KAÇANI YAKALAMAK

İnsanlık tarihinin her döneminde farklı sorunlar yaşanmış, bu sorunlara çeşitli çözümler üretilmiştir. İnsanlığın temel sorunlarından biri de ölümlere veya hasarlara neden olan hastalıklardır. Bu hastalıklardan biri olan veba XIV. yüzyılda ölü şehirlerin doğmasına sebep olmuştur. Aynı şekilde cüzzam, çeşitli gripler ve kanser gibi rahatsızlıklar da çok sayıda insanın ölümüne yol açmıştır. Bugün ise Çin’den dünyaya yayılan koronavirüs tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktayız.

Vücudumuzda fizyolojik zararlara yol açan bu gibi hastalıklar yanında ruhsal hastalıkların da etkili olduğunu görmekteyiz. Örneğin Orta Çağ Avrupası’nda histeri krizleri yaşayan halkların bir anda şehrin ortasında dans eder halde toplandığını tarihi kayıtlar belgelemektedir. İnsan hiçbir zaman tek yönlü bir varlık olmamış, hayvanlar gibi sadece fizyolojik ihtiyaçlarıyla kaim olmamıştır. Ruhsal temayüllerin de gölge gibi insanı takip ettiği ve her bir adımın iz bıraktığı insan düşüncesinde, aklın ve kalbin meylettikleriyle insan bütünlüğüne ulaşabileceğimizi söyleyebiliriz. İnsanın bütünlüğünün varoluşu ile toplumun bütünlüğünün yan yana olduğu da bilinen bir gerçektir. Birden tüm, tümden de bir olur. Böylece insan tedricî olarak basamakları çıkar. Bu basamakların sonunda ezelî ve ebedî olan Tanrı’yla karşılaşmaktayız.

Yazdıklarımızdan üç sonucun çıktığını söyleyebiliriz: İnsan ya dünyaya uyacak ve ona tamah edecek, ya dünyadan tamamen el etek çekecek yahut hem dünyaya hem de ukbaya aynı anda sarılacaktır. O zaman yaşamımızın nihayetinde üç kapının varlığından bahsedebiliriz.

İlk kapının eşiğinde duranların hem fizyolojik hem de ruhsal anlamda büyük zorluklar yaşadığını ve dünya tarihinde böylesi zorlukların “Buhran Çağı” olarak nitelendirildiğini görmekteyiz. Özellikle XX. yüzyılda iki dünya savaşını yaşayan insanlık içerisinde müreffeh ülkeler bu buhrandan çok fazla etkilenmiş ve hayatın anlamından şüphe eder olmuşlardır. Buhranın o dönem içerisinde silahların patlaması ve halkların yok edilmesiyle yaşandığını ve kıyımlar sonrasında zaten bilimden gözlerin mühürlendiğine ve insanların iyice sarsıldığına şahit oluyoruz. Artık kaçacak yer yoktur. Tanrı ölmüştür. Akıl ve bilim ışığında hareket edilecektir. Teknik gelişmeler önce bilgisayarı ve ardından bundan otuz sene evvel interneti yaşamımıza sokmuştur.

İki dünya savaşı ile zor günler geçiren toplumların teknolojik gelişmeler sonrasında daha da zor günler yaşamaya başladığı ve bu zor günlerin insan ruhunda kaymalara yol açtığını düşünüyorum. Mavi ışığın çekiciliğine kanan insanlığın, nesiller değiştikçe mavi ışığa iyice müptela olduğuna yaşamımızın her anında şahit olmaktayız.

İnsanlık kaçanı yakalamaya çalışıyor. Peki, kaçan ne? Otobüs mü, aldığımız nefesler mi, yemeğin son lokması mı, kampanya günleri mi, sevdiklerimiz mi, gündemdekiler mi, hayatlarımız mı, yoksa… Kaçan kovalanır derler, bizler de kovalayıp duruyoruz.

Her günün koca koca kayalarla üzerimize yığdığı bilgilerle yorulduğumuz dünyada, her şeye hâkimiyet sağlamaya ve her şeyden haberdar olmaya çalışıyoruz. Ekranlar da her şeyden anlayan insanlarla dolup taşıyor. Biz de her şeycilerin izinde gidiyoruz sanki. Çünkü biz de her şeyden haberdar olmak istiyoruz. Her şeyden haberdar olabilir miyiz peki? Zihinlerimize adeta kazınan 5N1K peşimizi hiç bırakmıyor. Bedenimiz dinlenmediği gibi ruhumuz da dinlenmekten mahrum kalıyor. Ağzımızın tadı kaçıyor, her şey altüst oluyor. İnsanlıktan çıkıyoruz kaçanı yakalamaya çalışırken. Oysa insanın kendine varması gerekir.

Kendisine varması olarak adlandırabileceğimiz ikinci kapıda ise insan, her an kendisiyle olmayı tercih edecektir. Fakat her an kendinle olmanın aşırı ucuna bağlanan insana ulaşmanın da yozlaştıran halini görmeden edemeyiz. Bu yozlaşmanın adı ruhbanlıktır. Ruhbanlık insanlardan ömür boyu uzaklaşmak ve bir dağa yerleşmek metaforuyla anlatılmaktadır. Oysa insan, mağara kovuklarında bir başına değil, bir arada yaşaması için yaratılmıştır. Çünkü insan, “üns”ten gelir. Yani birlikte olmak, bir arada yaşamaktan. İkinci kapının vardığı nokta yalnızlığa ve düzensizliğe sürüklüyor.

Üçüncü ve son kapıda ise hayatın bir denge ve ahenk içerisinde yaşandığına şahitlik ediyoruz. Hem dünya hem de ukbadan nasibini almak isteyenlerin dünya ve öte dünya dengesinde savrulmadan ve bulanmadan aktığını müşahede ediyoruz. Kaçanı yakalamaktan ömür tüketmedikleri gibi herkesten ayrı bir dünyaya da malik olmuyorlar. Şehrin içerisinde hemcinsleriyle birlikte yaşarken ukbanın derinliklerinde yüzmenin dengesini de hayatlarına ekliyorlar. Böylece insanlarla birlikte oldukları gibi yalnız da kalabiliyorlar.

Üç kapı da önünde duruyor dost, sen hangisinden geçmek istersen…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir