KALP AĞRISI

“Ne çok acı var.” Yaşamaktan bahsediyorum. Okumaya başladığım andan itibaren çevirdiğim her sayfadan sonra başa dönüp bu cümlede takılı kalıyorum. Bu cümle günlerimi ve belki de aylarımı aldı. İlerleyemiyorum. Başımı kaldırıp dünyada, insanlık âleminde, Müslüman topraklarında, ülkemde, çevremde olup bitenlere bakamadan, henüz daha başımı dahi kaldıramadan, içimi, bir Müslümanın içini, kalbimi, yaşadıklarımı düşündüğümde ne çok acı var. “Düşünüyorum. Ama adeta sayıklıyor gibi.”

“İnsan gittikçe daralan dünyasında neden mutsuz? Herkes artık gereğinden fazla büyüyor da onun için mi?” Küçüklüğümde yanımdan ayırmadığım oyuncak traktörümü nerede kaybettim, neden peşine düşmedim? Beni mutlu kılan gazoz kapaklarını ve bilyelerimi hangi çöp kutusuna boşalttılar gülücüklerimle birlikte? Annemin eteğinden telaşla tuttuğum küçücük ellerim şimdilerde kimselere tutunamayacak kadar büyük. Peşinden koşmaya yılmadığım futbol topumu hangi yaşlı adam bıçakladı da fışkıran hüzün kalbime sıçradı? Safi muhabbetlerle büyüdüğüm mahalle nerede? Hele çocuklar, çocuk gülüşler, çekirdek kabuklarında saklı komşu birliktelikleri, soğumayan çay… Kaybedilmiş daha ne çok şey var. Büyüyüp kaybettikçe yoruluyor, yorgun halimizle daha çok kaybediyoruz. “İnsanlar, yorgun insanlar, büyümeyin büyümeyin,” diye bağrışlarla sokak sokak savrulasım geliyor. Kalbimi teselli etmenin başka bir yolunu bulamıyorum.

İlkokuldayken babamdan aldığım birkaç liralık harçlığımın kıymetini şimdilerde hiçbir maddiyat karşılamıyor. O zamanlarda ille de aşk dediğim çocuk muhabbetlerimden sonra kalbimin katılaştığını, günbegün ‘yalnızlığa merhametsizce ilgi duyduğunu’ fark eder gibiyim. Ne gelirse Sen’den. Yere düştüğümde ağlayacakken, elimi, acıyan yaramı teslimiyetle üfleyen annemin dikkat etmemi istemesi ve sonrasında “Allah de, Allah de ayağa kalk oğul” demesi hakikat dersimin temellerini oluşturuyor. Şimdilerde cemalini görmek isteyecek kadar büyük niyetler edinmişken, yarın huzurunda amellerimin niyet sofrasına serileceğini düşünüp, içinden bir tek rızan çıkmayacak diye çok korkuyorum. Hâlbuki bütün niyetlerim rızanı isteyerek başlıyor. Müslümanlığımı sokaklarda gezdirirken, tam teslim olamadığımı düşünüp, aldığı nefesleri dahi tevekkülle hücrelerine dağıtanlara gıpta ediyorum. Seni tanımaya dair sahip olduğum, beni ayakta tutan, var kılan ilmimin (cüz’iyetini düşünüp beraberinde) sadece aklımda ve dilimde kalarak, kalbime işlenmemiş olma ihtimalinden ürküyorum. Ve en çok da yaşadığım gibi inanmaktan. “İçinizde ve elinizde karşılığı bile bulunduğuna bakmadan yaparak yaşayın inandıklarınızı,” duam.

“Güçlü bir motora bağlı hafif oynak bir teker gibi başıboş korkunç bir hızla dönüyordu varlığımız…” Varlığım. Niçin varım? Nasıl olmalıyım? Nasıl yaşarım? “Bakıyorum. Ruhumuz dar bir şeridin içinden sızılarla geçiyor. Utançla yerle bir olarak hatırlıyorum. Senin sözlerini, en sade görünümlüsünde bile fevkaladelikler olan dediklerini. Büyük edeb suçu işleyen kölene: “Ahirette kısas korkusu olmasaydı seni şu misvakla incitirdim.” diyen Sen, Allah’ın bütün insanlara elçisi sevgili peygamberimiz.” Medenileşmek adı altında, sana öğretilenin dışında, Habibim dediği senin davranışlarının, inanışlarının dışında herhangi bir hadsizlikle meşgul oluyor olmaktan Allah’a sığınırım. “Ruhumuzun batıdan aldığı lekelerden ancak Allah bizi arındırabilir.” Razı olmadıklarını elimle, gözümle ve de dilimle yapmış olmaktan, Senin gazabından, Sana sığınırım.

“Anlıyorum ki hiçlik yoktur. Elimizin altındakiler değişip duruyor. Dokunup sevdiklerimizi, götürüp beş on kürek toprağın altına bırakıyoruz, geçirdiğimiz zamanlar bir elbise gibi sırtımızda duruyor.” Bilirim ki hiçliğin olmadığı bizi, yalnız ölüm kurtaracak. “Şu koca dünyadan gördüğümüz bir avuç toprak.” Bizi dünyaya ait yalnız o sahiplenecek. “Bense toprağındakilerle cebelleşiyorum. Duygularım bu yüzden şiddetli ve acı veriyor. Onları ancak uyumaya yakın zamanlarda rahatça taşıyabiliyorum.” Uykuyu bu yüzden çok seviyorum. “Öldüğü zaman küçük bir tabuta sığdı.” diyecekler. Uyumaya yakın zamanlarımda kendimi yaşayacağım bu hakikate alıştırmaya çalışıyorum. Ancak ne kadar da zor. “Ah kardeşler, gönlümün yükünü kaldıramıyorum.” Bize ağır gelen kendimizi sahibi sandığımız, hiç ölmeyecek gibi kalp bağladığımız dünyanın kalbimizi daha ne kadar öldürebileceğini ön göremiyorum. Ah kardeşler, ölüme sürüklediğimiz kalbimiz için, “Ölü kalbimiz dirileydi. Hakka dönüp sadakayla yıkanaydık. Dünyaya hiç meyletmeyeydik.” diyorum.

“Hepimize bir kalbimiz bulunduğunu, gözü yaşlı olmak gerektiğini anlatarak gitti.” Şimdilerde yeni bir maceraya göz kırparken böylesine tavsiyelerde bulunup gitmeyecek birinin eksikliğini hissediyorum. Adının geçtiği sokaklarda seni arayacak oluşumun heyecanını gizleyemiyorum. İlk defa adımlayacağım kara lisenin bahçesinde hangi cümlelerinin zihnimde tekrar edeceğini düşünüyorum. “Ve gördük ki mekân değildir, zamandır önemli olan ve lakin o da değildir, eylemdir önemli olan ve o da değildir, kalb olmadıkça.” Kalbimle tefekkür edeceğim cümlelerinin başında bu yer alacak. Kalp esastır. “Ben göklere ve yere sığmam, fakat mü’min kulumun kalbine sığarım” (El-Aclûni, Keşfü’l-Hafâ 2: 165; İmam-ı Gazâlî, İhyâ-u Ulûmiddîn, 3:14) diyen Yüceler Yücesinin mucizelerinden anlıyorum. Anlıyorum insanın kıymetini. Onca kayıptan sonra bir kalbin varlığına vurgu yaparak “Diyorum ki her şeye rağmen insan mühimdir.”

Cahit ağabeyciğim, biliyorum kalemim hangi kelimeye ulaşırsa ulaşsın bana şunu hatırlatacaksın; “Elinde tuttuğu kalemin ne büyük bir vebali vardır.” Kalemimden dökülen mürekkebin hesabını nasıl vereceğimi bilmiyorum.

Cahit ağabeyciğim, gidişini düşünüyorum. “Adam, acı mümkün olduğu kadar kendi içine aksın diye yüzünü önüne eğmişti.” İçine attıklarını düşünüyorum, sürekli ‘içinize dönün’ diyen tavsiyelerini, hangi acının sana dünyayı durulmaz, yaşanmaz kıldığını…

Cahit Ağabeyciğim, “ne çok acı var.” Cenab-ı Hak seni ahiretinde sıkmasın ve mesut eylesin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir