KARÇAL DAĞI

Köyün girişinde eli silahlı beş adam beklemekteydi. Köylü evlerden kafalarını çıkaramıyor, pusmuş bekliyorlardı. Az sonra jandarma gelecekti belki de. Kıl Aǧa sararmış bıyıklarını çiǧnemeye başladı. Jandarma da kimmiş hele? Bu daǧlarda, bu köylerde jandarma kimmiş? Kararmış gümüş tablasındaki Maraş otunu şöyle bir salladı. Daracık evin içine aǧır aǧır acı  bir koku yayıldı. Bu otu Tokat’ta lunapark işletmeye gittiǧinde Maraşlı bir adam getirmişti, o zamanlar parlak olan gümüş tablasıyla birlikte hediye etmişti. Ondan beridir Kıl Aǧa, Artvin’den Adana’ya, Antep’e giden yük arabalarından Maraş otunu sipariş verir, gelince de depolayıp özel misafirlerine ikram ederdi.

Buz tutmuş ahşap pencerelerin ardını gözledi. En başta kardan bembeyaz kesilen, kutupların kar kütlesini andıran koskoca Karçal Daǧları görünüyordu. Üzerinde ne bir aǧaç kalmıştı ne yeşilik ne de daǧın tozu topraǧı. Sinsi kar, her birini yutmuş, daǧın üstüne kefen gibi örtülmüştü. Daǧın eteklerine yakın buz tutmuş karagölün üzerinde ara ara kuşlar sekiyordu, ancak Kıl Aǧa bunları görecek deǧildi. Onun dikkatini köyün girişinde toplanmış adamlar çekiyordu. Askerliǧini Erciş’te yaptıǧından uzun namlulardan hangisinin  hangi mesafede neyi vuracaǧını iyi bilirdi. Adamların omuzlarında asılı silahlar  da ancak askerlerde olabilecek cinstendi. Uzun sararmış bıyıǧını yine çiǧnedi, gergin ve düşünceli perdeyi geri çekti. Adamlardan biriyle göz göze gelmiş olması onu hiç korkutmadı. Tabancası da tüfeǧi de vardı. Jandarma kimdi bu daǧlarda?

Sobanın altını iyice kıstı. Dışarının yüz kızartan rüzgarı içeriyi dumanla doldurtacaktı az daha. Karçal’dan gelen soǧuk rüzgar köyü inim inim inletiyor, ladinleri yerinden koparacak gibi esiyordu. Uzun şalvarının arkasına tabancayı yerleştirmişken kapı çaldı. Korkusu yoktu Kıl Aǧa’nın, kapıya çıktı.

—Cemil diye biri var dediler bu evde. Tanır mısın? Uzun uzun süzdü adamı.

—Bu hanede benden başka kalan yoktur.

Adam hoşnut olmadı, Kıl Aǧa’yı itti, karlı tabanlarıyla daracık salona girdi. Yürüdü, somyanın eteǧinin altını kaldırdı, baktı. Mutfaǧa girdi, lavabonun altına baktı. Yüklüǧün örtüsünü kaldırdı, baktı kimse yok.

—Ne biçim aǧasın sen? diye gürleyiverdi Kıl Aǧa’nın yüzüne. Ev midir burası yoksa fare deliǧi mi?

Kıl Aǧa güldü gülecek. Adamınsa yüzü asıldı. Yüzüne doladıǧı yün atkıyı indirdi, omzunun üstüne sertçe bıraktı. Evin kapısı hala açık, salona buz gibi rüzgar girmekte.

—Bu civarda kimin kızı vardır bilir misin Kıl Aǧa?

Adam kapıya dönüktü, gidecekti. Kıl Aǧa hiç memnun deǧil. Köşeye sıkıştı. Kulaǧında rüzgarın iniltisi, yüzünü yakıp geçen soǧuktan titremeyi bile unutmuş.

—Ben bilmem, deyiverdi.

Adam gülerek kapıdan çıktı. Kıl Aǧa’nın içine bir korkudur düştü. Perdeyi aralayıp köyün girişine bakındı, yok, ortalıkta görünmüyorlardı. Nereye gitti bu adamlar? Bir şey yapmalı.

Bıyıklarını yolar gibi çiǧnemeye başladı, boǧa gibi soluyordu. İkide birde emin olmak ister gibi tabancasını yoklayıp durdu.

“Evde Cemil diye biri olmadıǧını biliyorlar, bre ahmak Kıl Aǧa! İnandın, oyaladılar seni. Bak yoklar, kayboluverdiler. Cemil kim? Taş yaǧsın o Cemil’in başına!”

Aceleyle kurt postunu attı üzerine. Sarındı. Postallarını giyindi. Ancak Karçal Daǧlarına ava çıkacaǧı zamanlar böyle özenirdi. Yüklüǧün en üstünden tüfeǧi aldıǧı gibi kendini dışarı attı. Meydana doǧru yürüdü, in cin top oynuyordu. Kimin evine varsa şimdi? Korucu mu kesildin demezler mi adama? Bu daǧlarda ne korucusu? Desinler! Kurda kuşa yem mi olacak ahali? Olmaz. Karagöl donmuş, yüzü donmuş ama altı yine su. Balıklar yüzüp duruyor. Kuşlar sekiyor üstünden, bu sefer görüyor Kıl Aǧa. Karagöl susmuş, vadinin bir yanından bir yanına nehir akardı o da susmuş. Ladinleri bir bir geçti. Yüzüne, burnuna daǧlardan kar esip duruyordu. İlerideki ev, Dul Keriman’ındı. Varsa çalsa kapıyı, sorsa adamların uǧrayıp uǧramadıǧını… Dul Keriman’ın kızı yok, oǧlu yok. Dul işte. Sorsa ya!

Ne olduysa eli gitti tahta kapının tokmaǧına. İki defa çaldı, uzun uzun çaldı sonra. Açan olmadı. Gerileyip evin tepesine baktı, duman tütüyor, muhakkak korkudan açamıyor kapıyı kadıncaǧız. Aǧa etrafını kollayıp kapıya doǧru fısıldadı:

—Keriman kızım benim ben, Kıl Aǧa. Aç hele kapıyı.

Dul Keriman rüzgârın yüklendiǧi kapıyı hafifçe açtı, yüzü soluk, renksizdi. Eliyle işaret ediyordu:

—Git amca git, canını seviyorsan…

Kapı kapandı yüzüne. Aynı anda bir kurşun sesi duydu Kıl Aǧa. Dönüp bakmasına fırsat bulamadan ikinci kurşun yanından vınlayıp gitti.

Beriki evden Çoban Halim pencereden olan biteni izliyor, bir yandan da elinde tüfeǧi tutuyordu. Köydeki ekinlere canavar dadandıǧında öldürebilmek için birçoǧunda tüfek bulunurdu. Halim göz ucuyla sessiz sessiz dua mırıldanan karısını izledi. Jandarmanın geleceǧi yok dedi içinden. Adamcaǧız da helak olacak dışarıda, ne yapmalı? Ani bir kararla toparlandı:

—Selma sakın evden çıkma. Ben Aǧa’nın yanına varacaǧım. Kadının yüreǧi aǧzına geldi:

—Etme eyleme Halim! Delik deşik ederler seni.

Çoban bir kez daha pencereden dışarıyı yokladı. Kıl Aǧa, Dul Keriman’ın evinin yanındaki odunluǧa sıǧınmıştı.

—Bir şey olmaz merak etme. Olursa da… Allah Kerim.

Üzerini sıkıca giyindi. Selma bir koşu gidip deri mesti getirdi. Kısık sesiyle hem dua ediyor hem de Halim’in giyinmesine yardım ediyordu. Çoban, hazır olunca Allah’a emanet ol,

diyerek çıktı.

Kıl Aǧa o sırada saǧ omzunu sıyıran kurşun yarasına bakınıp duruyordu.

“Vay Köpoǧlu vay! Ne sizin bu ettiǧiniz? Gâvurun dölleri!” Aǧzına ne geliyorsa söylemekten çekinmedi. Hırsından topraǧı sol eliyle eşeliyor, bıyıkların kırılan uçlarını tükürüyordu. Bir anda karşısında genç çobanı gördü:

—Hele Halim, ne ararsın burada? Dışarıda eli silahlı adamlar türemiş gördün mü? Halim odunluǧun kapısını kapattı:

—Görmez olaydım Aǧa. Yine dadandılar aç susuz kalınca. Canavar gibi ipini koparan bizim

köye saldırıyor.

Kıl Aǧa keçi gibi güldü:

—Eeyy otuz yıllık Çoban Halim! Karşıköy’ün evvelki adı Heba’dır. Adı ile yaşıyor işte.

—Biz de ziyan olmasak bari buralarda.

Bir iki saat sonra Halim ve Kıl Aǧa’nın odunlukta olduǧunu öǧrenen köyün erkekleri gizli gizli odunluǧa geldiler. Yakın civar olarak ancak on beş kişi ediyorlardı. Dul Keriman ise Kıl Aǧa’yı anlık korkuyla eve almadıǧı için aǧlamış, omzundaki yaradan kendini sebep saymıştı. Yine köyün erkeklerini uygun düşmediǧi için eve almıyor, odunluǧa baǧlanan mutfak kapısından bir istekleri olup olmadıǧını soruyor, onlara çay ikram ediyordu.

Içlerinden Kıl Aǧa’ya yaşça en yakın olan söz aldı:

—Bu böyle olmayacak aǧalar! Bunlar canavar deǧil ki peşlerine düşüp kurşun yaǧdıralım. Her sene aynı dolap! İnlerinden köyümüze kadar geliyor, bizi haraca baǧlıyorlar. Yetmiyor, ırzımıza, namusumuza göz dikip bizi tehdit ediyorlar. Olacak iş mi?

Genç bir delikanlı üstündeki samanları silkeliyordu o sıra:

—Ne yapacaǧız dayı? Bu zamana kadar savdık savuşturduk. Bu saatten sonra ne edeceǧiz? Köyün delisi çay bardaǧını elinde evirip çeviriyor, kan rengi çaya gülümsüyordu. Birkaç kez kekeler gibi olunca köylü onun konuşacaǧını anlayıp sustu. Nihayet Deli Osman söze girdi:

—Ben biliyorum aǧalar. Korkmaya ne hacet! Jandarmaya haber salalım. Dandanlarıyla –

işaret parmaǧını etrafta gezdirdi- gelip kurtarsınlar köyümüzü.

Bu söz hepsinin aklına gelen ama konuşmayı tercih etmedikleri yoldu. Bir andan her kafadan ses çıktı. Kıl Aǧa ürktü:

—Durun hele! Yediǧim merminin tadı hala aǧzımdadır, ne baǧrışıp durursunuz? Başımıza mı yıksınlar şu paslanmış odunluǧu? Osman doǧru der, jandarmaya haber salmak lazım. Bu sefer amaçları farklıdır. Birinizin deǧil, hepinizin namusuna göz dikmişler, aşınızı çalmak isterler. Ahmaklık etmeyin. Birimiz jandarmayı çaǧırmaya gidecek. Borçka atla gidilse yarım saatlik yol… Ama atın sesini tez duyarlar. Köyü de sarmışlardır  bu cinler.  Yayan yürüyecek biri lazım bize.

Bu sefer uzun bir sessizlik oldu. Hiçbirinin içine sinmese de bu yolu denemekten başka çareleri yoktu. Öneriyi ilk kabul eden, ticaretle uǧraştıǧı için ilçeye devamlı gidip gelen Celal oldu:

—Ben giderim Kıl Aǧa. Kaza Komutanlıǧı nerededir biliyorum.

Köylü, Celal’in gitmesini reddetmedi, birkaç genç Celal’e beraber gitmeyi teklif ettiyse de Celal, köye de adam lazım olduǧundan bu isteklerini geri çevirdi. Celal güçlü sayılırdı, her ay eşeklere yükü baǧlar, yarım günlük yürüyüşün ardından saǧ salim ilçeye varırdı. Köylüye lazım olan birçok siparişi de alır, aynı düzende köye dönerdi. Kurdun daǧın eteklerine indiǧi vakitlerde ise arkadaşı Halim’in gönlü tek gitmesine razı olmaz, köpeklerinden birini yanına verirdi.

Kıl Aǧa, odunların arasından çektiǧi çırayla topraǧın üzerine işaret koydu:

—Celal, Borçka köyün güneyinde kalıyor. Ama sen güneyden gitmeyip önce batıya Aralık Köyü’ne gideceksin. Aralık’tan Kır Hasan’ı bul. Onun Jandarma’dan tanıdıǧı vardır. Başka türlü Jandarma Karşıköy’e gelmez. Gelse de falakaya yatırılan biz oluruz.

—Dayı, Celal nehir yataǧından gitse olmaz mı? Hem dosdoǧru kazaya varır hem de önünü

tam görür.

—Olmaz! diye kesti Kıl Aǧa. Çoruh Nehri şimdiye buz kesmiştir. Celal oǧlan oradan geçse ayan olur herkese, bilirler. Iki köy arası uzak da deǧil, Kır Hasan’ı buldu mu kolay. Celal’e döndü, Jandarma’ya köyü eşkıyaların bastıǧını söyle.

—Ama Aǧa…

—Bölme beni! Eşkıyaların geldiǧini de ki gelenleri Gürcü sansınlar. Böylece Nehir yataklarını sararlar. Çoruh Nehri’ni boydan boya jandarma tutacak. Taa Muratlı Bucaǧı’ndan beri hem de. O zaman görelim biz bu dinsiz imansızları.  Bakalım kaçacak delikleri olacak mı?

Dul Keriman da kapı eşiǧinden onları dinliyordu, utana sıkıla konuşmaya dahil oldu:

—Amca Aralık Köyü bizi hiç sevmez bu nasıl iş? Hem gelenlerin eşkıya olmadıǧını öǧrenince jandarma ne edecek bize?

Odunluǧun içinde Dul Keriman’a hak verenlerin sesi yükseldi.

—Derimizi yüzer, kaza meydanına dikerler bizi.

—Bre korkaklar! diye kesti kalabalıǧın gürültüsünü Kıl Aǧa. Avrat gibi ne korkarsınız? Jandarma bu, asker asker! Ere işkence etmek onların geleneǧi. Ülkede kuş uçurtmuyorlar,

fellik fellik geziyorlar, sıkıyönetim ilan ediyorlar. Darbenin üstünden üç koca yıl geçmiş. Ne

desinler? Karşıköy’ün içinde kancıklar dolaşıyor mu desinler? Karşıköy filintalı mavzerli solcu besledi de devletin gözünü oydu mu desinler? Söyleyin haydi kardaşlarım. Bu aşaǧılık lafları duyacaǧınıza, hele ki şu darbe zamanında vatan haini bilineceǧinize ölmeyi yeǧlemez misiniz?

Hep bir aǧızdan “yeǧleriz” dediler.

—O vakit ne bu dirliksizlik? Bu daǧlar bizim daǧlarımız. Bizim daǧlarımızda hainin ne işi var? Bizim derdimiz topraǧımıza, namusumuza göz diken aç köpeklerdir. Işte bunun için kardaşlarım, Celal oǧlan eşkıyaların baskın yaptıǧını söyleyecek. Ben bilirim ki Karçal’ın ötesinde bu gelenlerin devamı vardır. Devlet eşkıyanın kökünü kazımak ister, büyüyen tehlikenin ise hiç farkında olmaz. Ama ben gördüm, ben Erciş’te, Hakkari’de gördüm.

Sesini biraz kıstı Kıl Aǧa. Sessizce onu dinleyen kalabalıǧın tepkisini ölçtü. Hepsinin yüzüne kan gelmiş, gözlerine öfke demir kapan gibi inmişti. Dul Keriman usulca boşları topladı.

Çaylar tazelendi. Artık hepsinin yumrukları sıkılı, dişleri kenetlenmişti. Gözlerinde için için

yanan bir ateş vardı. Hele delikanlıların göǧüsleri körük gibi inip kalkıyordu.

Odunluǧun dört yüz metre gerisinde, köyün saǧlık ocaǧına yakın dört adam dikiliyor, mavzerlerinin tamam olup olmadıǧına bakıyorlardı. Atkılarını boyunlarına dolamışlar, Artvin’in soǧuǧuna direniyorlardı. Öte yanları hep bembeyaz kardı. Ömürleri hayatında böyle uzun, insan boyunu aşan kar örtüsü görmemişlerdi. Biri Hatay’dan, biri Mardin’den, ikisi Antep’ten gelme bu adamlar köylülerin garip huylarına şaşırıyor ama renk vermiyorlardı.

Biraz da ürktükleri doǧruydu, ancak köyden deǧil, köydeki efsundan korkuyorlardı.

—Devrem bunlar nasıl adamlar böyle? Bu nasıl memleket? Az ileri yürüsek kurtlarla, yaban domuzlarıyla burun buruna geleceǧiz, yukarı yürüsek köylü bir garip. Daǧı taşı büyülü mü bu köyün anlamadım ki.

Içlerinden en uzunu Mardinli yakınca bir kayanın üstündeki karları temizledi, oturdu:

—Ne büyüsü Bayazıt? Öyle olsa çoktan helak olurlardı. Sıkıca sardıǧı telsizi çıkardı. Ankara’dan da haber yok, unuttular mı bizi bu daǧ başında?

—Aǧzından yel alsın hele, dedi Antepli. Bir çaǧrımıza bakar gökten helikopter indirmeleri. Biz buraya boşuna mı geldik? Umduǧumuzu bulmadan gitmek haramdır.

—Beyler! dedi içlerinden daha kısaca olanı. Işaret ettiǧi yerde hareketlenmeler vardı. Köylü deǧil mi bunlar?

Karartılar gittikçe çoǧalıyor, mesafeyi kapatıyorlardı. Bulundukları yer kayalıǧın arkasından ormanın başladıǧı eǧimli bir araziydi. Dördü de düzlüǧe çıkınca durdular. Mavzerleri tamdı ama köylüde de adam çoktu.

Kıl Aǧa yüzünde hınzır bir gülümseme, bıyıkları titrerken karşısındaki uzunca dört adamı izledi. Yaşı yetmişe dayanmasına raǧmen kalabalıǧın başında o vardı. O ki ne tellalları namıyla un ufak eder, sesi Karçal’dan işitilirdi. Hitabeti de yüreǧi de güçlüydü. Çıplak ellerini ovuşturdu.

—Bana Cemil’i sormuştunuz aǧalar. Size Cemil’i getirdim. Öne doǧru süklüm büklüm olmuş bir adamı itti.

Dört adam şaşkın, önce Karçal daǧlarına sonra Kıl Aǧa’ya baktılar.

—Bu Cemil bizim aradıǧımız Cemil deǧildir. Maytap mı geçersin Aǧa!

Kıl Aǧa bozuldu, bıyıklarını taradı, Allah biliyordu ya içi cıvıl cıvıldı. ?u karların, şu kara ormanın içinden kuş cıvıltıları duyduǧuna yemin edebilirdi.

—O halde kusurumuzu baǧışla. Daǧa haber salmıştım. Ne kadar Cemil varsa toplattım köy meydanına. Içlerinden en heybetlisi, en gözü kara bunu buldum. Aradıǧınız budur sandım. Muhtar Emmi’ye sor inanmazsan. Kendisinden en fazla on yaş büyük adama döndü. Deǧil mi Muhtar Emmi? Köyde bir ocakta Cemil kalmış mıdır?

Yaşlı adam başını eǧdi. Aǧzını açtıǧında dişsiz, karanlık bir delik göründü:

—Yoktur. Hiçbir hanede Cemil adında biri kalmamıştır. Kıl Aǧa memnun, dört adama döndü:

—Duydunuz, köyümüzün hacı muhtarı, Muhtar Emmi bile söyler. On Cemil var, isterseniz

onunu da alın.

Mardinli, heybetli adam öne çıktı:

—Bana bak Kıl Aǧa, sen nereden buldun on tane Cemil’i? Bu köyü toplasan aynı isimden üç bilmedin dört adam çıkar. Bir oyun ediyorsan şu gördüǧün tüm cephaneyi boǧazına bir bir yersin haberin ola!

Çoban Halim:

—Yalanı yoktur. Yakın köyden kim varsa Cemil adında hepsini çaǧırdık. Karşıköy’ün sözüne güvenirler de gelirler. Kıl Aǧa’yı, bizi severler. dedi. Öfkesini tutabilmesi çok zordu, elleri titriyor, bu havada avuçlarının içi terliyordu.

Dört adamın başı Mardinliydi. Karşısındaki on on beş kişiyi gözden geçirdi. Kendi safındaki üç adam iki gündür aç sayılırdı, daǧlarda ne keklik ne tavşan ne de başka bir etli hayvan kalmıştı ki karınlarını doyursunlar. Bu köylüleri kandırması gerekiyordu. Yok, bu adamların hele şu aǧa bozuntusunun gözleri cin gibiydi.

—Düşün önüme! Dedi baǧırararak. Dua edin de Kaçak Cemil’i bulabilmiş olasınız.

Önde Mardinli, arkada üç adam yanlarında köylü yürümeye başladılar. Köy halkının eli ayaǧı titriyordu korkudan. Ancak yüreklerindeki korku, evlerini, namuslarını kaybetme korkusu

daha aǧır basıyordu. Meydana geldiklerinde gerçekten de on tane adam kahvehanenin önünde dikilmiş, onları bekliyorlardı. Mardinli yaklaştı:

—Adı Cemil olan bir adım öne çıksın!

On adam da aynı anda öne çıktı. Bayazıt, Mardinli’ye yaklaşıp fısıldadı:

—Devrem bu nasıl iştir? Biz bir Cemil arardık Allah on Cemil göndermiş. Mardinli gözleriyle yanındaki adamı susturup hiddetle Kıl Aǧa’ya döndü:

—Bunların hiçbiri Kaçak Cemil deǧildir. Söyle ben seni ne yapayım Kıl Aǧa! Ben bu

daǧlarda koyar mıyım şimdi Karşıköy’ü? ?u nehirde, şu karagölde boǧmaz mıyım sizi? Beni oyuna getirmenin bedelini kör olasıca adamlarınızdan çıkarmaz, aǧıllarınızı yakmaz mıyım? Söyle bana muhtar bozuntusu! Senin bu köyünde saǧ adam bırakır mıyım? Siz benimle oyun mu edersiniz?

Köylü sararmış bir yaprak gibi titriyordu. Kıl Aǧa daha fazla dayanamadı:

—Aǧam yapma! Biz neyledik sanki? Sen Cemil dedin, koyduk tüm köylerin Cemillerini önüne. Daha da bu daǧda, bu köyde Cemil kalmamıştır. Allah bilir ya, burada bu Cemillerden başka Cemil yaratmamıştır. Kaçak Cemil görmedik biz, gördüysek bile bilmedik. Suçumuz günahımız nedir? Mardinli küplere binmişti, boynunda neredeyse urgan kalınlıǧında damarlar belirecekti:

—Ulan gafil, ulan kahpe, ulan köpek herif! Siz bu daǧlarda neleri kimleri beslersiniz? Bu

halk, bu yanımdaki adamlar, ben saǧ koyar mıyım sizi?

Çoban Halim ve köyün gençlerinin bunca hakarete dayanır güçleri kalmamıştı. Ancak Kıl Aǧa’dan talimat gelene kadar da beklemek zorundaydılar. Kıl Aǧa, asıl bu adamların kendisiyle oynadıǧını anlamıştı. Köylü de şu dört adamdaki gizemi çözemiyor, Kıl Aǧa’nın hitabetine, aklına güveniyordu.

—Aǧam, dedi yalvarır bir sesle. Kurbanın olayım kimlerdensin, hangi soylu çetedensin bir deyiver. De ki ona göre şu sefil aklım bir fikir yürütsün. Bildiǧi tüm Cemilleri sersin önüne. Gürcü Deli Reşid’den misin? Dili damaǧı kurudu. Yoksa Micanoǧlu’nun yoldaşlarından mısın?

Mardinli ve üç yoldaşı bakındılar. Yün atkılarını açtılar. Edinmek istedikleri bilgileri köylüler tek tek veriyorlardı. Uzun namlulu silahlarını daha bir gösterişli tuttular. Köylüler gizemli dört adamın yüzlerini o zaman gördüler. Dördü de düzgün genç bir çehreye sahipti.

“Tuu kalıbına tükürdüklerim” dedi Kıl Aǧa içinden, “Soysuz köpekler! Yüzlerinde meymenet yok diye beklerdim. Allah vermiş ne edeyim? Her yerleri semirmiş  de ondan böyle heybetliler demek.”

Mardinli’nin dişleri gıcırdıyordu. Öfkesi yüzünden şu soǧukta kan ter içinde kalmıştı:

—Tüm çeteleri bilirsiniz demek! Aferin, helal olsun size. Ancak beni bilmezsiniz. Benim çetem öyle bir çetedir ki devlet bile karşı gelemez. Bu daǧlardan hiçbir eşkıya elime su dökememiştir. Kafamın tepesinde uçan kuşu vurmaya dahi cesaret edemez kimse! Ancak o Kaçak Cemil iti var ya, işte o bizi jandarmaya haber vermiş. O soysuz kendisini bulup derisini yüzeceǧimi, kendisini bala pekmeze bulayıp üç gün şu aǧaçta asılı tutacaǧımı bilemedi.

Kıl Aǧa yutkundu:

—Ayıp etmiş.

—Ayıp mı dinlerim bu saatten sonra? Karşıköylü Kaçak Cemil’i bulmadan, ne bu köye rahat

veririm ne de jandarmaya teslim olurum. Duydunuz mu? Size rahat yok Karşıköy ahalisi.

Rahat yok!

O sırada tepelerinde bir şahin dönüp durdu, kanatlarını iyice açtı. Kıvrak manevralarıyla daire çiziyor, sesi köylülerin başını aǧrıtıyordu. Kıl Aǧa gülümsedi, yine hınzır ifade gözlerini oradan kupkuru aǧzını, bıyıklarını, uzun sakalını sardı. Dört adam ne olduǧunu anlamadan kendilerini yaylım ateşinde buldular. Köylüler kendilerini çoktan yere atmış, gerisingeri gidiyorlardı. Bellerindeki silahlarını, kabanların içindeki tüfeklerini çıkardılar.

Kıl Aǧa sevinçle baǧırdı:

—Jandarma geldi eey Karşıköy ahalisi! Soylu devletimizin askeri yetişti.

Sesi kurşun sesleri arasında boǧulmuştu. Jandarma, dört gizemli adamı kuşatmış, onlar karşılık veremeyinceye kadar heybetli bedenlerini mermiyle doldurmuşlardı. En sonunda durdular. Düzlük alanı yoǧun bir sessizlik kapladı. Sanki kar her sesi yutacak, üzerinde bulunan insanları kıyamete kadar saǧır edecekti. Köylü kendini toparlayıp dört adamın etrafında halka oluşturdu. Bembeyaz karın etrafı kızıl bir göle dönmüş, kar büyük bir açlıkla kanı emiyor ardından topraǧa bırakıyordu. Jandarmanın başı olan Çaǧatay Yüzbaşı yanında erleriyle cesetlerin yanına vardı. O sırada, ölen Mardinli’nin üzerindeki telsizden anlamsız sesler yükseliyor, sesler kesiliyor sonra tekrar başlıyordu. Yüzbaşı kaşları çatık:

—Soyun şunları! dedi, sesi boǧuk ama gür çıkmıştı.

Erler dört adamı soydular. Dört adamın da üzerinden boǧazlarına asılı, küçük demir levhalar çıktı.

—Yüzbaşım künye bu!

Telsiz cızırdamayı bırakıp insanların bildiǧi dilde konuşmaya başladı:

—Yüzbaşı Bayazıt ses ver! Binbaşı Cemil’den haber var mı Yüzbaşı Bayazıt!

Karşıköy ürkütücü bir sessizliǧe gömüldü. Ne Kıl Aǧa’nın, ne Çoban Halim’in ne de jandarmayı canını dişine takıp çaǧırmış olan Celal’in yüzündeki renk kalmamış, Karşıköy ahalisinin üzerine ölüm sessizliǧi inmişti.

Dört rütbeli komutanın kanları yerleri kana bulamaya devam ediyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir