‘KÖŞE’DE KAYBOLAN

Uğultu… Uğultuyu bastıran içli bir keman sesi, Farid Farjad. Gözlerini hafifçe araladı. İlkin karanlık bir cama değdi gözleri. Belli belirsiz silüetler… Camın ardında yarı dolu otobüs koltukları. Yan koltuk boştu. Bin yıllık bir uykudan uyanmış gibi anlamsızca etrafında gezindirdi bakışlarını. Önüne orta yaşlı iki adam… Hararetle bir şeyler konuşuyorlar; belli ki siyaset, belki de futbol. Umursamıyor. Yan taraflarında yaşlıca bir kadın otuyor. Kucağında sebze poşetleri, tarla mahsulü birkaç ürün… Kadının yüzünde Anadolu kadınına özgü çilekeş fakat mağrur bir ifade var. Arkada bir grup öğrenci, kahkahalar, sosyal medya ağzıyla konuşmalar, hakaretvari cümleler… Bu aşina olduğu manzaradan sıkılıp başını cama yasladı. Hava bulutlu fakat güneşi aratmayacak kadar boğucu bir sıcak var. Yağmurun habercisi. Birazdan sağanak başlayacak. Dışarıda arabalar, insanlar, binalar, beton ve taşlardan oluşan çarpık görüntüler…

“Taşların ortasında Leyla’nın gözleri

Leyla köşe köşe, göz göz şiirin ortasında”                                                                               

Gözlerini kapayıp -yeniden- kendini kemanın esrarlı melodisine bıraktı. Seslerin kelimelere ihtiyaç duymadan hikâyesini anlatabileceğini, dahası dinleyeni ağlatacak kadar inandırıcı bir hikâye ortaya koyduğunu bu parçadan öğrenmişti. Belki bu parçayı hayatının fon müziği olarak seçmişti. Müziğin zihnini kuşatan derinliklerinde hafızasının kayıp parçalarını aradı.Yola ne zaman çıktığını anımsamaya çalıştı. Bu sefil arayış hâlinin ne kadar sürdüğünü, nereye gittiğini, ne zamandır yolda olduğunu…

Ben Leyla’yı bulduğumdan yahut kaybettiğimden beri

Leyla ya o adamın bardağında ya o dağın arkasında”

Öyle sanıyordu ki insanın yeryüzüne ayak izlerini bırakmaya başlamasına dek uzanan bir geçmişi vardı bu yolculuğun. Tarihin başladığı noktadan yazgısını arayan yalın ayak bir Havva olarak çıkmıştı yola. Yolculuğun neresinde deveye bindiğini, kendisine ne zaman Leyla diye seslenmeye başladıklarını, ne sebeple asırları ve coğrafyaları aşan bir hikâyenin kahramanı olduğunu, çölde aşina bir ses yankısı ararken nasıl olup da gözlerini acı bir uykuya yumduğunu hatırlamıyordu.

“Ben Leyla gibi gün doğarken uyanamam

Şehir gece gündüz benim içimde uyur”

Artan kahkahalar, şehrin karmaşası, sokak satıcılarının kesik kesik uğrayan sesleri, sokağın -hayvanların, durakların, mağazaların, hüzünlü suratların- saniyenin yüzde birine yansıyıp kaybolan fotoğrafları… Bu fotoğraflara ne zaman alıştığını sorgulamıyor.  Eski zamanlardan kalma bir dürtüyle gözlerini camın arkasındaki gökyüzüne dikip gri, tozlu bulutlar arasında bir parça mavilik arıyor.

“Leyla’yı götürüp Londra’nın ortasına bıraksam

Bir bülbül gibi yaşamasını değiştirmez, çocuktur.”

Çocukluğunu düşündü. Kendinin olduğuna asla emin olamadığı bir çocukluğu… Dağ çiçeklerinin ismini taşıdığı zamanları, rengârenk kilimlerin dokunduğu yayla çadırını, bir kır atın sırtında arşınladığı ovaları, okunu, yayını, sapanını… Ormanda bir başında pervasızca dolaştığını, nasıl keskin bir atışçı olduğunu göstermek için kuş yuvalarını hedef alışını, elinin titreyişini, sonra kıyamayışını düşündü. Kendi merhametine öfkelenip her defasında yeniden kendini kanıtlama arzusunu fakat asla kıyamayışını…

“Leyla diyorsam kesik yanaklarıyla Leyla

Üç köşeli dünyasıyla

Okuyla, yayıyla, yaylasıyla, acımasıyla”

Ne zamandır yolculuk hâlinde olduğunu, kaç binek değiştirdiğini, hangi ülkelerin topraklarında dolaştığını, kaç kez can verdiğini, kendisine kaç farklı isimle seslendiklerini, isimlerinin kimlerce duyulduğunu bilmiyordu. Yüzyıllardır süregelen bu yolculuğun son defasında bu otobüse hapsolmuş; kendini gitmekle varılmayan bir yolda benliğinden soyutlanmış, kimliksiz, geleceksiz bir hâlde bulmuştu.

“Leyla diyorsam şu bizim gerçek Leyla”

Kalbinde birdenbire bir acı duyumsamasıyla göğün yarılırcasına gürleyip yağmuru hızla boşaltmaya başlaması bir oldu. Gitgide ağırlaşan bu acıyı, yüreğiyle koordineli yağan yağmurları tanıyordu. Onun aynı şehirde nefes aldığını hissedip yanılmadığı her seferde olduğu gibi şimdi de gitgide yaklaşıyor oluşunu seziyor. Bu öyle bir sezi ki yağmurun camlara değişinden, gündüzün ardından gecenin geldiğinden emin olduğu kadar emin onun yaklaştığından. Gözlerini yeniden -sımsıkı- kapadı. Otobüse attığı ilk adımı, kartını okutuşunu, kafasını çevirip otobüsü bıkkın gözlerle süzüşünü, kendini gördüğündeki şaşkınlığını tahayyül edebiliyor; tereddütle attığı adımları, yanına oturuşunu hissediyordu. O, yanında oturuyor. Aynı kıyafetlerle, gömleğindeki aynı kırışıkla, ellerinin aynı duruşuyla o, yanında… Kalbi gitgide ağırlaşıyor.

“Biz seni işte böyle seviyoruz Leyla”

-Bir şey söylemeyecek misin?

İrkildi. Bunu beklemiyordu.

-Efendim?

-Söylenecek hiçbir şey mi kalmadı? Yapılacak hiçbir şey! Ağlanacak, hiç…

Ses gitgide siliniyor.

Uğultu… Uğultuyu bastıran içli bir keman sesi… Gözlerini hafifçe araladı. İlkin karanlık bir cama değdi gözleri. Belli belirsiz silüetler… Camın ardında yarı dolu otobüs koltukları. Yan koltuk boştu.

“O gitti, bize ağlamak kaldı kala kala”

‘KÖŞE’DE KAYBOLAN” için 5 yorum

  • 16 Eylül 2019 tarihinde, saat 16:32
    Permalink

    İnsan, içerisinde yaşadığı imgeler dünyasını anlatırken mecazlarin, tanzirlerin, tebihlerin kucağına atar kendini. Çünkü ‘o’ cümleyi söyleyemez. O, söylenmez bir güzellikte ve mana derinliğinde; ruhun üstünde uyur. Vaktâ, bir dost gelir, bir dünyadan -herkesin aynı anda içinde yasamaya çalıştığı- hiç duyulmamış tablolar getirir; ruhunun kelimelerini aynada görürsün.

    Yanıtla
  • 16 Eylül 2019 tarihinde, saat 16:38
    Permalink

    İnsan içinde yaşadığı imgeler dünyasını anlatırken, kendini mecazların, tanzirlerin, teşbihlerin kucağına atar. Çünkü ‘o’ cümleyi kuramaz. O, vasfa sığmaz bir güzel veya tarifsiz acıtıcıdır. Vaktâ, bir dost gelir, ruhunuzda kodlanmış imgeleri, çözer ve sizi bir otobüs trajedisinden azad eder. 🙂 Kalemine kuvvet kardeşim.

    Yanıtla
    • 27 Eylül 2019 tarihinde, saat 18:59
      Permalink

      Belki kendimizi bu otobüs trajedisinden azad etmek için yazılmıştır bu öykü. Ne dersin sevgili dost?

      Yanıtla
  • 22 Eylül 2019 tarihinde, saat 01:50
    Permalink

    Leyla’ya dair köşede kaybolmayıp aşikâr kılan bir yazı olmuş, kaleminize sağlık!
    Yazıyı okurken İskender Pala’nın Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk kitabı hatırıma geldi. Orada bir kirazın kâğıt olup yaprağa dolmasını ve Fuzuli’nin Leyla vü Mecnun’una sayfa olması anlatılıyordu. O kiraz artık Leyla’nın ta kendisiydi.
    Selam ederim,

    Yanıtla
  • 27 Eylül 2019 tarihinde, saat 19:15
    Permalink

    Bahsettiğiniz meyvenin yazgısının da -tıpkı bu yazının muhtemel yazgısı gibi- bir kitap yaprağına dönüştükten sonra çeşitli diyarlar gezip sonunda İstanbul’da bir kütüphanenin köşelerinde kaybolmak olduğunu hatırlıyorum. Yazıya bakışınız ve bu güzel çağrışım için teşekkür ederim.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir