LİMON SARISI ATKI VE BİR PEÇETE

Parmaklarım soğukta ısınmak için verdikleri mücadelede birbirlerine sarılıyorlar. Oturuyorum bir parkın köşesinde. Etrafı izliyorum. Eski bir park bu. Paslanmış salıncak zincirleri, kırılmış kaydıraklar ve çakıl taşlarıyla dolu zeminiyle belki benden de eski.

Bir çocuk koşarak parka giriyor ve bu sessizliğin yeni sahibesi haline geliyor. Annesinin ördüğü limon sarısı kocaman atkı, yüzünü örtecek şekilde sarmalanmış, muhtemelen seneye de giymesi için aldığı, kendinden iki beden büyük montu kollarının iki yanında salınıyor, ağırlığının altında yine de koşacak gücü buluyor ve atıveriyor kendini bir salıncağa. Okuduğum kitabın sayfaları çoktan rüzgârın haşmetiyle dağıldı bile ve ben izliyorum. Çocuk sallanıyor, sallandıkça hızlanıyor ve göğe ulaşacak kadar arttırıyor hızını. Annesi arkadan koşarak onu yavaşlatmayı akıl ediyor sonunda. Bu sırada ben hala izliyorum. Yetişmem gereken bir evim, evimde beni bekleyen çocuklarım veya neden geç kaldığımı soracak bir eşim yok. Ben de izliyorum.

Kadın orta yaşın sillesini yemiş, gözlerinin etrafı çokça gülmekten ve belki de yorgunluktan kırışmış, şalını hâlihazırda öylece atıp dışarı fırlamış, montunun fermuarını bile kapatmaya zaman bulamamış bir anne. Ama bir anne. Yanımda oturan küçük çocuğun sahip olamadığının aksine…

Uzun zaman önce bana peçete satmayı denemeyi bıraktı. Bilmiyorum belki de anlaşılıyordur gözlerimden yoksulluk. Sahi insanın gözlerinden, o an hissettikleri dışında başka şeylerin de anlaşıldığı oluyor mudur? Oluyorsa eminim ki bu çocuk şu an acı çekiyor, bu anlık bir his değil, yıllarca acı dışında başka bir şey okunmamış bu gözlerden. Bu, peçete satamıyor oluşunun acısı değil yalnızca. Bu, savaşın gözleri, taş kentlerin ve kayıpların gözleri. Bu, annesini toprağa veren gözler ve bu gözler, özlemin acısı altında ezilen ve eski güzel günleri yâd eden gözler. Şurada salıncakta sallanan anne ve çocuğun ardında, kendi annesiyle kır çiçekleri toplayan gözler. Bu gözler sonu bitmez bir yolculuğun ardından hışma ve ötelenmeye itilmiş, zorbalığa uğramış gözler. Bu gözler, yorgun. Bu gözler, asla küçük bir çocuğun gözleri değil. Çocuk bedeninde yaşlanmış birinin gözleri bunlar. Bir günde bir aileye baba olmuş, kardeşlerinin sorumluluğunu üstlenmiş birinin gözleri bunlar. Hâlbuki limon sarısı atkısı gökyüzünde dalgalanan çocukla, ilkokula giderken annesinin hazırladığı beslenmeyi götürmeyi reddeden veya yeni ayakkabısını giymeyi sabırsızlıkla bekleyen o çocukla aynı yaşta. Öyle olmalı.

Çantamı açıyorum. Yarısı koparılmış bir simit. Tamamını alıyor ve çocuğa uzatıyorum. Şaşkınlıkla bana bakıyor. Yanında küçüklüğünde annesinin tozlu raflarından aşırdığı yıllanmış bir kitabı okuyan ve bir parmağı sökük bir eldiven takan birinden böyle bir davranışı beklediğini hiç sanmıyorum. Gözlerini bana kilitliyor ve işte orada arkadaşlarıyla oynayan, yan komşunun bahçesinden erik çalıp bir köşede hep beraber yiyen, annesi tarafından akşam yemeği için mahalle fırınından sıcak olması için sıkı sıkı tembihlenmiş pide almaya yollanan ve okula gitmemek için hasta numarası yapan çocuğun gözlerini görüyorum. Rabbim… Bu bir çocuk.

Gülümsüyorum ve ağlamaya başlıyorum. Nasıl oluyor bilmiyorum ama gözyaşlarım istemsizce dökülüveriyor yanaklarıma. Uzanıp silemiyorum, üzerimde bu dünyanın acımasızlığının yorgunluğu var. Üzerimde empati duygusundan yoksun insanların darbeleri var, hareket edemiyorum bu kalabalıkta. Sesler duyuyorum, acımasızca suçlamalar duyuyorum. Çocuğun kafasındakiler bana akıyor sanki. Boğuluyorum, yerimde duramıyorum. Ama koşsam da, ciğerlerim patlayana dek koşsam da, geçecek gibi değil. Yüzyılın yorgunluğu bu. Dağılıyorum. Sessizliğin simgesi bir parkta, perşembe günü bir ikindi vaktinde dağılıyorum ve kimseye duyuramıyorum.

Çocuk beni izliyor, kucağında peçete paketleri birikmiş, eskimiş yeleğinin fermuarını biraz daha ısınma umuduyla sonuna kadar çekmiş, kapüşonunu kafasına örtmüş bekliyor beni sessizce. Bu feryadıma ortak oluyor ve dinliyor çığlığımı. Ağlıyorum durmadan, yanaklarımdan süzülen damlaların sınırı yok. Ne garip bir sınırsız döngü bu, ne garip bir acımasızlık, ne garip bir duygusuzluk, yoksunluk duygulardan. Ne zaman, ne zaman evlerimizin içinde oturduğumuz günlerde, yavaş yavaş birer canavara dönüştük ve başkalarının kalplerini yok etmeye, onları yok saymaya başladık? Ne zaman küçücük çocukların, bir cuma akşamı aile toplanmalarını yok ettik hırslarımız uğruna? Bayram ziyaretlerini, gece masallarını ve arka bahçe oyunlarını….

Gözlerimi silmeye mecalim yok. Ayağa kalkmaya ve bir ruha arkamı dönmeye mecalim yok. Oturup durmaya mecalim yok. Gözlerim bulanıklaştı, yok sayıyorum keskin soğuğu. Sağıma dönüyor ve yeniden çocuğa bakıyorum, güç bulmaya başlıyorum içimde. Kaşlarını tedirgin bir ifadeyle çatmış bana bakıyor ve elleriyle ‘neden ağlıyorsun?’ dercesine gözlerine işaret ediyor. Gülümsüyorum ve omuzlarımı silkiyorum. Neden ağlıyorum?

Bir süre daha duruyor ve ellerini paketlerden birine götürüyor. Hayret dolu bakışlarımın ardından paketi açıyor ve peçetelerden birini kaşla göz arasında ellerimin içine bırakıveriyor. Gözlerinde bir suç işlediğinizde duyulan o tedirginliği görüyorum. Yine de kararlı ve hızlı davranıyor. Bunun ardından, onu durduramadan hızla uzaklaşıyor ve çıkıveriyor ağaçların arasında parkın içinden. Parmaklarımın arasındaki peçeteye bakıyorum bulanık gözlerimin çevrelediği görüşümle. Gözlerimi siliyorum.

Limon sarısı atkı salıncağın orada gözükmüyor. Şimdi annesiyle, bana peçete veren çocuğun hızla ayrıldığı yoldan parkı terk ediyorlar. Ben bir perşembe günü parkta yaşamı izliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir