KONUŞSANA BABA!*

Şimdi elimde amcamın bana yıllar önce hediye ettiği, bugüne kadar hiç kullanmadığım ama yanımdan da hiç ayırmadığım pelikan marka, ortası beyaz şeritli, yeşil renk silgi ve yanı başımda, kaybolan kısmının hangi cehenneme gittiğini bilmediğim parçalanmış bir erkek cesedi ile bu dağ başında yapayalnızım. Ne yapacağımı ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Adamın pantolonunun cebinde duran telefonu alıp polisi, jandarmayı arasam başıma neler gelecek kestiremiyorum. Bu durumu nasıl izah edebilirim ki insanlara? Pis cani diyecekler bana! Bu adamın beni zorla alıkoyduğunu bağıracağım ama kimse inanmayacak. Hele babam, kendi rızamla kaçtığıma inanmış olacak. Bana tecavüz etmeye kalktı baba diyeceğim; beni, bir fahişeye bakan gözlerle baştan aşağıya süzecek. Kollarından tutacağım onu, kendini geri çekecek. Sinirlendiği zaman hep yaptığı gibi susacak, dudaklarını bıçak marifetiyle açmak isteyeceğim kadar susacak. Ne olursun bir şey söyle baba! Kız, bağır, küfret ama bir şey söyle be adam! Yok, biz böyle anlaşamayacağız seninle. Madem susacaksın, bu ağzı ne için taşıyorsun suratında?

Bunu diyeceğim ve cebimden çıkarttığım silgiyle dudaklarını sileceğim babamın. Filmlerde gördüğüm, ağzı bağlıyken konuşmaya çalışan aktörler gibi homurdanarak kelimeleri döndürecek ağzının içinde. Aa! Ama artık bir ağzı yoktu değil mi babamın? Bundan keyif alacağım hiç aklıma gelmezdi. Doğrusu, her şeye susan bir baba istemezdim. Komşunun oğlu bana vurdu, sus; okuldaki kızlardan dayak yiyip eve ağzım burnum kan içinde geldim, sus; annem ölsün, sus; şerefsizin biri ırzıma geçmeye kalksın, sus. Beni, daha on altı yaşımdayken zengin toprak ağası, dokuz çocuklu Halit emmi iki karısının üzerine kuma diye istemeye gelsin, sus!

Benimle kafayı bozmuş mahallenin piçi, bu haberi alınca durmamış yerinde. Akşam çöpü atmaya çıktığımı hatırlıyorum en son. Çöpün arkasından suratıma doğru uzanan bir el gördüm, tam çığlık atıyordum ki kendimi kaybetmişim. Gözümü açtığımda tavanında böceklerin gezdiği bu izbe yerdeydim. Bir süre tavandaki böcekleri seyrettikten sonra kendime gelebilmiştim. Kafamı sağıma çevirince onu gördüm. Sırıtarak bana bakıyordu. Bana bir şeyler söylüyordu ama idrak edemiyordum. Kendimi biraz zorlayarak yerimde doğruldum. Bakışlarıyla beni takip ediyordu. Neredeyim diye sordum. Mutlu yuvamızdayız, dedi. Gülmem mi gerekiyordu bu cevaba kestiremedim, ne demek istediğini sordum. Beni sevdiğini, ne kadar âşık olduğunu, her gece beni düşleyerek uyuduğunu, kimseye yâr etmeyeceğini, benimle yuva kurmak istediğini, boy boy çocuklarımızın olacağını, erkek olana Ferhat, kız olana Şirin ismini koyacağını falan zırvalıyordu. O konuşup duruyordu, bense buradan nasıl kurtulacağımı düşünüyordum.

Karşımda oturan bu herifle ilgili öyle pis şeyler işitmiştim ki yüzüne bakmaya bile dayanamıyor, iğreniyordum. Hanife’ye iki sene önce nasıl tecavüz ettiğini, Merve’yi bakkalda sıkıştırdığını, Fatma’yı sevdiğini söyleyip inşaatta neler yaptığını kızların kendilerinden dinlemiştim. En acısı da Sude’nin başına gelmişti. Bu piç ve birkaç arkadaşının tecavüzüne uğradıktan sonra hamile olduğunu öğrenen babası döve döve Sude’yi insanlıktan çıkarmış, Sude de bulduğu ilk fırsatta bileğini keserek intihar etmişti. Dayak yerken bebeği düşürdüğü için kimse onun hamile olduğunu sorgulamamıştı, intihar etti diye kimse olayın aslını da araştırmamıştı. Hâlbuki biz, mahallenin beş kızı olayın aslını biliyor, kimselere söyleyemiyorduk.

Şimdiye kadar kendimi bu adamdan korumuştum ama şimdi bu ıssız yerde baş başaydık. Ve şimdi üzerime üzerime geliyordu. O an aklıma amcamın verdiği silgi geldi. Boynumda asılı dururdu her zaman. Elimle boynumu yokladım. Oradaydı işte, her zamanki yerinde asılı duruyordu. Kendimi biraz olsun güvende hissetmemi sağlamıştı.

Bu silgiyi kim nereden almış bilmiyorum. Ama ben henüz dünyanın bu kadar kötü bir yer olduğunu bilmiyorken, yani bebekken; o zamanlar bazı karışık işlere bulaşmış, kalbinin kapkaranlık bir yer hâline geldiğini söyleyen amcam beni kucağına almış oynuyormuş. Elimde bu silgi varmış. Sağ elimle bilinçsiz hareketler yapıyormuşum. Bu hareketler, silginin amcamın göğsüne temas etmesine, kalbinin tam üzerinde dolanmasına neden olmuş. Amcam, o an kalbinde ne kadar kötülük varsa bir anda gittiğini, o günden sonra hiçbir kötü işe karışmadığını söylemişti aklım erince. O, tüm bunların bu silgi sayesinde olduğuna inanıyordu. Beni meleği olarak görüyordu. Ve bu silginin de benim en büyük silahım olduğunu söylüyordu. Amcam bunları anlattığında bana pek inandırıcı gelmemişti ama yine de ona duyduğum saygıdan ötürü sözünü dinleyip silgiyi hiçbir zaman yanımdan ayırmamıştım.

İşte, amcamın sözünün doğru olup olmadığını test etme fırsatı geçmişti elime. Şerefsiz, üzerime çullanıp entarimi yırttığında hemen silgiyi elime alıp kalbi üzerinde gezdirmeye başladım. Acıyla kendini yere attı. Can havliyle bana saldırmaya başlayınca silgiyi rastgele savurmaya başladım. Silginin temas ettiği yerler ortadan kayboluyordu. Biraz sonra paramparça olmuş bedende soluk kalmamıştı. İlginç olan, bir tek damla kan yoktu.

Ellerim titriyordu. Hâlbuki ben, kalbindeki kötülüğün, tıpkı amcamda olduğu gibi silinip gitmesini istemiştim. Ama öyle olmadı. Ellerime bakıyordum, bu ellerle bir cana kıymıştım. İşte, daha beş dakika önce dipdiri gözlerle bana bakan bu adam şimdi şurada uzanmış yatıyordu. Ne yapmalıydım bilemiyordum. Belki de saatlerce öylece oturup ağladım. Sonra burayı temizlemeliyim diye düşündüm. Madem silginin böyle bir gücü vardı bu cesetten tamamen kurtulabilirdim.

Geriye kalan et parçalarını silgiyle yok etmeye çalıştım. Ama işe yaramıyordu. Sanırım silgi gücünü kaybetmişti. Ya da farklı bir çalışma mekanizması vardı…

Kendi derdime düşmüştüm. Kime anlatabilirdim yaşadıklarımı? Babam beni anlar mıydı? Polisler beni bir katil diye tutuklayıp götürdüğünde ne yapabilirdim ki? Peki bu azapla yaşayabilir miydim? Hayır hayır!

Beni istemeye geldikleri gün, odamda saatlerce ağlamış, makası bileğime dayamış ama cesaret edememiştim. Ama şimdi tüm inancımla bunu istiyordum. Evet, bu dünya artık beni üzerinde taşıyamazdı. Ben, günahkâr bir katildim…

Kendimi ikna ettiğim zaman silgiyi elime aldım. Kalbimin üzerine getirdim. Tüm inancımla kendimi öldürmeye ant içmiştim. Ve elimi hızla hareket ettirdiğimde ruhumun havalandığını hissettim. Artık özgürdüm. Ne tecavüz edilme korkusu ne de zorla evlendirilme endişesi taşıyordum. Üstelik annemin hasreti de dinmişti. Sude miydi karşıda gördüğüm? Evet evet o! Hemen koşup sarılmalıyım!

(Gördes, Mart 2020)

*Bu öyküyü, Post Öykünün 25. Sayısında Arda Arel, Emre Ergin ve Osman Cihangir’in İstop Öykü Atölyesi kapsamında yazdıkları öykülerde dikkat ettikleri hususlara dayanarak yazmaya çalıştım. Yani atölyeye korsan şekilde katılmış oldum.

Deruhte Dergi

Deruhte Dergi, kendini içinde bulunduğu işin tamamından mesul görenlerden oluşur. Biz işin bir ucundan tutarak vicdanını rahatlatmayı başaramayanlarız. Edebiyatı umut ve kaygı ile seyrediyor ve bu kaygının diri tutulmasını umudumuz adına önemsiyoruz. Yazmayı salt ‘vakit öldürme aracı’ veya piyasaya(!) ürün sunma imkânı olarak görmemekte ısrar ediyoruz. Deruhte Dergi ekibi, ismiyle müsemma olmayı en büyük paye kabul eder.

One thought on “KONUŞSANA BABA!*

  • 13 Aralık 2020 tarihinde, saat 14:37
    Permalink

    Eline yüreğine sağlık Ahmet; hikayenin kurgusu güzel. Çirkin kelime ve tasvirler kullanılmasa çok daha güzel olurmuş. Unutmayalım ki, batılı tasvir körpe zihinleri ifsat eder.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir