KALBE AĞIT

“…

Gamdan dağlar kurmalıyım
Kayaları kelimeler olan
Kırk ikindi saymalıyım
Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma
Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından
Baştan ayağa ıslanmalıyım
Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.

İçimde kaynayan bir mahşer var

…”

Sana Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair,

Erdem Bayazıt

– Hayır, hayır, haaayıııırr, suuuusss…

– Ne oldu bey? Hayırdır bu vakitte, neye hayır diyorsun, neye razı değilsin, neden böyle bağrıştasın, çocukları korkutacaksın, seni ne terletti bu kadar, kâbusunda ne gördün? Dur, sana bir bardak su getireyim.

– Rıza, rıza… Dur Azizem gitme, otur yanıma. Ne gördüm biliyor musun?  Bugünü gördüm, insan rüyasında geleceğini görür diye duymuştum hep ancak ben bugünü gördüm. Azize Hanım, bugünü yaşarken böyle dememiştim, hiç böyle düşünmemiştim. Ne gördüm biliyor musun Azizem? Seni gördüm, beni, vatanımı, ülkemin insanlarını… Kâbus değildi gördüğüm, rüyamda bir zât gördüm.

– Hayrolsun bey?

– Dinle Azize, anlatayım.

“Ayrılın, ayrılın dedim size, uzaklaşın, bugün bir araya gelemezsiniz, saflarınızı neden sık tutuyorsunuz? Gidin buradan, evlerinize dönün, size söylenmeden bir daha bir araya gelirseniz kapıları kapatırım, işinize gidin, gidin ve size neden gidin dediğimi düşünün, içinize gidin…” Böyle söyledi bana.  Hâlbuki belki ilk kez namaza durmadan imam, “saflarınızı sıklaştırın, omuzlarınızdan hizalanın, telefonlarınızı sessize alın…” dememişti.  Ve devam etti rüyamdaki zât;

“Bugün Cuma değil farkındasın değil mi, seni Cuma günü dışında ilk kez görüyorum burada. Bu duyduğun sala Cuma salası değildi, bayram sabahında değiliz, cenaze salası değil… Bu duyduğun sala sokağa çıkmamanız için, bu dualar evde kalmanız için. Evinize gidin.”

– Azizem, şöyle tamamladı diyeceklerini zât-ı mühim;

“Nabzın atıyor evet nefes alıyorsun ama kalbini dinle, yaşıyor mu? Kalbi ölü bir insanın burada işi ne, okunan bu sala senin için değilken git evine ve düşün, kalbin kimi zikrediyor, vicdanın nefes alıyor mu? Bir düşün bakalım, neye kıymet verdiysen alındı değil mi elinden? Kıymet veriyorum deyip hakkını ödemediklerini, aslında kıymet vermediklerini bir düşün.  Mescide geldin bugün, meclisinin kapalı olması nedeniyle mi? Önce cemiyetini, evinden çok vakit geçirdiğin kahveyi kapattılar diye mi? Gününün çoğunluğunu taş oynamakla geçirdiğin arkadaşlarını görebiliyor musun şimdi? Çocuklarınla evde oyun oynuyor musun ya da? Eşinle oturup ona olan sevginden bahsedip bir bardak çay içtin mi? Bir düşün, on bir ay cuma vakti, bayram günleri dışında görünmediğin, huzurda yok yazıldığın ancak Ramazan ayında aklına gelen namazlarını düşün. Sana emredilenleri hatırla! En hızlı hangi imam teravih kıldırıyor diye araştırıp belki yarım saat mesafedeki camiye gidip yakınındaki camiye gitmediğini düşün. Şimdi hiçbir camiye gidemiyorsun değil mi? İmkânın var, evin, araban, aklına gelebilecek her şeyin… Ama faize girip borcum var dediğini, zekâtını veremeyecek kadar aciz düştüğünü, hacıları sadece tebrik edip daha gencim dediğini… Bir düşün. Şimdi sessiz Kâbe, durgun… Vicdanın sızlamıyor mu? Kelime-i şehadetini düşün. Sözle, sözde ‘Nerde o eski bayramlar’ diye konuşup durduğun, bayram hazırlığında sıla-i rahim için değil tatil için bilet kapıştığın, bayramını tatil ettiğin günlerini düşün. Şimdi tatile gidebilecek misin? Son iki ayda ekmek, meyve, sebze gibi gıdaların dışında neler aldın evine? Ya da alabildin mi? Alamayanları düşün. Hastalanırım endişesiyle neler almadın misal? Sağlığının kıymetini fark ettin mi? Senin için zaruri olanlar da ne? Şükrünü düşün.” dedi bana.

– “Kimsin?”, dedim. “Neden böyle şeyler söylüyorsun. Elhamdülillah Müslümanım, aksini mi ima ediyorsun bana, derdin ne senin?” dedim. Her söylediğine karşı çıktım rüyamda, sussun diye bağırdım, “Hayır” dedim, “Hayıııırr, suuusss…”.

– Bir elini yüzünü yıka istersen beyim, gördüğün zât büyük bir zât olsa gerek. Şükür, sana bu rüyayı gördürene… Unutulmamışız beyim, hakikatin eşiğine bir davettir bu, duyuyorsun değil mi?

– Âh, Azizem… Vicdanımın çırpınış sesleri mi bunlar yoksa ölüm döşeğinde bir kalbe ağıt mı? Bu duyduğum ağlama sesleri benim için mi? İçimdeki bu alev yaşayayım diye mi yoksa şimdiden azap mı çekiyorum? Bana dua ediyorsun değil mi?

– Neden öyle şeyler söylüyorsun beyim? Sana dua, nikâh borcumdur bir ömür. Bu kadar üzülme. İmtihan, şedit bir imtihan… Ama şükür yanımızdasın, nefes alıyorsun… Biliyorsun, insan yaşadıkça hiçbir şeye geç kalmış değildir.

– Vâh bana Azize, vâh bana… Bir şey rica etsem yapar mısın, yapar mısın benim için?

– Hayırdır beyim, gecenin bu saatinde, emrin sayarım?

– Saat geç oldu ama bir çay koysam ocağa, içer miyiz karşılıklı? Sana bu zamana kadar sustuklarımı söyleyeceğim. Müsaaden olursa eğer, bir demlik başında sabahlasak diyorum…

“Elleżîne yukîmûne-ssalâte vemimmâ razeknâhum yunfikûn”

/ Enfâl, 3.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir