KIRKLAR YOLU

“İrfân meclisine erişebilsem

Varıp anlar ile görüşebilsem

Aşkın kervânına karışabilsem

Yolda bırakmazlar alırlar seni”

Çöpatlamaz Şeyh Âtıf Efendi Hz.

-Kırklar Yokuşu’nun devamı-

Uzun yıllar kasabadan ayrı kaldım. Duvara zorla sokulan paslı çivi misali, gönlüme çakılan gurbeti yurdum bildim. Pirimi özledim. Rahlesinin önünde diz kırıp oturmanın, halkasına katılıp gönlümde palazlanan mâsivâ sarmaşığını budamanın, hikmet pınarından kana kana içmenin hasretini çektim. Gönderdiği her mektupta, zarfı mübarek ellerinden öpercesine öper, geldiği diyardan taşıdığı rayihâyı doya doya koklardım.

Özlediğim bir can daha vardı. Gardaşım Mustafa, kansere yakalanıp dünyasını değiştirince oğlu Muzaffer’i, kızlarını ve hanımını bana emanet etmişti. Muzaffer daha gençti o vakitler, tam da deli çağlarında. Yirmisine yaklaşan, cevval, delişmen, gözünü budaktan sözünü dudaktan esirgemeyen bir dev yavrusu gibiydi.

Babası can dostum, yoldaşım, hâldaşımdı. Nice zaman aynı halkada baş eğmiş, aynı gönülle hizmet etmiştik. Çocukluk, sünnet, askerlik, gençlik yılları, düğün… Hepsinde beraberdik. Hatta sünnetimiz bir oldu, babalarımız kirvelik etti. Bizler de birbirimize sağdıçlık ettik. Kısacası birbirimizin hayatının şahitleri olduk. Kadim dostumun emanetine sahip çıkmak istiyordum lakin bu deli tayın heyheylerini nasıl zapt edeceğimi bilmiyordum.

Severdi, sayardı beni. Babasının yerine koyardı. Kasabanın hocası olduğumdan, derin bir hürmeti, sâdık bir muhabbeti vardı. Küçükken camiye ben alıştırmıştım. Babası iyiydi, güzel adamdı; hatta Efendi hazretlerinin huzuruna bizzat götürüp intisabına vesile olmuştum. Kısa sürede cehdiyle, gayretiyle, ihlasıyla çok yol katetmişti. Fakat kötü bir huyu vardı, hırslıydı. Efendi hazretleri, “Oğlum, bu yol az da olsa devamlı olanların, yavaş yavaş olgunlaşanların yolu. Hızlı olgunlaşan meyvenin içi ham kalır. Acele olan işin bozulması tez olur.” derdi, lakin dinlemedi kimseyi.

Hayattayken pek konuşmadıkları, malından çoluğuna çocuğuna dahi koklatmayan babası Hamdi Ağa kalp krizi geçirip vefat edince, geride mebzul miktarda mal varlığı bırakmıştı. Tek varis de Mustafa olunca, malın çokluğundan gönlü döndü, gözleri kamaştı. Paranın yüzü sıcaktır. Dergâhın en gözde dervişi; zamanla camiye gelmez, dergâha ayak basmaz oldu. Hayırdan uzaklaşan şerre müptela olur. Oldu da, içmeye başladı. Nihayetinde eriyen malları kurtarırım umuduyla kumara sarıldı. Sarıldı amma bu sefer eldeki de talan oldu.

Çok didindim amma nafile… Bari Muzaffer’i eğiteyim dedim. Yazları camide çocuklara Kur’an talimleri yaptırırdım. Onların içerisinde, Rıfat’la ikisi en gözde talebemdi. Kimi zaman bir şeker; kimi zaman da top koşturma, çeşit çeşit hediye vaatleriyle gönüllerini çeler, dergâha götürürdüm. Dergâhın küçük melekleri, nadide çiçekleriydiler. Efendi hazretleri onları görünce sevinir, “Müridanımız gençleşti yahu, demek ki bize yol göründü erenler.” deyip latife ederdi. O sırada dervişlerden biri, “Estağfurullah Efendim, siz kıdemli genç sayılırsınız.” diyerek gönlümüze tercüman olurdu. Gülden hayâlı, kardan nurlu çehresiyle başlarını okşar, onlara dua ederdi.

Muzaffer büyüdükçe sahibini seven amma ona baş eğmek istemeyen, itaat etmeyen deli dolu bir at gibi olmaya başlamıştı. Doğru bildiğinden şaşmayan, insanların yarasına merhem olmak için çırpınan bir huyu vardı. Lakin öte yandan vurduğunu deviren, müsamaha etmeyen, hataya tahammül edemeyen bir insan olup çıkıvermişti. Bir zaman camide parası çalınan sıska bir çocuk için kavga ederken, sokakta misketi ütülen çocuğa eziyet edenleri tartaklarken görürdünüz; diğer zaman sapanla kuş avında yakalardınız. Aynı babası gibiydi. Nezih, saf, yürekli, içten; bazen yüreğinin hülyasına kapılıp âlem âlem gezen, bazen de “Ben ne yaptım hocam?” deyip yanıma koşan, pırlanta kalpli bir insandı.

Babası hem kendini hem de onca malı bitirdi. Uslanmadı, iflah olmadı, ne dedimse kâr etmedi. Âhir deminde kalan parasıyla kasabada bakkallık yapması için bir yer, birkaç dönüm de tarla aldırdım. Parasına aldanıp yanına, yakına toplananlar paranın suyunu çektiğini görünce çil yavrusu gibi dağılmışlardı. Yine biz bize kalmıştık. Şükür, kaçınılmaz sonla yüzleşti nihayetinde. Tövbe edip nedamet getirdi. Yine dergâhın demirbaşı oldu.

Tövbeden sonra geri kalan ömrü çok vefa etmedi, birkaç ay sonra Hakk’a yürüdü. Muzaffer’in derslerindeki başarısı, başına açtığı belalardaki başarısı kadar vardı. Liseyi birinci bitirecekti neredeyse. Fakat babasının ölümü onu yekten değiştirdi, haşin bir insana dönüştürdü. “Oğlum, gel etme eyleme, ben senin baban sayılırım. Sen yeter ki oku.” dediysem de yok, Nuh dedi peygamber demedi. “Ben çalışacağım hocam, bana karışma. Babalık yapmak istiyorsan biraz borç verirsin, en kısa vakitte öderim inşallah.” deyince, “Al oğlum” dedim, “Ne kadar istiyorsan al, benim malım senin malın nihayetinde.” “Yok hocam.” dedi, “Benim kimsenin malında gözüm yok. Bu, babamın malı da olsa…”

Biraz borç aldı, vazife dolayısıyla başka vilayetlerde olduğum vakitlerde mektuplaştığımızda da ne kadar istiyorsa gönderiyordum. Allah biliyor ya, ne kadar verdiğimi ne yazdım ne de saydım. Kasabaya temelli dönüş yaptığım zamanlarda namaza niyaza alıştırmak, yüreğini biraz ferahlatabilmek için bazen tarlada yardımına koşar, bazen de bakkalı beklerdim. Bir zaman bakkalda otururken, birden siyah bir torba koydu önüme. İçi görünmüyordu. “Nedir bu Muzaffer Aga” dedim. “Emanetlerin hocam.” dedi. Açtım baktım, deste deste banknot. “Al oğlum bunları, senden para isteyen mi var allaşkına?” deyince “Yok hocam” dedi. “Borcum borç… Sağ olasın, sayende düzenimi kurdum, daha ne olsun. Şükür, akmasa da damlıyor şimdi, kadir Mevla’m gönderiyor rızkımızı.”

Duygulandım, ağlayacaktım, ağlamamak için başımı eğdim. O anda aklıma bir fikir geldi. “Tamam o vakit” dedim. “Gel bu parayla bir hayır yapalım seninle, var mısın?” “Olmaz mıyım hocam?” dedi. “Peki nedir bu hayır?” “Seni everecez oğlum.” dedim. Bundan âlâ hayır mı olur? Bu para da düğün paran olacak inşallah.” O vakit soğuk suya girmiş gibi oldu, ters ters baktı yüzüme. “Şaka yapıyorsun herhalde hocam, bu kart halimle kim kabul eder beni?” diye sitem edince kahkahayı patlattım. Epey bir güldük. “Öyleyse” dedim. “Kasabada evlenen gençler arasında pay et bu parayı.” “Olmuş bil hocam.” deyip fırladı o anda. Geldiğinde mutluluktan uçuyordu.

Dergâhı severdi, hiç olmazsa arada bir uğrar, sohbetlere katılırdı. Babası göçtükten sonra iyice elini ayağını çekti. Rıfat’la ikna etmeye çalışıyorduk amma ikimiz de biçareydik. Babası gibi hırslıydı, aklına koyduğuna ulaşıncaya dek gözlerine uykuyu haram ederdi. İş-güç, tarla-tapan, şu-bu derken mazereti çoktu. Biliyorduk, boş bırakırsak kader tekerrür edecekti. Babasının gençlik yılları canlandı gözümde. Öyle olmasını hiç istemiyordum. Yüzünün aklığı kadar saf bir kalbi vardı, bu sebeple pirim bu fakirle Rıfat’a mühim bir görev verdi.

Görevden sonra imamlığım başka bir vilayete çıkınca Rıfat tek başına sürdürdü görevi. Uzun zaman mektuplaştık. Her seferinde “Hocam gidişatı hiç hayra alamet değil, beni başından savıp yine bildiğini okuyor.” diyordu. Bu haberleri duydukça kasabaya dönüşüme dair iştiyakım her zamankinden daha fazla artıyordu. Dostumun yadigârı, pirimin emaneti eriyordu gözlerimin önünde.

Bir gün nihayet beklediğim haber geldi. Kasabaya geri dönüyordum. Vardığımda daha dinç, daha şevkle sarıldım görevime. Muzaffer’in kuyruğu olmuştum. O nerdeyse ben de ordaydım. Bu arada Muzaffer’de de bazı değişiklikler sezmiştim. Anasının vefatı onu derinden yıkmış, bacılarının evlenip gurbete yerleşmesi ile de yalnızlığı derinden yaşamıştı. Geceleyin gizliden gizliye mezarlığa gittiğini görürdüm, öylece mezarlara bakar, bazen de boş bir mezara uzanıp saatlerce ağlardı. Şehir ışıklarıyla deniz suları arasında doğru yolu bulmaya çalışan, yumurtadan yeni çıkmış kaplumbağalar gibiydi. Gönlü rüzgârda bir o yana bir bu yana yatan başaklar misali kayıyordu.

“Düşman olacaksanız günahkâra değil, günaha düşman olun.” derdi pirim ve eklerdi, “İncinmeden, incitmeden yol gösterin evladım.” Allah var, hâline hiç karışmadım, kızmadım, kaşımı dahi çatmadım. Dilediği kadar demlendi, bazen ağzından kaçırıp sövdü, bazen de kaçak göçek de olsa kumara devam etti. Hatta bir ara söz de verdi, gözümün önünde şişe kırdı amma devam edecekti, biliyordum. Her şeyini kaybeden, iflas etmiş, dostları tarafından terk edilmiş bir tüccar gibiydi. Dayanak arıyordu, destek olunsa yeniden toparlayacağına inanıyordu. Ben de ona inanıyordum; şükür, itimadımı boşa çıkarmadı. Zamanla yanlışları azalmaya, ağzı düzelmeye başladı. Köşeye sıkışmış pes etmeyen pehlivan gibi inliyor amma eskisi gibi kolay kolay da puan vermiyordu.

Daraldığını, bunaldığını, babası gibi kaçınılmaz sonla yüzleşmeye yakın olduğunu anladığım bir gün artık gitme vaktinin geldiğini söyledim. “Hocam” dedi hıçkıra hıçkıra. “Bu yaşıma dek nice kötülük ettim, nice kalp kırdım. Gidelim gidelim diyorsun amma hazret bunca kötülüğüme, bunca bozduğum tövbeye rağmen yine de kabul eder mi dergâhına?” Bir çocuk gibi koyuverdi. Gözlerinden sicim gibi yaş boşandı. “Oğlum” dedim. “Tövbe büyük silgidir, tövbe ettin mi geri kalan hayatın silinir dinimizde. İstersen on kere bozmuş ol, fark etmez. On birinci kez edebiliyorsan, samimiysen, Rabbim geri kalan hayatını sana da hatırlatmaz, başkalarına da… Hem ne demiş arif bir zat, “Yolda buluna gör, yolda bırakmazlar alırlar seni.”

Öyle deyince coştu, çocuklar gibi bayram etti. “Tamam hocam” dedi. “Bu sefer söz, gidelim…” Ertesi sabah dergâhın kapısına vardık. Yüzüne baktım, heyecanlıydı. Yüreği kafeste pır pır eden bir kuş gibiydi, bıraksam semaya süzülecekti. Yavaşça araladım kapıyı. O an bir de ne görelim, Efendi hazretleri sanki mühim bir misafiri gelecekmiş gibi bahçede tefekküre dalmış. Bizi görünce tebessüm etti, derinden bir nefes alıp sessizce “Elhamdülillah” çekti. Hafif sağa meyilli başını tebessümle aşağı yukarı sallarken kollarını açıp dedi ki: “Müridanımız gençleşti yahu, demek ki bize yol göründü erenler…”

Devamı gelecek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir