KAYIP

Yaşamımın ben hayatta değilmişim gibi geçmesi dışında hiçbir sıkıntısı olmayan ben, bu cansızlığı bozabilmek için önce evimdeki her şeyin yerini değiştirdim. Yeni envaiçeşit eşya aldım. Olmadı. Tüm eşyalarımı sağa sola dağıtarak sade bir yaşama başladım. Olmadı. Çeşit çeşit kitaplar aldım. İsmini bilmediğim, telaffuz edemediğim yemeklerin peşine düştüm. Olmadı. Çareyi bunlarda aradım ve hiçbiri bana tat getiremedi. Bu huzursuzluk hâli daima peşimde ve onu mağlup etmeyi bu yöntemlerle başaramadım. Aklıma başka şeyler gelmiyor, gelse bile bu huzursuzluğun geçeceğine dair umudum artık mevcut değil. Çeşitli çabalarla inkâr etsem de bugün artık bu durumu kabulleniyorum. Artık hayatın acılarla dolu olduğunu, bunlarla baş edilebileceğini bilmek çarem olmuyor. Bunlardan birkaçının da bana isabet etmiş olması ve daha sonrasında doğru yolu kaybetmiş bir ruh ve donuk bir yaşamın içerisinde verilmiş ömrümü dolduruyor olmam tek gerçek.

Zaman akıp gitmiyor. Salondaki masanın başında çok uzun süredir oturuyormuşum gibi geliyor fakat saat bunun tam aksini söylüyor. İnsan olmanın hakikatini gerçekleştiremediğimi görüyorum. Kendimi kurtarmak istiyorum. Ama nasıl? Bu yolda bana gönderilecek en küçük hayra muhtacım.

Sırf eve renk getirsin diye aldığım meyveleri masanın üzerine koymayı unuttuğum aklıma geldi. Hafta başından beri onları mutfak köşesinde unutarak büyük bir ayıba imza atmıştım. Onları güzelce yıkadım. Ne kadar da güzeller? Onlardan yemek canım istemedi ama onlarla epey oyalandım; kırmızı olan elma mı yukarıda olmalıydı şeftaliler mi? Kirazları masanın üzerine koymalı mıydım? Bunların yanı sıra keşke tüm bunları yiyebilecek bir misafir gelse diye düşünmeye başlamıştım bile. Ağzıma birkaç kiraz attım. Gerçekten güzellerdi. Doğal oldukları belliydi. Bu beni fazlasıyla memnun etmişti. Kâinatta bozulmamış bir şeyler vardı ve ben bununla müşerref oluyordum. Zaten rahmetli babam her zaman meyvelerin, sebzelerin kimyalarıyla oynamalarını insanları Rabbinin tefekküründen alıkoyma yolunda yaptıklarını söylerdi. İçimde beliren bu memnuniyet hissiyle tekrardan umuda ve neşeye kavuşabilmek için dışarı çıkmaya karar verdim, hem de uçarak. Çünkü epey zamandır mutluluk hissinin kırıntısına hasret kalmıştım. Çıkarken masadan elmaların en güzelini de çantama alıverdim.

Merdivenlerden iner inmez telefonum çalmaya başladı. Arayan ablamdı. ‘‘Kayboldu, kaybettim!’’ dedi. Başka bir kelam etmesine lüzum yoktu, korktuğumuzun başımıza geldiğini hemen anlamıştım. Neredesin dememe fırsat vermeden ‘‘Mesireliğe gel, koş!’’ dedi. Mesirelik mi? Bunu nasıl yapabilmişlerdi aklım almıyor. Ninem ve iki çocukla çayın kenarında bir yere hangi gaflet götürmüştü onları?

Yokuş aşağı hızla koşmaya başladım. Evde uzun zaman kalmanın cezasını, bacaklarıma en çok ihtiyacım olan şu anda çekiyordum. Bu küçük bedenimi bile taşırken titriyorlardı. Buna rağmen hareketsizce bekleyen şehrin içinde ışık hızıyla ilerlediğimi hissediyorum. Dönemeçten sonra yolun kenarında birkaç saniye taksi beklemeye tahammül edemedim. Bu yüzden alt caddedeki taksi durağının aklıma gelmesiyle tekrar koşmaya başladım. Beklesem belki taksiye daha evvel ulaşırdım ama beklemek, bir şey yapmıyormuş hissine sevk edince bir an dahi tahammül edilir değil.

Taksilerin hepsi yolcuya mı çıktı? Durağın önünde çaresizce bir ileri bir geri gidiyordum. ‘‘Abla biraz bekle, döner beş on dakikaya biri.’’ diyerek teskin etmeye çalışan adamın sözleri boşaydı. Gitmem lazım. Kayboldu, bilmiyorlar.

İnsan beklemekten ne kadar çok kaçarsa payına daha fazla sabretmek ekleniyor sanırım. Biraz daha burada duramazdım. Yola atılıvermek geldi aklıma. Atladım da. Bir adamın büyümüş gözlerle bağırdığını görüyordum. Ama sesini duyup duymadığımdan emin değilim. Duraktaki adam da yine sakinleştirme görevini üstlenmişti. ‘‘Abi ne olursun kızma, bak bir şey yok ablada. Bir yere gitmesi lazım ondan böyle yaptı. Sen ne yana gidiyorsun? Ablayı bırakıversen olmaz mı?’’ dedi abi ama arabadaki adam benden hiç hoşlanmamıştı. Bir baştan savma hareketiyle ‘‘Hadi işinize kardeşim!’’ demesiyle gaza basması bir oldu. ‘‘Üzülme abla, ben sana şimdi bir araba durdururum, sen kaldırımda bekleyiver.’’ dedi. Birkaç dakika sonra yoldan geçen bir tanıdığını durdurabildi. Beni yukarıdaki mesireliğe bırakmasını söyledi. O adamcağızın da acele işi varmış. Mesireliğe çıkamam da senin hatırına yolun üzerindeki köye – mesireliğin beş altı km aşağısında kalıyor- kadar götürüvereyim dedi. Henüz taksi gelmemişti. Kabul ettim. Oradan yukarıya koşuverirdim ne olacak. Gitmem lazımdı. Çok zaman kaybetmiştim. Geçmiyor diye şikâyet ettiğim zaman, şimdi intikam alıyor gibiydi.

Dakikalardır arabada sessizce beklemiştim. Elim, ayağım ve dilim tutulmuş gibiydi. Ama amcaya bir teşekkür borçlu olduğum hissi yüzünden konuşmaya başladım.

-Beni mesireliğe götürmeyi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.

-Mesele nedir kızım, bu denli korkmanın sebebi ne? Her şeyin bir çaresi vardır.

-Ablamlar mesirelikteler. Kayboldular.

-Ah kızım kocaman insana ne olur? Bulursun.

Hâlimi anlatmak istemiyordum. Başımı evet der gibi salladım ve bir sessizlik daha… Ne uzunmuş bu yol. Tüm dermanım kısacık yolda tükendi. Gerçekten de ne zayıf insanmışım. Ablamın telefona bakmaması büsbütün dermanımı alıyordu. İnmem gereken yere gelmiştik. Amca köydeki hastasını almak zorundaydı, yoksa beni yukarı çıkaracaktı. ‘‘Köyün içinden bu yolu takip et, hemen üst tarafta mesirelik. On dakikanı almaz, gençsin sen.’’ dedi. Ben hemen yolda koşmaya başladım. Üç beş ev derken epey ilerledim. Dilim damağım kuruyunca yol kenarındaki hayrattan birkaç yudum da su içtim. Kimsecikler yoktu. Nasıl bir köy bu?  İlerlemeye devam ettim. Artık mesirelikteki zeytin ağaçlarını görebiliyordum. Son bir gayretle koşmaya devam ettim. Köpek sesleri ara ara geliyordu ama bu sefer tam karşımdaydı. En büyük korkum, geçmek zorunda olduğum yol üzerindeki evin kapısında tüm hırçınlığıyla bana havlıyordu. Bağlıydı fakat ipi koparmak üzereymiş gibi geliyordu bana. Artık bacaklarımın bağı çözülmüştü. Zerre kudret kalmadı dizlerimde. Öylece sakinleşmesini bekledim hem onun hem kendimin. Mümkün değil sakinleşmiyor. Başka bir yol bilsem oradan geçerdim ama… Bu kadar gürültüye kapıya çıkıp yardımıma gelen de olmayınca ilerlemeye karar verdim. Ama kımıldamamla onun tekrar atılıp havlaması benim son noktamdı.

Çıtır çıtır yanan odunların sesini işitiyorum. Pencereden sızan ışık gözüme vuruyor. Kaynayan sütün kokusu uyku âlemine veda etmem için sesleniyor sanki. Bu davete icabet ederek gözlerimi açtım. Neredeydim? Şimdi gece ağlayarak uyandığımı, korkudan sağımı solumu yokladığımı hatırlıyorum. Halbuki o an ölümümün bu köpeğin elinden olduğuna emindim. Zaten oracığa yığılıvermem bundandı. Başımda bekleyen nineyle dede neredelerdi acaba? Onlarla tanışma imkânımız olmadı. ‘‘Kusurumuza bakma yavrum telefon çalınca bakıverdik. Arayan hanım kız ablanmış, çocuklarla eve dönmüş. Yarın sabahtan seni almaya gelecek. Sen uyu.’’ demeleriyle ömrümün en tatlı uykusuna dalmam anlık olmuştu. Onlar kimdi, kalkıp gitmem gerekmez miydi? Artık hiçbir sorunun ehemmiyeti yoktu. Olan olmuştu, hem de ne güzel olmuştu. Artık iyice kendime gelmiştim. Karyoladan kalkınca baş tarafımdaki mavi çiçekli yazmayı başıma aldım. Ev sahiplerini bulabilmek için dışarıya çıktım. Evin kapısı mesireliğe, zeytin ağaçlarına bakıyor. Hayal gibi bir yer, hayat dolu… Bahçede dedenin dağdan getirdikleriyle yaptığını düşündüğüm el yapımı masa ve tabureler var. Ne de güzeller! Masanın üzerinde de bardağın içine konmuş bir tutam papatya ve aralarında bir tane de gelincik… Okumadan atmadıklarını düşündüğüm birikmiş takvim yaprakları da masada bekliyor. Burada olabilmem dün yaşadıklarım vesilesiyle ise o zorluklardan razıyım. Istırabın memnuniyete götüren yolunda yürümüştüm ve şimdi hayatın farkındayım. Artık çok zamandır sorguladığım soruya yanıt verebiliyordum. Evet. Hayat, yaşamış olmak zaruretine değiyordu.

Dünkü insanla bugünkü insanın aynı olmadığına inanıyorum. Bitmeyecek sandığım duygularım, ben farkında bile olmadan terk edivermişti beni işte. Ömrümün sisli günlerine güneş ışığı değiyordu şimdi. O ışık büyüyecek de büyüyecek, inanıyorum. Düşünüyorum da insanın dikkati nereye odaklanırsa gözünde o büyüyormuş. Güzelliğe odaklananın gözünde güzellik, kusura odaklananın gözünde de küçük kusurlar sanki tüm hayatı kaplamış gibi hissedilmeye başlıyormuş. Elem ve keder için de bu böyle. Yaşamak böyle işte! Çok meşakkatli belki ama kıymeti buradan kaynaklanıyor. Masadaki çiçeklere dalmışım. Konuşma seslerini işitince toparlandım. Güleç yüzlü bir dede ve hemen peşinde ak yüzlü bir nine ellerinde yumurtayla yanıma yaklaşıyorlar. Güzel nine tam yanıma gelince ‘‘Acıktın mı yavrum?’’ deyiverdi de merhameti kalbimde çiçekler açtırdı, beni bahtiyarlar kervanına kattı. Merhamet, huzur, samimiyet, dermana ulaşan dert… Ah, hayat namına konuşulacak daha çok şey var, çok! Bugün bunu fark ediyorum.

Güneşin doğuşu ve batışı, pencereden bana ulaşan ışık, masadaki güzel çiçek ve birkaç satır yazılı kâğıt, kirazın tadı, şeftalinin kokusu, zeytin ağaçları altında mesut birkaç insan… Bekleyip durduğumuz umut için kâfi değil mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir