KISA HİKÂYE

Evet, şimdi yapayalnızım. Son üç yılda neler yaptığımı düşünüyorum. Yarın ilk duruşmamız var Aslı’yla. Boşanıyoruz. Zaten en baştan olur verilmeyecek bir ilişkiydi bizimkisi. Hani; “Biz farklı dünyaların insanlarıyız.” dedikleri cinsten. Prensesler gibi yetişmiş -pamuk prenses veya patron kızı da diyebiliriz- dünyalar güzeli Aslı ile; köylü çocuğu ben…
Ya da bilinen adıyla: Zengin kız, fakir oğlan.
İyi hikâye. Belki film bile olurduk. Evlenmeseydik. Evlenmeseydik aşk bâki kalırdı. Çünkü rivayet edilir ki, evlilik aşkı öldürür. Ya da; kavuşunca aşk biter. Aşkın güzel hali uzaktan olan, korkular içinde, hasret çekerek… Ama kavuşunca öyle mi? Tâbi ben bunu şimdi düşünüyorum. Hâlbuki, evleneceğimiz sıralarda kendimizi bir Mustafa Kutlu öyküsü içerisinde zannetmiştim. Bizim uzun, hatta upuzun bir hikâyemiz olacak sanıyordum. Bir ayrılık öyküsüne konu olabilirdik anca, yeni öğrendim ben de.
Ah, bir de oğlumuz. Oğlumuz olmasaydı bu kadar üzülmezdim şimdi. İki yaşının dolmasına ne kaldı şunun şurasında? Artık iki haftada bir veya ayda bir bile anca görürüm. Benden uzakta büyüyecek bir oğlum var artık. Ah, en çok da buna üzülüyorum. Mâsum oğlum. Belki de başka birisine baba diyecek ben yokken. Ya da, annesiyle aramızda bir koza dönüşecek -asla kelebeğe dönüşemeyecek bir koza-. Aferin bana, bu haldeyken bile kötü esprileri kaçırmıyorum!
Ah, Aslı! Aslına bakacak olursak, seninle ölüm döşeğinde bir veda konuşması yapmayı hayal ediyordum. Hayat, buna izin vermedi. Artık yalnız ölmem kaçınılmaz bir son. Hikâyemiz böyle bitemez derdim bana sorsaydı eğer. Ama öyle olmadı. Bir sabah onun sarı saçlarına bakarak değil de, nizamlı el yazısının olduğu bir kağıda bakarak uyandım. Üstelik işe geç kalmış olmam da cabası. Başımda, beynimi zonklatan bir ağrı. Sonradan fikir yürüttüm, geceleyin su içmek için uyandığımda Aslı uyanıktı. Suyu o verdi elime. Benim geleneksel gece susamalarım, Aslı’nın planına su taşımıştı. Uyku hapını boca ettiği su; beni, en ufak hareketlilikte uyanan beni, ölüm uykusuna yatırmıştı. Aslı da böylece eşyalarını toplayabileceği fırsatı bulmuştu. Ben uyurken ya da o evden ayrılacakken, yüzüme nasıl bakmıştı acaba? Nefretle mi yoksa acıyarak mı? Yoksa küstahça; “Bak nasıl da seni bırakıp gidiyorum, acılarla yaşa!” diyerek mi? Evet, son replik olmadı, anca dizilerde olur o dediğim. Aslı, en azından dizilerde asla kötü karakter olamayacak kadar iyi birisi. Ve hâlâ sevdiğim kadın. Acaba yıllar sonra da aynı cümleyi kurabilecek miyim? Üniversite yıllarında bir şairi evinde ziyaret etmiştik. Bize neredeyse altmış yıl evvel nişanlandığı ama ailevi sorunlardan ötürü evlenemediği kızı anlatmıştı. Şairin kendisi hiç evlenmemişti, sevdiği kızsa başka birisiyle evlenmiş. Üstelik iki tane de çocuğu olmuş. Bize eski nişanlısını methiyeler düzerek anlattı şair abimiz, hem de nişanlısının başkasından olma çocuklarını kendi evladıymış gibi tanıttı. Yazı masasının başındaki kalemliğe sıkıştırdığı kendi fotoğrafıyla yan yana duran nişanlısının fotoğrafını da göstermeyi ihmal etmedi. Aşk bu muydu? Şair abimiz kavuşsaydı eğer, ki o bir şair, aşkını hâlâ içerisinde bu kadar diri tutabilecek miydi? Ya da ben, yıllar sonra tanıştığım insanlara onu anlatır mıyım mesela? O kadar içli birisi değilim oysa -yazık, şairler kadar sadık değilim-. Öyle değildi o şiirin aslı, -biliyorum. Laf ebeliği yapma o zaman kendi kendine!
Off! Bundan sonra asla ve asla hiçbir şeyin aslını merak etmeyeceğim, yarım yamalak öğreneceğim her şeyi sanırım. İşin aslı neymiş bakalım diyemeyeceğim. Birinden aynı cümleleri işittiğimde kalbime bir acı bocalanacak. Ben kalakalacağım öyle. Zaten niye evlendim ki ben bu kızla? Aşık olduğum için olabilir mi?
Vazgeçmek mümkün müydü? Kalbim küt küt atarken onu gördüğümde. Gözlerinin yeşili, hani yazın bir kavak ağacının altına uzanırsın, hafiften rüzgâr eser, kavak ağacının yaprakları “şır şır şır” şarkı mırıldanır ya! İşte, onun gözlerine bakarken öyle oluyorum. Hele evlendikten sonra! Her sabah o kavak ağacının dibinde, huzura uyanıyorum sanki. Bir süre o ana adapte olamıyorum, Aslı’nın gözlerine bakıyor, bakıyor, öylece kalıyorum. Kavak ağacının zirvesine göz dikmiş bir çocuk gibi bakıyorum belki de ona. Çoğunlukla -önceleri hoşuna gider, gülümserdi- Aslı’nın oflamasıyla son buluyor dalgınlığım.
Ben Aslı’ya her sabah yeniden sevdalanıyor(d)um işte. İlk günkü gibi. Lise çağı heyecanıyla.
Onunla ilk defa okuduğumuz lisenin kütüphanesinde tanışmıştık. Kütüphane kulübündeydim. Kulüp üyeleri olan bizler sırayla görev yapardık. Her hafta birkaç kişi kütüphanede nöbet tutardı. Okul kalabalıktı. Kendi dönemimi bile pek bilmezdim. Aslı da benim iki alt dönemimde okuyormuş meğer. Onun lisedeki ilk yılı. Ben, kütüphanede nöbet tuttuğum, yine kitaplar arasında mesut olduğum bir günümdeydim. Aslı’nın edebiyat öğretmeni sınıfa kitap okuma ödevi vermiş. Çekilen kurada Aslı’nın bahtına Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikâye’si çıkmış. Aslı da arkadaşlarıyla beraber kitapları kütüphaneden tedarik etmeye geldi tabi. Kapıdan girer girmez, âşık olduğum iki şey; kitaplar ve yeşil renk; üçüncüsüne kavuşuyor ve en büyüğüyle tanışıyordu. Kitapların arasında, yemyeşil gözlü bir kız. Bana bakarak geliyor. Aslında görevli olmamdan başka bir neden yok bana bakması için. Kitabı soracak altı üstü. Yoksa yakışıklı falan bulduğu için değil. Bense onunla bir hikâyeye niyetlenmiştim o an!
Uzun Hikâye’yi bulamadık önce. Sistemde var gözüküyor ama kütüphanede yok, aradım aradım yok. Bizim ilçede birkaç tane kitapçı var. Hepsiyle az çok ahbaplığım da var. Okul çıkışı hepsini tek tek gezdim. Hiçbirinde kitap yok. Bir tanesi verdi siparişi, haftaya gel al dedi. Ertesi günü Aslı yine geldi kütüphaneye. Haftaya dedim demesine ama o zamana ödevin süresi bitiyor. Ah güzelim, sevdiğim. Sen üzülme yeter ki, ben okulu da asarım. Ertesi günü astım okulu. Doğruca İzmir’e. Üç dört kitapçı gezdikten sonra buldum sonunda kitabı. Geri dönerken, trende kitabı okudum. Tam da trende okunacak kitapmış! Ne güzeldi, Aslı gibi. Sayfa doksan altıya gelince malum cümlenin -üç kelimelik bir cümle işte sadece- altını çiziverdim. Masum bir mesaj vereceğim sadece kıza. Kitabı verdim. O da hızlıca okuyup kitabı geri vermeye kalktı. Yok istemem dedimse de ısrar etti, bende kalmasın dedi. Meğerse, o da sayfa doksan altıda başka bir cümlenin altını çizivermiş! Israrı bu yüzdenmiş. İşte bizim -kısa- hikâyemizin başlangıcı da böyle oluverdi. Sonra liseydi, üniversiteydi derken bizim aşkımız alevlendi, ateş bacayı sarıverdi! Benim askerlik aradan çıktığı zaman Aslı’nın okulu da bitmişti. Annem, zaten “gelin gelin” diye başımın etini yiyor. Aslıyla çekildiğimiz bir fotoğrafı koydum annemin önüne bir gün. Ben annemin sevinçten havalara uçacağını sanıyorken annem önce bir duraksadı. Sonra, “Güzel kızmış” dedi. Dedi ama, bize gelmez bu kız der gibiydi. Dediği gibi de oldu. Ne annem Aslı’nın annesiyle, ne babam onun babasıyla anlaşabildi. Herkes çocuklarının saadeti için sustu. Biz evlendik ama aileler evlenemedi yani.
Annem bazen söylenecek oluyor, keşke kapalı, tesettürlü bir kızla evlensen diyordu. Ben de; “Anne, kapanan doğuştan mı kapanıyor sanki? Bakarsın Aslı da kapanır bir gün. Kapalısı açığı mı var bu işin! Hem kapalı olup sonra açılan yok mu hiç? Öyleleri de var” diyordum. Annem, esasen kendi gibi, kızları gibi bir gelin adayı hayal ediyormuş da benim sevdâm tüm hayallerini suya düşürmüş -“Aslına bakacak olursak” yerine kullanacağım kelimeyi buldum: Esasen!-. Anneme gün mü doğdu desem? Çok mu gaddarca oldu? Şimdi o; ne kadar haklıymışım, kapalı biriyle evlensen böyle olmazdı, diyor!
Öyle veya böyle. Şimdi ben burada yapayalnızım. Yalnız sayılmayabilirim de. Masamın üzerinde hikâyemizin başlamasına vesile olan Mustafa Kutlu’nun kitabı, kitabın kenarından ucu görünen, beni hikayemizi sonlandırmaya çağıran mahkeme kağıdı, bir de sönmeye yüz tutmuş sigaram. Sigara içtiğim falan da yok işte. Maksat ambiyans tamamlansın.
Mahkeme kağıdının görünen ucundan “çekişmeli” yazısını okuyorum. Nesini çekiştireceğim ki bu evliliğin? Aşkımızı desen, inanırım -onu da belki çekiştirince genişler, büyür, Aslı’yı da sarar, sarmalar diye-. Off, yine mi kötü espri! Mahkemede idamımı isteyeceğim hakimden. Cesur biriyse diğer aile mahkemelerine emsal teşkil edecek bir karar çıkartır. Ya da -eşdeğeri- boşanma kararımızı falan işte. Nafakası, velayeti hiçbir şey aklımda yok. Mahkemede ne isterse istesin benden, bir tek Uzun Hikâye’yi istemesin, bu bana yeter.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir