarcasına bağırıyorum. Kimse duymuyor mu? İlerde bir şey var. Gizli bir el tülü üzerimden çekiyor sanki. Sismiş. Kendimi uzun siyah çubukların içinde buluyorum. Siyah çubuklar mı? İyi bak. Ağaç. Evet, ağaç bunlar. Ormanda mıyım? Ne işim var benim burada? Siyah bir ormanın içindeyim. Olduğum yerde kalakalıyorum. Büyük bir çarpma sesi geliyor, yakınlarda deniz var.

“Gel buraya!”

Biri var. Neden yardım istemedim? Neden koşuyorum ki? Neden korkuyorum? Kalbimi bir el sıkıyormuş gibi hissediyorum. Bir yerden çocuk kahkahası geliyor. Sesler birbirine karışıyor. Ağaçların arasında bir çocuk görüyorum. Duraksıyorum. Bana el salladı. Nedir bu, düşük bütçeli korku filmi mi? Gülümsemeye çalışıyorum. Dudaklarım acıyor, zımpara gibi olmuşlar.

“Gelsene, dans edelim.”

Bu çocuğu bir yerden tanıyorum. Kıvırcık saçlarını rüzgâr uçuruyor.

“Bak, sana çiçek topladım.”

Solmuş zambaklar. Zambakları çok severim. Bu çocuğu bir yerden tanıyorum eminim. Kaşlarımı çatıyorum. Buradaki bütün sesler yankılanıyor.

“Nereye gittin?”

Parmaklarımdan bir şey damlıyor. Ellerime bakmak zorunda kalıyorum. Bu şey, kan mı? Kolumun ısınışını anımsıyorum. Muhtemelen ağacın dalına takıldım. Ne yapıyorum böyle umarsızca? Arkama bakıyorum. Siyah orman boş. Yavaşlıyorum. Derin bir nefes vermemle beraber acı bütün hücrelerime hücum ediyor. Dizlerimin üstüne çöküyorum. Gözyaşlarım hıçkırıklarıma karışıyor. Ağlamaktan şu anda bile nefret ediyorum. Kolumu iyice sıkıyorum, yere düşen damlaların sesini duyuyorum. Ayağa kalkıyorum yavaşça, bir adım atmaya çalışıyorum. Sırtımı bir şey öyle kuvvetli çekiyor ki, kurtulmaya çalışırken yırtılma sesini duyuyorum.

Sanırım kıyafetim yırtıldı. 

Gök gürültüsü bile korkutmuyor beni, yağmur ensemi okşuyor. O kadar hızlanıyorum ki soğuk hava ciğerlerimi yakıyor. Nefesimin hırıltısından başka bir şey duymuyorum.

Çok hızlı gidiyorsun, ruhun arkada kaldı.

Önümde bir boşluk. Hakikaten boşluk. Durmakta zorlanıyorum. Ayaklarım yere sürtüyor. Tepeden aşağı taşlar yuvarlanıyor. Kafamın ağır geldiği yükseklikten aşağı bakıyorum. Deniz buradaymış. Denizi görmek beni mutlu ediyor. Hadi ama şimdi bile mi? Bir uçurum, kenarları keskin. Sert dalgalar kayalıklara vuruyor.

“Benden kaçamazsın.”

Sesin geldiği tarafa doğru hızla dönüyorum. Hayretim iliklerime işliyor. “Sen” diyorum. “Evet, sen.” diye karşılık veriyor. Karşımda kendi siluetimi görüyorum. Bunca zamandır kendimden mi kaçıyordum yani? Sanırım aklımı kaçırıyorum.

“Ellerine bak.”

Konuşmadan bunu nasıl yaptı? Bunu bir ara sorgularım diyorum fakat gözlerim bu emri gerçekleştiriyor. Siyah. Nedir bu?

“Mürekkep” diyor bana siluetim. Koluma bakıyorum. Kesik yok fakat acıyor.

 “Vazgeç artık. Kendini yaralıyorsun.”

Yutkunuyorum. Yaralanıyorum ama kimse fark etmiyor. Tuzlu hava boğazımı yakıyor. Gülümsüyorum, yani karşımdaki şey bana gülümsüyor. Elini uzatıyor. Elleri mürekkep. Geriye doğru bir adım atıyorum. “Neden” diyorum ağzımın içinde. Bu sorunun cevabını hiç almadım.

“Dikkat et, düşeceksin!”

Ses havada bir an duruyor sadece. Görüntü bulanıklaşıyor. Acıyı, kafamın içindeki gürültüyü duyuyorum. Birisi gramofonun iğnesini indirmiş gibi. Sinatra çalıyor, güzel ölüm. Nefes almaya çalışmıyorum, çırpınmıyorum. Deniz şefkatli. Beni kabul edişini izliyorum. Su ciğerlerime doluyor.

Ama ben yüksekten korkarım.

Aniden gözlerimi açıyorum. Etrafım değişiyor, sağ tarafımdaki parlak huzme gözlerimi kısmama neden oluyor. Annem alnımdaki ıslak şeyi aldı. Odamdayım. Beynim zonkluyor. Boğazlarım o kadar kuru ki, yutkunamıyorum. Kolum acıyor. Kalbim de. Gözlerimi kapayınca acımın geçeceğini düşünürdüm hep, geçmemiş. Sinatra çalmaya devam ediyor.

“Kâbus gördün herhalde, dur ilaç getireceğim.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir