KİLİT

Gülfem Sokak’ın girişindeki krem renkli, panjurlu evin zili yine acı acı çalıyor. Balkondaki çiçekler solgun solgun sarkmış bana bakıyor. Sanırsınız başka bir evden bahsediyorum. Yok yahu bu ev tam da benim kapısına kilit olmakla şereflendiğim ev. Ama şimdi…

Refika Hanım ve Kamil Bey ilk evlendiklerinde oturmuşlardı bu eve. O zaman kahverengi olan bu ahşap kapı birçok renge boyandı. Refika Hanım o zamanlar çok neşeliydi. Her sene bahar gelmeden, eve, Kamil Bey ile badana yapar, kapıyı da en son Refika Hanım’ın istediği renge boyarlardı. Minicik balkonlarını ise bahar gelmeden Ortanca, küpeli ve yasemin çiçekleriyle doldururlar; ufak bir yuvarlak masayla, iki küçük sandalye koyarlardı. Hemen balkonun altında olan ben de baharın gelişine çok sevinirdim. Rüzgâr estikçe burnuma çeşit çeşit çiçek kokuları gelirdi. Sokaktan her geçen mutlaka şöyle bir duraklar bu güzelim balkona bakardı bir müddet. Kamil Bey’le, Refika Hanım’ın muhabbetlerini, çay sohbetlerini dinlemek en büyük eğlencemdi doğrusu. Ne baharlar, ne hoş sohbetler işitti şu kulaklar…

Ahh Refika Hanım ahh… Hay Allah malum konuyu anlatayım derken ne çok şey anlattım. Gelen Kamil Bey, sessiz olmalıyım. Refika Hanım balkona çıkar şimdi. Bütün sokak dinler onları. Yaklaşık bir aydır karışık işler böyle.

Hastalığı tahminimce iki yıl önce başladı. Tam iki sene önce şu balkonda konuşulanlar daha dün gibi aklımda. Refika Hanım’ın abisi Rıfkı Bey İzmir’den ziyarete gelmişti. Kamil Bey’le Rıfkı Bey balkonda oturup sessiz sessiz konuşmaya başlamışlardı. Refika Hanım Kamil Bey’e şekerliği uzatır mısın diyecekmiş fakat bir türlü aklına gelip de şekerliği uzatır mısın diyememiş. Şekerliği işaret ederek bunun adı neydi demiş. Sonraki gün üzümü dolaptan çıkarıp: “Bu bir meyve biliyorum ama bunun adı neydi?” demiş. Kamil Bey bunda bir tuhaflık olduğunu hissetmiş ve daha fazla dayanamayıp Refika Hanım’ı doktora götürmüş. Doktor bir sürü tetkik yaptıktan sonra alzheimer başlangıcı deyivermiş.  Bunları duyan Rıfkı Bey de, “Ah canım kardeşim…” diye bir sızlamalar sormayın gitsin. Refika Hanım balkona gelince ikisi de dut yemiş bülbül gibi suspus olmuşlardı. Kamil Bey ve Refika Hanım’ın o günden sonra iyice ağzının tadı kaçtı. Geçenlerde kapı önünde, telefonla Refika Hanım’ın ağabeyiyle konuşan Kamil Bey; Refika Hanım’ın ilaçlarını aksatmamasına rağmen gün geçtikçe unutkanlığının arttığını söylüyordu.

Kamil Bey’e en acı gelenine de benden başka şahit yok. Olmasın da zaten. Ben bile zor dayandım şu hâlimle. O gün neydi öyle… İki hafta önceydi. Perşembeleri şu karşı yolun bitimindeki düzlüğe semt pazarı kurulur. Her perşembe el ele, kol kola sohbet ede ede giderlerdi Kamil Bey ile Refika Hanım. Yine mutlu bir şekilde pazara uğurlamıştım onları. Pazardan geldikten sonra Refika Hanım, anahtarla kapıyı açmaya çalışan Kamil Bey’e ters ters bakmaya başlayınca bir terslik olduğunu hissettim. Hiç böyle görmemiştim Refika Hanım’ı. Ahh görmeseydim de keşke… Kamil Bey kapıyı açar açmaz, sen kimsin diye sormasın mı? Neden kapımızı açmaya çalışıyorsun deyip bir de üstüne üstlük ceketinin arka tarafından sert bir şekilde çekiştirip yetişin komşular diye bağırmasın mı? Kamil Bey’in o anki çaresiz bakışlarını tarif etmeye gücüm yetmez, ben o kadar diyeyim siz anlayın gayrısını. Koskoca adam kaldırıma yığılır gibi oturdu, küçük bir çocuk gibi hüngür hüngür ağladı.

Dün olanlar ise bir facia… Kamil Bey zile basınca Refika Hanım yine balkona çıktı.

-Refikam açsana kapıyı ben geldim.

-Sen kimsin be adam? Bak kocama söylersem seni döver, öldürür çabuk çek git kapımdan. Evli barklı kadının kapısına dayanmaya utanmıyor musun?

-Hatunum ne olur aç kapıyı ben Kamil. Eşin Kamil! Hatırlamaz mısın kaç yılımız geçti bu evde? Ne olur Refikam hatırla, dese de bir türlü dinlemiyordu Refika Hanım. Komşular pencereye çıktı. Hastalığı iyice ilerlemiş deyip çoğu iç geçirdi ağlayarak. “Refika Teyze o senin eşin Kamil Amca!” deseler de nafile.

Ahh Refika Hanım ahh ne oldu sana böyle… Ertesi gün kapıda izbandut gibi bir adam, elinde bir alet çantası, yanında da Refika Hanım tornavidayla girişmesin mi bana? Görünen o ki yol görünmüştü. O değil de Kamil Bey gelip yeni takılan kilidi görünce ne yapacak? Bu manzarayı görmeye yürek dayanmaz ki. Ya şu adam alır götürür uzak bir yere atar beni ya da mutlu bir evin kapısına takar. Tam zamanı gitmenin. Ne hikâyenin kalanına, ne de Kamil Bey’in acısına ortak olacak hâlim, mecalim kalmamıştı zaten benim de. Tam zamanı gitmenin.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir