KELİMELERİN DOSTU

Dostluk, şu gurbet ocağı yeryüzünde yaşama sebebimiz olan müstesna bağ. Sürgün yemiş bir ruhun memleket hasretini kamçılayan her bir akis, kalbe onulmaz gedikler açarken o gedikleri iyileştiren tek tabiptir dostluk. Bazen siz dostunuzu seçersiniz, bazen de o sizi. Kader, kelimeleri bana dost kılmıştı zamanla. Kelimeler, beni kendine dost seçmişti.

Her şey kelimelerle tanıştığım gün başladı. Annem ev hanımı olmasaymış askeriyede büyük bir rütbe sahibi olabilirmiş. Tam bir kumandandı kendisi. Dediğim dedik, çaldığım düdük hesabı… Hükmü kesindi, temyizi muhal. Benim hakkımdaki kararları hep o vermişti. Bir karar alınacaksa ilkin bir müzakere süreci başlardı evde. Yazık, babam mağlup sayılan ittifak devleti edasıyla masadan süklüm püklüm kalkardı her seferinde. Rahmetli eli ağır, sözü ağır bir kadındı ama Allah var, güzel insandı. İşte o müzakerelerin birisi de benim okuma yazmama ilişkindi. Annem daha okula başlamadan okuma yazma öğrenmemi istiyordu, tabii ki babam da buna karşı çıkıyordu. Müzakereden öte verilen kararın tasdikiydi annemin yaptığı, bir nevi yargısız infaz… Fakat dediğim gibi hükmü kesindi. Üzerine tazyikli su boca edilen bir insan gibi oldum o günden sonra. Annem ev hanımıydı, sonuçta sabahtan akşama kadar evdeydi. Ben de onun emrine amadeydim. Akşama kadar yorulan ben, babamın gelmesiyle denetimli serbestlik kararı verilen tutuklu gibi sevinirdim. Annem yine mırın kırın ederdi ama babamın çelikten iradesi kalkan olurdu bana. Annemin sözü kesin olsa da babam annemin ifrata kaçtığı anlarda taviz vermezdi. Akşama kadar kelimelerle bir sağdan bir soldan hırpalanan ben, bu da yetmezmiş gibi rüyalarımda da görmeye başlamıştım onları. Yalnız onları da değil, annem de teşrif ederdi rüyalarıma. Öyle zamanlar olurdu ki bir yanda annem kovalardı elinde terliğiyle, diğer yanda kelime fişleri. Akşamları annemle babamın yatak odasından hararetli tartışmalar yükselirdi. Konuysa bendim, başka kim olacak? Benim yattığımı zannettikleri demlerde gizli gizli dinlerdim onları. Keşke bana da danışsalar derdim, bana da sorsalar… Evet, onlar gibi okuma yazma bilmediğimi bilirdim, onlar gibi büyük olmadığımı da. Fakat sorsalardı dünyanın kiriyle paslanmamış, günahın izi alnına sürülmemiş duru kelimelerle cevap verebilirdim onlara. Büyük olmasam da okuma yazma bilmesem de onların dünya kokan kelimelerinden nefret etsem de yapabilirdim bunu, yapardım da.

Günler hızlı geçmedi. Sokakta, parkta, bahçede gezerken hızlıydı fakat okula başlamama kalan zaman azaldıkça benim de oralara gidebilme şansım azalıyordu. Çünkü bir hedefi vardı annemin ve okullar açılmadan bana okuma yazmayı söktürecekti. Sanırsınız Guinness Rekorlar Kitabı’na aday… Fakat o, daha önemli bir yarışa adaydı; komşu ve akraba yarışına. Sırf onlara caka satabilmek içindi tüm bunlar. Bunun için de bir kuklacı gibi dilediği gibi oynatıyordu beni. Sonunda maksadı hasıl oldu. Fakat onun yüzünden kelimeleri, arkadaşlarımla aramı açan bir ayrık otu gibi gördüm yıllarca. Arkadaşlarımla arama ekilmiş karamuklardı sanki onlar. “Ali ata bak” derken dostum Ali’yi kaybettim. “Zafer oyun oyna” yazarken kardeşten öte gördüğüm Zafer’i, “Ömer topu tut” derken can dostum Ömer’i… Onlar çocukluklarını yaşıyordu, bense kelime fişlerini masama dizmekle meşguldüm. Yanlarına gitmeme müsaade yoktu, haftada birkaç kez görebiliyordum yüzlerini. Zamanla reddetmeye başladılar beni. Aralarına almadılar, yeni arkadaşlar edinmekle suçladılar. Dilimin ucundaydı, dilimin ucunda… Defalarca söylemek istedim fakat söyleyemedim. Nasıl söyleyebilirdim ki annemin uçuk ihtiraslarının kurbanı olduğumu? Kaybettim hepsini. Parkta beraber koşturduğumuz, pikniğe, top oynamaya, zillere basıp kaçmaya beraber gittiğimiz dostlarımı bir bir kaybettim.

Hep ne derdi biliyor musunuz? “Hepsi senin iyiliğin için.” Yalandı, hepsi benim ikbalimden mağruriyet devşirebilmek içindi. Söyleme anne, yalan bari söyleme. Çünkü anneler yalan söylemez evlatlarına. Annem yalanı çıkmasın diye yaptığı işin güzelliğini anlatmaya başlamıştı okula başladığım ilk günden itibaren. Arkadaşlarıma nasıl fark attığımdan, onlardan önde olacağımdan, kelimelerle dost olacağımdan falan filan… Oysa ben onlardan önde değil onlarla birlikte olmak istiyordum. Önde olmak değil, onları bir düşman gibi görmek hiç değil; onların yanımda olduğu bir dünya istemiştim hep. Çok şey mi istemiştim? Evet, çok şey istemişim görünüşe bakılırsa. Ali, Zafer ve Ömer’in tavrı hiç değişmedi bana karşı. Hatta onlardan çok şey bildiğimi iddia eden sınıf arkadaşlarım da soğudu benden. Kelimelerle dost olmak mı? O da olmadı. Köşe bucak kaçtım onlardan. Onlar gözümde arkadaşlarımı çalan düşmanımdı. Günler geçtikçe yalnızlaştım. İstenmeyen kimse ilan edildim. Sınıfta, parkta, mahallede, arkadaşlarımın olduğu her yerde… Vaktinde öğrenseydim belki dost olacağım kelimelere de ben sırt çevirmiştim, tabii onlar da bana. İlkokul, annemin baskısıyla bitmeyen bir çileye dönüştü. Onun zorluğuna katlanan bendim fakat primini yapan oydu. Komşulara, akrabalara, tanıdığı tanımadığı her kimseye çalımını sattı benim üzerimden. Ortaokula geçtiğim yıl annem vefat etti. Babam benimle işi arasında mekik dokudu durdu. O günden itibaren çalışmadım, çalışamadım, çalışmak da istemedim açıkçası. Bir yanda annemin üzüntüsü, diğer yanda özgürlüğün efsunlu sesi… Onun ölümü büyük bir ağrı bıraktı ama o ağrıyı bir nebze hafifletecek merhemi elinde tutan bir dost kazandırdı. Babamla iyi muhabbet etmeye başladık, tıpkı iki arkadaş gibi… O annem gibi değildi. Derslerimi kurcalamaz ama önünde sonunda güzel işler yapacağımı, doğru yolu bulacağımı bilirdi. İnanırdı, güvenirdi bana. Ortaokula geçtiğimde de yalnızlığımın havanında günlerimi dövmeye devam ettim. Hiç arkadaşım yoktu. Kendi kendime resim yapmayı öğrenmiştim, annemden saklı. Çizgiler sığınağım olmuştu. Resim, hayat kapısı aralamıştı bana. Onunla ilk defa kendim olmuştum. Bir kimsenin baskısıyla değil de özgürlüğün diri nefesiyle bir dünya inşa etmiştim kendime. Herkesten esirgemiştim bu sırrımı. Hatta sırdaşım olan babamdan bile… Fakat ne oldu nasıl olduysa hiç odama girmeyen babam, bir akşam tam resim yaparken aniden içeriye girdi elinde küçük bir paketle. Elbette “Sürpriiiz” diye kulak yırtan bir çığlık ve koskocaman bir gülümsemeyle… Sürprizlerine alışkındım fakat bu kadarı da ani olmuştu açıkçası. O telaşla ne yapacağımı, resmimi nereye saklayacağımı bilemedim. Masada düzenli duran kitaplarımı tüm masaya yayıverdim gizlemek için. Yılların psikoloğu bunu yutar mıydı hiç? Kutuyu masaya bıraktıktan sonra sakin bir edayla yüzüme bakmaya başladı. Ondan bir şey gizleyemeyeceğimi biliyordu. Gizleyemezdim, gizleyememiştim de bugüne kadar. Bu benim en büyük zaafımdı. Bir anlık tereddütten sonra mahcup bir şekilde yavaşça yerimden kalkıp masadaki tüm kitapları kenara almaya başladım. Resim ortaya çıktıkça babam daha da şaşırıyordu. En sonunda resmim tümüyle gözlerinin önüne serilince ellerini ağzına kapatıp ağlamaya başladı. “Aman Allah’ım! Bunu sen mi yaptın gerçekten?” deyip bağrına bastı beni. Onun bu ağlamasına tutamadım kendimi. Baba-oğul bir süre böyle kaldık, tabloluk bir manzara gibi. Ardından beni karşısına alıp gözlerimin içine bakarak sordu: “Bu kadar güzel yaptığına göre uzun zamandır yapıyordun. Bunca zaman niye sakladın bu güzelliği benden oğlum?” Mahcuptum, ne diyeceğimi bilemedim. “Şey… Aslında boya kalemleriyle tanıştığımdan beri çiziyorum baba. Fakat diyemedim işte. Annemin bunu da yasaklamasından korktum. Biliyorsun beni doktor yapmak istiyordu. Kafasında kurmuştu bir kere. Ama ben ressam olmak istiyorum.” Böyle deyince tebessüm ederek kafasını salladı bir süre. “Söylememekle doğrusunu yapmışsın oğlum, en doğrusunu… Zamanında topunu, formanı saklayan elbet boyalarını da saklardı. Söyleseydin bu yeteneğin de zayi olup giderdi belki diğerleri gibi. Fakat en çok neyi isterdim biliyor musun? Kelimelerden resimler yapmanı… Fakat bu da güzel. Sen neyi istiyorsan onu ol oğlum, yolun açık… Sonuna kadar da arkandayım ben.” Babamın bu sözleri üzerine kafamda bir soru belirdi. Ben yalnızca çizgilerden, boyalardan resim yapılabildiğini öğrenmiştim o güne kadar. Acaba resmin benim bilmediğim bir türü daha mı vardı? O nasıl yapılıyordu? Belki onda daha başarılı olurdum, kim bilir? Gerçi kelimeleri sevmiyordum ama yine de denemeye değerdi. Babamdan bana onu öğretmesini istedim. Epey bir güldü ama hiç bozuntuya da vermedi. “Tamam” dedi, “öğreteceğim.” Sonra odasına gitti. Güzel kapaklı, epey hacimli bir kitap getirdi. Şaşırdım tabii. Ben paletle, fırçayla tuval üzerine yapılabilecek bir şey beklerken yine kitap çıkmıştı karşıma. “Bak” dedi babam. “Şimdi seninle sözcüklerden resim yapacağız. Fakat benim dediklerimi harfiyen yerine getireceksin. Işığı kapat. Sadece masa lamban kalsın. Gözlerini de kapat. Aç diyene kadar da açma. Ve okuduklarımı hayal dünyanda canlandır.” Dediklerini yaptım. Yavaş yavaş okumaya başladı babam o deruni sesiyle. Hiç unutmadığım bir akşam olmuştu. Bugüne kadar yaptığım en güzel resimleri yaptım o kelimeler sayesinde. Yılların düşmanı kelimeler bir anda dostum olmuştu. O günden sonra kelimeler; her fırçamda, her tablomda gülümseyen minik dostlarım oldu. Bir kenara attığım, yakıp yırttığım nefret kaynağım kitaplar, ruhumun can suyu oldular. Ressam oldum ama yalnızca fırçaların değil aynı zamanda kelimelerin de ressamı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir