KELİMELERİN DOSTU

Annem ev hanımı olmasaymış askeriyede büyük bir rütbe sahibi olabilirmiş. Tam bir kumandandı kendisi. Hükmü kesindi, temyizi muhal. Benim hakkımdaki kararları hep o vermişti. Bir karar alınacaksa ilkin müzakere süreci başlardı. Yazık, babam her seferinde mağlup sayılan ittifak devleti edasıyla masadan süklüm püklüm kalkardı. Rahmetli eli ağır, sözü ağır bir kadındı. İşte o müzakerelerin birisi de benim okuma yazmama ilişkindi. Annem daha okula başlamadan okuma yazma öğrenmemi istiyordu, tabii ki babam da buna karşı çıkıyordu. Annemin yaptığı müzakereden öte verilen kararın tasdikiydi, bir nevi yargısız infaz. Fakat dediğim gibi hükmü kesindi.

O günden sonra üzerine tazyikli su boca edilen biri gibi oldum. Annem sabahtan akşama kadar evdeydi. Ben de onun emrine amadeydim. Akşama kadar yorulan ben, babamın gelmesiyle denetimli serbestlik kararı verilen tutuklu gibi sevinirdim. Annem yine mırın kırın ederdi ama babamın çelikten iradesi bana kalkan olurdu. Annemin sözü kesinde olsa, babam annemin ifrata kaçtığı anlarda taviz vermezdi. Akşama kadar kelimelerle bir sağdan bir soldan hırpalandığım yetmezmiş gibi, rüyalarımda da onları görmeye başlamıştım. Yalnız onları da değil, annem de teşrif ederdi. Öyle zamanlar olurdu ki, bir yanda annem kovalardı elinde terliğiyle, diğer yanda kelime fişleri.

Akşamları annemle babamın yatak odasından hararetli tartışmalar yükselirdi. Konu bendim, başka kim olacak? Benim yattığımı zannettikleri demlerde gizli gizli onları dinlerdim. Keşke bana da danışsalar derdim, bana da sorsalar. Evet, onlar gibi okuma yazma bilmediğimi bilirdim, onlar gibi büyük olmadığımı da. Fakat sorsalardı dünyanın kiriyle paslanmamış, günahın izi alnına sürülmemiş duru kelimelerle cevap verebilirdim onlara. Büyük olmasam da, okuma yazma bilmesem de yapabilirdim bunu, yapardım da.

Günler hızlı geçmedi. Sokakta, parkta, bahçede gezerken hızlıydı fakat okula başlamama kalan zaman azaldıkça benim de oralara gidebilme şansım azalıyordu. Çünkü annemin bir hedefi vardı, okula başlamadan okuma yazmayı söktürmek. Sanırsınız Guinness Rekorlar Kitabı’na aday. Fakat o, daha önemli bir yarışa adaydı, komşu ve akraba yarışına. Sırf onlara caka satabilmek içindi tüm bunlar. Bunun için de beni, bir kuklacı gibi dilediği gibi oynatıyordu. Sonunda maksadı hâsıl oldu. Fakat onun yüzünden kelimeleri, arkadaşlarımla aramı açan bir ayrık otu gibi gördüm yıllarca. Onlar arkadaşlarımla arama ekilmiş karamuklardı sanki.

“Ali ata bak” derken dostum Ali’yi kaybettim, “Zafer oyun oyna” yazarken kardeşten öte gördüğüm Zafer’i, “Ömer topu tut” derken can dostum Ömer’i. Onlar çocukluklarını yaşıyordu, bense kelime fişlerini masama dizmekle meşguldüm. Yanlarına gitmeme müsaade yoktu, yüzlerini haftada birkaç kez görebiliyordum. Beni zamanla reddetmeye başladılar. Aralarına almadılar, yeni arkadaşlar edinmekle suçladılar. Dilimin ucundaydı, dilimin ucunda… Defalarca söylemek istedim fakat söyleyemedim. Nasıl söyleyebilirdim ki annemin uçuk ihtiraslarının kurbanı olduğumu? Hepsini kaybettim. Parkta beraber koşturduğumuz; pikniğe, top oynamaya, zillere basıp kaçmaya beraber gittiğimiz dostlarımı bir bir kaybettim.

Hep ne derdi biliyor musunuz? “Hepsi senin iyiliğin için.” Yalandı, hepsi benim ikbalimden mağruriyet devşirebilmek içindi. Okula başladığım ilk günden itibaren yalanı çıkmasın diye yaptığı işin güzelliğini anlatmaya başlamıştı. Arkadaşlarıma nasıl fark attığımdan, onlardan önde olacağımdan, kelimelerle dost olacağımdan falan filan… Oysa ben onların önünde değil, onların yanında olmak istemiştim. Çok şey mi istemiştim?

Ali, Zafer ve Ömer’in bana karşı tavrı hiç değişmedi. Hatta onlardan çok şey bildiğimi iddia eden sınıf arkadaşlarım da benden soğudu. Kelimelerle dost olmak mı? O da olmadı. Onlardan köşe bucak kaçtım. Onlar gözümde arkadaşlarımı çalan düşmanımdı. Günler geçtikçe yalnızlaştım. İstenmeyen kimse ilan edildim. Sınıfta, parkta, mahallede, arkadaşlarımın olduğu her yerde. Vaktinde öğrenseydim belki dost olacağım kelimelere de ben sırt çevirmiştim, tabii onlar da bana…

İlkokul annemin baskısıyla bitmeyen bir çileye dönüştü. Onun zorluğuna katlanan bendim fakat primini yapan oydu. Komşulara, akrabalara, tanıdığı tanımadığı her kimseye benim üzerimden çalımını sattı. Ortaokula geçtiğim yıl annem vefat etti. Babam benimle işi arasında mekik dokudu durdu. O günden itibaren çalışmadım, çalışamadım, açıkçası çalışmak da istemedim. Bir yanda annemin üzüntüsü, diğer yanda özgürlüğün efsunlu sesi. Onun ölümü büyük bir ağrı bıraktı ama o ağrıyı bir nebze hafifletecek merhemi elinde tutan bir dost kazandırdı.

Babamla iyi muhabbet etmeye başladık, tıpkı iki arkadaş gibi. O annem gibi değildi. Derslerimi kurcalamaz ama eninde sonunda güzel işler yapacağımı, doğru yolu bulacağımı bilirdi. İnanırdı, güvenirdi bana. Ortaokula geçtiğimde de yalnızlığımın havanında günlerimi dövmeye devam ettim. Hiç arkadaşım yoktu. Annemden saklı kendi kendime resim yapmayı öğrenmiştim. Çizgiler sığınağım olmuştu. Resim hayat kapısı aralamıştı bana. Onunla ilk defa kendim olmuştum. Bir kimsenin baskısıyla değil de özgürlüğün diri nefesiyle kendime bir dünya inşa etmiştim. Bu sırrımı herkesten esirgemiştim. Hatta sırdaşım olan babamdan bile.

Ne oldu nasıl olduysa hiç odama girmeyen babam, bir akşam tam resim yaparken elinde küçük bir paketle aniden içeriye girdi. Elbette, “Sürpriiiz” diye kulak yırtan bir çığlık ve koskocaman bir gülümsemeyle. Sürprizlerine alışkındım fakat bu kadarı da ani olmuştu. O telaşla ne yapacağımı, resmimi nereye saklayacağımı bilemedim. Gizlemek için masada düzenli duran kitaplarımı tüm masaya yayıverdim. Yılların psikoloğu bunu yutar mıydı hiç? Kutuyu masaya bıraktıktan sonra sakin bir edayla yüzüme bakmaya başladı. Ondan bir şey gizleyemeyeceğimi biliyordu. Gizleyemezdim, gizleyememiştim de bugüne kadar. Bu benim en büyük zaafımdı. Bir anlık tereddütten sonra mahcup bir şekilde yavaşça yerimden kalkıp masadaki tüm kitapları kenara almaya başladım. Resim ortaya çıktıkça babam şaşırıyordu. En sonunda resmim tümüyle gözlerinin önüne serilince ellerini ağzına kapatıp ağlamaya başladı. “Aman Allah’ım! Bunu sen mi yaptın gerçekten?” deyip beni bağrına bastı. Onun bu ağlamasına kendimi tutamadım. Baba-oğul tabloluk bir manzara gibi, bir süre böyle kaldık. Ardından beni karşısına alıp gözlerimin içine bakarak sordu, “Bu kadar güzel yaptığına göre uzun zamandır yapıyordun. Bunca zaman niye sakladın bu güzelliği benden oğlum?”

Mahcuptum, ne diyeceğimi bilemedim. “Şey… Aslında boya kalemleriyle tanışalıdan beri çiziyorum baba.” dedim, “Fakat diyemedim işte. Annemin bunu da yasaklamasından korktum. Biliyorsun beni doktor yapmak istiyordu. Kafasında kurmuştu bir kere. Ama ben ressam olmak istiyorum.” Tebessüm ederek kafasını salladı. “Söylememekle doğrusunu yapmışsın oğlum” dedi, “En doğrusunu. Zamanında topunu, formanı saklayan elbet boyalarını da saklardı. Söyleseydin bu yeteneğin de zayi olup giderdi belki. Fakat en çok neyi isterdim biliyor musun? Kelimelerle resimler yapmanı.”

Babamın bu sözleri üzerine kafamda sorular belirdi. O güne kadar yalnızca çizgilerden, boyalardan resim yapılabildiğini öğrenmiştim. Acaba resmin benim bilmediğim bir türü daha mı vardı? O nasıl yapılıyordu? Belki onda daha başarılı olurdum, kim bilir? Gerçi kelimeleri sevmiyordum ama yine de denemeye değerdi.

Babamdan bana onu öğretmesini istedim. Epey bir güldü ama hiç bozuntuya da vermedi. “Tamam” dedi, “Öğreteceğim.” Sonra odasına gitti. Güzel kapaklı, epey hacimli bir kitap getirdi. Şaşırdım tabii. Ben paletle, fırçayla tuval üzerine yapılabilecek bir şey beklerken karşıma yine kitap çıkmıştı. “Bak” dedi babam, “Şimdi seninle sözcüklerden resim yapacağız. Fakat benim dediklerimi harfiyen yerine getireceksin. Işığı kapat. Sadece masa lamban kalsın. Gözlerini de kapat. Aç diyene kadar da açma. Ve okuduklarımı hayal dünyanda canlandır.”

Dediklerini yaptım. Babam o deruni sesiyle yavaş yavaş okumaya başladı. Hiç unutmadığım bir akşam olmuştu. Yılların düşmanı kelimeler bir anda dostum olmuştu. O kelimeler sayesinde bugüne kadar yaptığım en güzel resimleri yaptım. O günden sonra kelimeler; her fırçamda, her tablomda gülümseyen minik dostlarım oldu. Bir kenara attığım, yakıp yırttığım nefret kaynağım kitaplar, ruhumun can suyu oldular. Ressam oldum ama yalnızca fırçaların değil, aynı zamanda kelimelerin de ressamı.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir